“Gerçek hayat daha kaotik!” 

5 Kuruşluk Devrim” ve , “Bundan Sonra Korkut” kitaplarının yazarı Dinçer Aslan, şimdilerde üç öyküden oluşacak öykü-roman dizisi üzerine çalışıyor. 1980 darbesinde halının altına süpürülen bir kuşağın dramını “Beş Kuruşluk Devrim” kitabında anlatan Aslan, kitapseverler tarafından büyük bir ilgi gördü. Gerçek hayatın edebi metinlerden çok daha kaotik olduğunu belirten Aslan, “Etrafımda yaşanan her şey kaydedilmediğinde kaybolacak hikâyelerdi benim için. Yazmak bu nedenle bu çeşitli geçici hayatlar arasında kaybolmamak için tuttuğum notlar gibiydi. Zamanın ve hayatın geçiciliğinin yarattığı dehşet karşısında verdiğim bir tepkiydi.” dedi.  

Özgürlüğün gerçek tanımını yaşam tarzına yansıtan Yazar Dinçer Aslan, alışılmış insan portresinin ötesinde, hayata yeni bir bakış açısı kazandıran ve zaman zaman herkesin kaçırdığı en ince detayları bulup, hayata sıcacık bir tebessüm konduruyor. 18 yaşına kadar bir taşra kasabasında yaşamını sürdüren Aslan, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni kazanması ile kent hayatına merhaba demiş. Aslan, her ne kadar roman ve öykü yazıyor olsa da okuma alışkanlığı daha çok araştırmalar üzerine kurulu. Yani doktora tezleri, tarih araştırmaları ya da teoloji araştırmaları gibi. Bizde “5 Kuruşluk Devrim” ve , “Bundan Sonra Korkut”  kitaplarının yazarı Aslan ile yazma serüvenini konuştuk.   

Bize kendinizden bahsedebilir misiniz? 

Ben bir taşra kasabasında doğdum18 yaşıma kadar da orada yaşadım. Daha sonra ise üniversite için İstanbul’a geldim. Taşrada büyüyen ve hayalleri tümüyle kısıtlanmayan her çocuk gibi güzel ve özgür bir çocukluk geçirdiğimi söyleyebilirim. Düşünmeye başladığım ilk günden beri bir gün mutlaka üniversiteyi kazanıp o şehri terk edeceğim düşüncesiyle büyüdüm. Doğduğum kentin geçici olduğunu ve bir gün mutlaka oradan ayrılacağını bilerek yaşamak; insanın etrafındaki nesneler, olaylar ve kişilerle ilgili bakış açısını kökünden değiştiren bir durum bence. Belki de bu nedenle ilk andan itibaren etrafımda gelişen olaylara, yaşamın değil yazının bir konusu olarak baktım. Etrafımda yaşanan her şey kaydedilmediğinde kaybolacak hikâyelerdi benim için. Yazmak bu nedenle bu çeşitli geçici hayatlar arasında kaybolmamak için tuttuğum notlar gibiydi. Zamanın ve hayatın geçiciliğinin yarattığı dehşet karşısında verdiğim bir tepkiydi.  

ÜNSAL OSKAY’IN ÖĞRENCİSİ 

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezunsunuz bu eğitime uygun bir meslek yerine edebiyat ile ilgileniyorsunuz. Buna neden olan, sizi bu yola yönlendiren neydi? 

Yazmak sanırım her zaman benimle birlikte olan bir duyguydu. Eğitim hayatım boyunca her zaman kötü bir öğrenci oldum ve eğitim sistemine hiçbir zaman uyum sağlayamadım denebilir. Üniversite benim için Orhan Veli şiirlerinde okuyup hiç görmeden hayallerini kurduğum İstanbul’a açılan tek kapıydı. Hangi bölümü istediğim konusu ikincil bir meseleydi benim için, önemli olan İstanbul’da olmak ve kafamda yarattığım o büyüyü yaşamaktı. Zaten üniversite hayatımın neredeyse tamamını derslerle değil siyasetle ilgilenerek geçirdim. Ama yine de Ünsal Oskay’ın dekanlığı yaptığı bir fakültede öğrenci olmak ve onun derslerine girebilmek benim için büyük bir şanstı. 

Konularınızı nasıl seçiyorsunuz? Konu seçimi tesadüfi mi oluyor ya da hayatta karşılaştığınız bazı olaylardan mı etkilenip yazıyorsunuz? Peki karakterlerinizi nasıl seçip oluşturuyorsunuz? 

Edebiyatla değil de yazmakla ilgilendiğimi söylesem daha doğru bir tanımlama olur muhtemelen. Sanırım şiir yazmaya başladığımda İstiklal Marşından başka şiir okumamıştım. Neden sinema değil de yazıyla ilgilendiğim konusuna gelince; bundaki temel etken, yazının tüm süreçleriyle birlikte tek başına yazara ait olmasının büyüsüydü. Bir senaryo, her yönüyle mükemmel dahi olsa yönetmen tarafından çekilmediği sürece bir sanat eseri değildir. Oysa bir şiir ya da öykü, ne kadar kötü olursa olsun ilk yazıldığı anda bir sanat eserine dönüşür ve yaratıcısını yansıtır. Sinema bu bakımdan çok daha katmanlı bir süreç ve büyük bir organizasyon. Ben kendimi bir sanat eseri yaratmak için koca bir ekibi seferber edecek kadar hiçbir zaman iddialı görmedim. Bir ekibin parçası olduğumda ise eseri tümüyle hissedemeyeceğim endişesini taşıdım. 

ÖNEMLİ OLAN HEYECAN  

Kitabınızı yazmaya başlarken kurguyu önceden mi belirliyorsunuz? Yoksa bütün olay örgüsü siz yazdıkça mı gelişiyor? 

Aslında her şey iyi bir fikirle başlıyor diyebilirim. Bu bir hikâyenin başı da olabilir, sonu da hatta hikâyedeki tek bir karakter bile olabilir, yeter ki bu fikir beni heyecanlandırsın. Sonrasında ise atmosfer geliyor. O karakterin yaşadığı ya da o fikrin yaşanabileceği bir atmosfer. Karanlık mı, eğlenceli mi, gergin mi, kırmızı mı, sarı mı, dağınık mı, düzenli mi, kokusu nasıl, arkada hangi müzik çalıyor gibi. İyi bir fikriniz ve o fikrin içinde yaşanacağı bir atmosferiniz varsa bence yazmaya hazırsınız demektir. Kahramanınızı o atmosferin içine atarsınız ve neler yaşanacağını izleyip onları not alırsınız. Şiir içinse durum çok daha farklı elbette. Orada kahraman da olay da atmosfer de sizsiniz. Bence roman ya da hikâye yazılır ama şiir insanın başına gelir.  

Yazma ritüelinizden bahseder misiniz? Örneğin hangi ortamda, hangi materyallerle, hangi müzikle, nasıl bir coğrafyada yazmayı tercih ediyorsunuz? 

Yazdığım şeye göre ihtiyaç duyduğum atmosfer de değişiyor. Karanlık bir atmosferi olan bir metin yazacaksam içinde bulunduğum mekânı, ışıkları ve saire ona göre belirlerim. Şiir yazmak içinse böyle bir kaygı duymam pek. Şiir önceden planlayarak yazdığım bir şey olmadı. 

Coğrafyanınsa herhangi bir önemi yok, önemli olan asgari ihtiyaçlarımı karşılamakta çok zorlanmayacağım, kendimi özgür hissedebileceğim bir yerde kapısını kapatıp yalnız kalabileceğim bir oda ve masam olması. Müzikle yazmayı ise asla beceremedim diyebilirim. Hatta okumayı bile beceremem müzik dinlerken. 

1980 DARBESİNDE HALININ ALTINA SÜPÜRÜLEN BİR KUŞAĞI ANLATIYOR 

 ‘5 Kuruşluk Devrim’ ve ‘Bundan Sonra Korkut’ kitaplarınızdan bize biraz bahsedebilir misiniz? 

“Beş Kuruşluk Devrim”, Türkiyenin yaklaşık 40 yıllık bir döneminin siyasi atmosferini, anlattığı hikâye çerçevesinde ele alan bir roman. Seksen darbesiyle bir anda halının altına süpürülen bir kuşağın dramını, odaklandığı kahramanların şahsında inceliyor. Biraz eskilerin anlattığı masallar, efsaneler ve Anadolu coğrafyasının isyancı karakteriyle bugünün çelişkileri arasında sıkışmış karakterlerin dramatik bir öyküsü diyebilirim. Yenilgi koşullarında kendini yeni oluşan durum üzerine yeniden şekillendirip devam etmek mi, yoksa başını bir an olsun öne eğmeden direnmeye devam etmek mi? Yani kaypaklık mı yoksa mutlak ama onurlu bir mağlubiyet mi? Doğru olan seçenek hangisi? Cevabını vermek elbette ki çok zor ama bir cevap aramak mümkün. İşte “Beş Kuruşluk Devrim biraz da bu sorunun cevabını arayan bir roman.  

Bundan Sonra Korkut ise belki de hepimizin yaşadığı ama birçoğumuzun hissetmeyi reddederek üzerinden atladığı nümüz insanın büyük trajedisine odaklanan bir şiir kitabı. Konu şiir olduğunda okurun duygularını yönlendirecek şeyler söylemek bence doğru değil ama yine de şu kadarını söyleyebilirim ki acısına değer veren, hayal kırıklıklarını dürüstçe yaşayan ve hatalarından korkmayan bir şiir dizisi Bundan Sonra Korkut. Bu bakımdan herkesin sevmeyeceği ama bazılarının çok seveceği bir şiir kitabı olduğunu düşünüyorum. 

En çok hangi yazarları okuyorsunuz? Kimlerden etkileniyorsunuz? Hangi tür kitapları okumaktan hoşlanıyorsunuz? 

Aslında her ne kadar roman ve öykü yazıyor olsam da okuma alışkanlığım daha çok araştırmalar üzerine kurulu. Yani doktora tezleri, tarih araştırmaları ya da teoloji araştırmaları gibi. Bu tip metinler sıkıcı gibi görünse de zihnimde oluşan görüntüleri ve atmosferi takip ederek okunduğumda birçok edebi metinden çok daha keyif veriyor bana. Gerçekle kurmaca arasındaki tek fark kurmacanın kendi içinde bir mantığı ve tutarlılığı olmasıdır. Gerçek hayat ise edebi metinlerden çok daha kaotiktir. Örneğin bir romanda ana karakter karşıdan karşıya geçerken bir arabanın altında kalıp ölemez, bu bir edebi metin için mantıksızdır. Böyle şeyler ancak gerçek hayatta olur. Bu nedenle gerçek bana kurmaca olandan daha büyüleyici gelir. 

Edebiyatla ilgili olarak da genelde o dönem hangi konu üzerine çalışıyorsam o dönemin ruhunu aktaran eserleri okuyorum. O nedenle yazarları değil ama bazı konuları daha çok okuduğumu söyleyebilirim. 

“SIRA DIŞI OLMAKTAN KORKMAMALIYIZ” 

Kitap seçerken belirli bir tarzınız var mı? Kişinin bir tarzı olmalı mı? Yoksa her türden kitabı okumak mı gerekir? 

Okumak bir öğrenme biçimidir. İnsan yalnızca kendisinin hissettiğini düşündüğü bir duygunun gerçekliğinden şüphe duyar. Hatta bu duygusunu gizleme eğiliminde olur genellikle. Bu anlamda okumak insanın kendini yalnız hissetmemesi ve kendisiyle tanışması için iyi bir arkadaştır. İnsanın kendini araştırmasıdır en çok da. Ben her insanın içinde keşfedilmesi gereken ama çoğunlukla göz ardı edildiği için hiç açığa çıkmadan yok olan bir duygu olduğunu düşünürüm. Ve bu insanlığın en büyük dramıdır bence. Ortalama insanın sıra dışı olduğunu ama yalnız kalmak korkusuyla sıra dışılıktan ürktüğünü düşünüyorum. İşte okumak konusunda bir tarz belirleyecekse insan bence en önemli kriteri bu olmalı. Sıra dışı olmaktan korkmadan hayatına devam etmek için kendine yardımcı olacak yazarları bulmalı.  

İnsanların çoğu ‘Hayatımı yazsam roman olur’ der. Sizce herkes kitap yazabilir mi? 

Herkes roman öykü, şiir ve saire ne isterse yazabilir ama kimin kitap yazıp kimin yazamayacağını yayıncılar belirler. Kitap edebi eserin ticari bir metaya dönüşmüş halidir aslında, o nedenle sadece edebiyatın değil aynı zamanda ticaretin kurallarına da tabidir.  

Ama mesele edebi bir eser yaratmaksa bunu herkes yapabilir. Niteliği elbette tartışılır. Burada bence en önemli kriter eserin yeganeliğidir. Bir şeyin dünyada olmuş ya da olası bir kopyası yoksa yazılan şey bir sanat eseridir. Çünkü tarihte olabilecek tek istisnai anda onu yaratabilecek tarihteki tek insanın elinden çıkmıştır.  

Ama ben kendi adıma yazarak hissetmeyen ya da yazıyla hissetmeyen insanların kendini yazmaya zorlamasını biraz boşuna bir çaba olarak görüyorum. Tıpkı müzikle hissedemeyen birinin yaratıcı bir müzisyen olmaya çabalaması gibi biraz nafile bir çaba olur . 

“ÜÇ ÖYKÜDEN OLUŞACAK MASALSI KİTAPLAR” 

Son olarak gelecek ile ilgili projelerinizden söz eder misiniz? 

Uzun süredir tasarladığım ama bir öykü-roman dizisi vardı aklımda. Bunun ilk eserini bu sonbaharda bitirmeyi planlıyorum. Üç öyküden oluşacak bu kitap masalsı bir İstanbul atmosferinde geçecek fantastik bir serinin ilk kitabı olacak. Bir aksilik olmazsa önümüzdeki uzun yılları bu henüz bilmediğim sayıda kitaptan oluşacak eseri tamamlamak için uğraşacağım gibi görünüyor. 

Arada elbette şiir olabilir. Dediğim gibi şiir benim için önceden planlanıp kurgulanan bir eser değil. Zaman zaman ara verdiğim ama yazmaktan en çok keyif aldığım edebi tür 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları