Bir Dezenformasyon Aparatı Olarak Uluslararası İlişkiler Disiplini

Bir akademik disiplinin varoluş hakkının tescili için genellikle üç şart aranır: Birincisi, inceleyeceği spesifik bir alanın mevcudiyeti; ikincisi, kendine has bir kavramlar setine sahip olması; üçüncüsü, kurumsal bir varlık haline gelebilmiş olması… Uluslararası ilişkiler alanının bugün itibariyle belli enstitüler, vakfılar, araştırma kuruluşları ve nihayet üniversiteler bünyesinde bir kurumsal varlık kazandığı tartışılmazdır. Lakin diğer iki alan açısından bağımsız bir disiplin özelliği taşıyıp taşamadığı hep tartışmalı olmuştur. Bugün de hala bu tartışma devam etmektedir. Alanın ayrı bir disiplin iddiasının birinci dünya savaşı dönemine, 1916 ve sonrasına dayandığı düşünüldüğünde aradan geçen yüzyılı aşkın süreye rağmen rüştünü ispat edememiş, bağımsız varlığını tartışmalı olmaktan kurtaramamış bir disiplinden söz ediyoruz demektir. Bu bile başlı başına, ayrı disiplin olma iddiasının zayıf temellerine ilişkin önemli bir veridir. Hukuk, İktisat, Siyaset Bilimi, Felsefe, Tarih ve Sosyoloji disiplinlerinin içerisinde incelenen uluslararası ilişkilerin bağımsız bir disiplin kabul edilmesi, İngiltere ve ABD dışı ülkelerdeki akademi dünyasında sorgulanan ve benimsenmeyen bir tutum olmuştur. Bu nedenle genellikle bu disiplin bir Anglosakson projesi olarak değerlendirilmiş, bu girişimlere Avrupa üniversiteleri çok uzun süre itibar etmemiştir.

Özellikle bu kürsülerde çalışan akademisyenler arasında, tüm bu zaaflar ve sorunlar ret edilmeden; realist teoriyle birlikte Uluslararası İlişkilerin ayrı bir disiplin haline geldiğini düşünenler çoğunluktadır. Ama gerek bu kürsünün bazı akademisyenleri ve daha çok da kürsü dışı akademisyenler arasında ayrı bir disiplin iddiası hala kabul görmemekte ve dahası, disiplinin daha başından itibaren akademik gereklerle değil siyasi gereklerle oluşturulduğu düşüncesi kuvvetle dile getirilmeye devam edilmektedir.

İdealizm- Realizm tartışması: Gerçek mi? Kurgu mu?

Kimileri, idealizm ve realizm tartışmasının Uluslararası İlişkiler disiplinin oluşumunda belirleyici rolü olduğunu, idealizmin bu disipline bağımsız bir alan açtığını, realizmin de, bu disiplinin bağımsız kavramsal ve kuramsal altyapısını döşediğini söylerler. Kimileri de idealizm diye bir teorinin aslında hiçbir zaman olmadığını, idealizmin realistler tarafından kendi teorilerini temellendirmek için kurgulanan bir şey olduğunu vurgularlar. Kimileri ise daha da ileri giderek, disiplininin tümüyle ABD, devlet ve sermaye çıkarları merkezli – yani akademik değil siyasal ve emperyalist kaygılardan hareketle- oluşturulduğu görüşündedirler. Ki ben de 2. ve 3.maddelerdeki yaklaşımı benimseyenlerdenim.

Gerçekten de idealizm diye bir kuram yoktur. Ortada kuram olamayacak naiflikte bazı kanaatler ve öneriler söz konusudur. Kantçı “evrensel barış” ütopyasını temel aldığı iddia edilen idealist teorinin, savaşların temel nedenini gizli diplomasiden kaynaklı ulusal devletlerin birbirine güven duygusunun zayıflığı olarak gördüğü, bu güvensizliğinde şeffaf bir diplomasiyle, devletlerin uluslararası platformlarda bir araya gelerek ortak mesai içinde olmalarıyla giderileceğini iddia ettiği savlanır. Uluslararası İlişkilerin ayrı bir disiplin olmasında ona spesifik ayrı bir çalışma alanı kazandırmakta önemli rol oynadığı iddia edilen idealist kuramın önde gelenleri içinde hiçbir akademisyenin olmaması ise manidardır. Uzgel ve Bedirhanoğlu, bu gerçeği şu çarpıcı bilgilerle deşifre ediyorlar “Bir defa bu yazarların önemli bir kısmı ABD hâkim sınıflarının içinden gelmektedir; kimisi işadamı örneğin Ginn) kimisi uluslararası kuruluş ve baskı grubunun üyeleridir (örneğin Shotwell), kimisi de akademik olmaktan çok siyasi kimliğiyle öne çıkar (örneğin Wilson). ABD’de bir yandan da Rockefeller Vakfı 1923’ten itibaren Sosyal Bilimler Araştırma Konseyi’ni (Social Science Research Council) kurarak Uluslararası İlişkiler çalışmalarını fonlamaya başlamış, işadamlarının kurduğu Brookings ve Carnegie gibi düşünce kuruluşları ile Amerikan hâkim sınıflarının önde gelen kuruluşu Council on Foreign Relations yine bu dönemde Uluslararası İlişkilerin gelişiminde önemli rol oynamıştır. Dolayısıyla disiplinin kuruluşu, önde gelen akademisyenleri, finansmanı ve kurumsallaşması açısından belirgin bir sınıfsal nitelik göze çapar.” Gerçekten de iki savaş arası dönemde uluslararası politika alanında en önemli katkılar, akademik dünyadan değil başta özellikle Londra’daki Chatham House ve New York’taki Council on Foreign Relations olmak üzere düşünce kuruluşlarından gelmiştir. Sorunların tanımlanması, uluslararası ilişkilere dair verilerin toplanması, analizlerin yapılması ve politika yapıcılara alternatif öneriler geliştirilmesi alanlarında akademi dışı bu kuruluşların başrolde olması disiplinin şekillenme süreci açısından ilgi çekicidir.

Oysa biz biliyoruz ki Uluslararası İlişkiler disiplinin net biçimde varlık bulması idealist teoriden ya da bu teorinin realist teori ile polemiğinden değil, bizzat realist teori ile birlikte olmuştur. Realist teori ise “evrensel barışı” ütopya olarak gören ve güçlünün haklı ve egemen olduğu bir dünyayı olağanlaştıran ve devletlerarasında savaşları da bu anlayış temelinde meşrulaştıran bir teoridir. İdealizm ise realist teorinin kendi görüşlerini geliştirmek ve-ya açımlamak için kullandığı kurgusal bir teorik muarızdır. Kantçı evrensel barış düşüncesinin güncellenerek Uluslararası ilişkiler disiplini içine dâhil edilmesi ise realizm sonrası şekillenen liberal teori ve ardılları olarak görülebilecek demokratik barış ve kozmopolit demokrasi teorileri ve bir ölçüde de bu disiplinin son büyük teorisi olarak adlandırılan inşacı teori ile olmuştur. Ama disiplin içinde realizmin hegemonyası soğuk savaşın sonuna kadar tartışılmaz biçimde sürmüştür. Bu durum bize iddia edilenin aksine Uluslararası İlişkiler disiplinin “evrensel barış”ın tesisinden ziyade emperyalist hegemonyanın ve bunu korumak için verilen savaşların meşrulaştırılması görevini üstlendiğini göstermektedir.

İkinci Dünya Savaşı ve Disiplinin Şekillenmesi

Uluslararası İlişkilerin ayrı bir disiplin haline gelmesinde, iki savaş arası dönemin değil de ikinci emperyalist savaşı sonrası dönemin daha belirleyici olduğunu söylemek mümkündür. Uluslararası İlişkiler alanının bağımsız bir disiplin iddiasıyla ortaya çıkması faşizm deneyiminin, sosyalizmin coğrafi olarak genişlemesinin ve ABD’nin ikinci büyük savaştan hegemonik bir güç olarak çıkmasının belirleyeceği altında gerçekleşmiştir. Disiplin, tüm bu nedenlerle ikinci savaş sonrasında adeta soğuk savaş ve ABD hegemonyası gereklerinin bir türevi görünümüne sahip olmuştur. Yine yaygın olarak ABD ve kısmen de İngiltere merkezli bir gelişimdir sözkonusu olan. Uluslararası İlişkiler ayrı bir disiplin olarak Kıta Avrupa’sında 1960’ların ortasına kadar gelişmemiş, ABD’de kurulan kürsülerin benzerleri ancak 1960’lı yıllarda Fransa, Almanya ve İtalya’da kurulmaya başlanmıştır.

Eralp, dünya barışını bir ütopya olarak gören, savaşı değer ve ilkelerden muaf güç ve çıkar ilişkisiyle açıklayan, güçlü olanın diğer ülkeler üzerindeki egemenliğini meşrulaştıran realizm akımını ve bu akımın bütün bir dönem boyunca alandaki kuramsal egemenliğini ABD’nin yeni hegemonik konumunun ve soğuk savaş gereklerinin bir türevi olarak nitelemektedir.

Literatür analizi de bu saptamayı teyit etmekte…

Dönem boyunca disiplin içinde birbiriyle tartışan realizm, liberal teori, demokratik barış teorisi, inşacı teori farklı ve bazen birbirine zıt iddialar üzerinde yükselmekle birlikte Batı’nın ABD önderliğindeki ittifakını ve ABD hegemonyasını meşrulaştırmak noktasında aynı ortak çizgide buluşurlar. Liberal teori Kant ve Montesquieu’den esinle demokrasi ile barış arasında doğrusal bir bağ kurarlar, onlara göre demokratik ülkeler daha barışçıldır ve daha az savaş yoluna başvururlar. Dolayısıyla Kant’ın “ebedi barış”ına dünyadaki otoriter rejimlerin bir biçimde demokratik rejimlere geç(iril)mesiyle olanaklı olabileceğini savunurlar. Fakat savaşlar üzerine yapılan kantitatif araştırmalar savaş yöntemine başvurma konusunda demokratik olarak nitelenen ülkelerle otoriter ülkeler arasında bir farklılık olmadığını ortaya koymayınca liberal teorinin ardılı olan “demokratik barış teorisi” bu iddiayı demokratik ülkelerin birbiriyle daha az savaştığı yönünde revize etmiştir. İnşacı teoride demokrasi ile savaş eğilimi arasında ters orantı kurmak konusunda ve demokratik ülkelerin dünyadaki otoriter ülkelerin demokratikleştirilmesi gibi bir misyonu olduğunda iki teoriyle hemfikirdir. İnşacı teoriye göre demokratik ülkeler otoriter ülkeler üzerinde demokratik bir baskı kurmalıdırlar; bu baskı karşısında otoriter ülkeler önce göstermelik olarak bazı demokratik adılar atacaklardır; bu göstermelik adımlar zamanla o ülkelerde demokratik normların oluşmasına ve dış demokratik baskıyla inşa edilen bu normlarda o ülkelerin demokrasiye geçmesine hizmet edecektir. Savaşları kaçınılmaz olarak gören, dış politikada etik ve hukuk gibi kurumların değil güç ve çıkarın belirleyici olduğunu savlayan realist teoride aslında Kant”ın evrensel barış düşüncesini bir ütopya olarak görmekle birlikte dış politika alanında sağlanacak nisbi istikrar ve barış ortamının ancak en güçlünün kendi çıkarları doğrultusunda kural koymasıyla ve bu kuralları güç yoluyla uygulatabilmesiyle olanaklı olacağı düşüncesiyle ABD merkezli demokratik batı hegemonyasına özel bir rol atfetmekte ve dolayısıyla bu hegemonyayı meşrulaştırmaktadır.

Bu özet anlatımdan da görülebileceği üzere Uluslararası İlişkiler teorilerinde ülke dışı ve uluslararası eşitsizlikler, emperyalizm, azgelişmişlik, bağımlılık, sömürü vb. kavramlara ve bu olguların demokrasi ve otoriterlik, savaş ve barış üzerinde ne tür etkilerde bulunduğuna dair analizlere yer yoktur. Bu kavramlar nadiren kullanılsa da, çarpıtılmış ve yüzeysel bir içerik atfedilerek eleştirip geçmek ya da içeriksizleştirmek amacıyla kullanılmaktadır. Örneğin, realist teorinin en önde gelen ismi olan Morgenthau için emperyalizm “statükoyu bozmaya yönelik dış politika eylemleri” dir. Dolayısıyla emperyalizm ABD ve Bati merkezli dış politika eylemleri değil, onun hegemonyasında kurulan düzeni değiştirmeye yönelik girişimlerin adıdır.

Dikkat çekici bir not olarak belirtelim ki; Uluslararası İlişkiler bağımsız bir disiplin olmadan önceki süreçteki bu alandaki literatür de Marksizm, emperyalizm, azgelişmişlik, Doğu Sorunu vb. kendilerine ciddi biçimde yer bulabilmekteyken, disiplin haline gelmiş Uluslararası İlişkiler literatüründe artık Marksizm’e, Bağımlılık Okulu ve Dünya Sistemi gibi egemen kapitalist sisteme ve-ya emperyalist hiyerarşiye radikal eleştirel getiren akımlara yer yoktur. Bu radikal eleştirel düşünceler ancak soğuk savaş sonrası, ancak kısmen ve geçici olarak literatürde görülür hale elmiş ve aynı hızla da kaybolmuştur.

Ve daha da ötesi bu literatürde Kant, Hobbes, Locke, Makyavel, Montesquieu, Smith gibi aydınlanma düşünürleri kendilerine fazlasıyla yer bulabilmişken ve bunların içinden Kant dışında uluslararası ilişkiler alanıyla doğrudan ilgili sayılabilecek hiçbir isim yokken, Jonathan İsrael’in “radikal aydınlanmacılar” olarak nitelediği Diderot, D’Holbanc, Paine vb. isimlerde kendine yer bulamamışlardır. Ki bu isimlerin pek çoğunun liberal ayınlanmacılara karşı verdikleri düşünsel savaşın demokrasi, aydınlanmanın içeriği vb. başlıkların yanı sıra önemli alanlarından biri de savaş ve barışa ilişkin yaklaşımlardır. Zira bu düşünürler Kant gibi evrensel barış düşüncesine yakın dursalar da savaşın nedenleri ve barışa ulaşma koşulları konusundaki görüşleri arasında temelli farklılıklar vardır. Bu düşünürler liberal aydınlanmacılara göre çok daha radikal ve eşitlikçi bir çizgide durmaktadırlar. Ve tam da bu nedenle egemen Uluslararası İlişkiler literatürünün kapsam ve ilgi alanı dışında kalmışlardır.

Sonuçlar…

Uluslararası İlişkiler disiplinin akademide değil sermaye ve devlet merkezli bazı enstitü ve vakıflarda inşa edilmesi ve gelişiminde bu tür kuruluşların fonlamalarının belirleyici olması ve dahası disiplinin ilk önemli aktörlerinin akademiden değil de sermaye çevrelerinden ve devlet kurumunu içinden gelmelerinin bu açıdan son derece anlamlı olduğunu vurguladık. ABD ve kısmen İngiltere dışında akademi dünyasında 1960’lı yıllara kadar benzer bir eğilim görülmemesi de bu açıdan ilgi çekicidir. Dahası Avrupa da Uluslararası İlişkilerin bir disiplin olarak kabulü ve bu ülkelerde de bağımsız kürsüler edinmeye başlamış olması da, Uluslararası İlişkiler disiplinin ABD merkezli konumunu değiştirecek bir boyutta olmamıştır.

Gerçekte var olmayan idealizm-realizm tartışmasının, disiplinin oluşmasında belirleyici olduğuna ilişkin anlatının hala yaygınlığını koruyor olması bir başka ilginç durumdur. Bu yaygın anlatının hala sürüyor olmasının, bir başka deyişle realist teorinin disiplinin yerleşmesindeki belirleyici konumunun gölgelenmesinin, bu anlatının Uluslararası İlişkiler disiplininin oluşumundaki gerçek nedenleri ( ABD’nin dünya sistemdeki hegemonyasının meşrulaştırılması) perdelemek ve-ya bu hegemonyayı doğal ve istenilir kılmak bakımından işlevsel olması ile ilgisi var mı? sorusu kaçınılmaz olarak akla gelmektedir. Zira idealizm teorisi ile Uluslararası İlişkiler Disiplininin ortaya çıkışı arasında kurulan bu doğrusal ilişki, disiplinin ortaya çıkışının savaşları önlemek ve dünya barışını tesis etmek gibi ulvi amaçlarla ilişkilendirilmesine hizmet etmektedir. Ama burada bile belli olguların saklandığı ve belli olguların öne çıkarıldığı çarpıtılmış bir anlatım olduğunu da hatırlatmak isteriz. İdealist akımın temsilcileri arasında sayılanlardan birisi ve en önemlisi de, o zamanki ABD başkanı Wilson’dur ve Wilson’un girişimiyle Milletler Cemiyeti oluşturulur. Dönemin egemen barış ve uluslararası ilişkiler perspektifini anlayabilmek için 20. Yüzyılın başında Avrupa dışında yer alan devletlerin ancak bir kaçının uluslararası hukukun öznesi olarak kabul edildiğini ve Milletler Cemiyetinde ise Avrupa dışı halklardan oluşan siyasal sistemlere genellikle manda statüsü tanındığını hatırlatmak yararlı olacaktır. Dahası Milletler Cemiyeti’nin temel kuruluş amaçlarından bir diğerinin de Birinci Büyük Savaşın mağlupları üzerinde ağır bir kolektif baskı uygulayarak galiplerinin hegemonik konumunu tescillemek olduğu, bir başka ifadeyle Cemiyet’in yenilen ülkelere çok ağır koşulların dayatıldığı Versay Barışının bekçisi ve yürütücüsü rolünü üstendiği vurgulanmalıdır. Bu durum ile savaşı önlemek ve demokratik evrensel barışı tesis etmek hedefleri arasında tutarlı bir ilişki kurmak olanaksızdır. Ayrıca idealist teori ile disiplinin oluşumu arasında kurulan bu kurgusal ilişki aracılığıyla disiplininin akademi alanı dışından ve siyası mülahazalar neticesinde kurulmuş olduğu gerçeğinin de perdelenmek istendiği açıktır.

Disiplinin Birinci Dünya Savaşı sonrası ilk ama pek de başarılı olmayan filizlenme çabası İkinci Dünya Savaşı ertesinde kök tutma olanağı bulmuştur. Disiplinin oluşum seyrinde akademik gereklerden çok politik gerekler ve evrensel barışı tesis amacından ziyade uluslararası güç dengelerinin değişmeye başlaması ve ABD’nin bu yeni süreçten hegemon olarak çıkma arzu ve hazırlığı belirleyici olmuş görünüyor. İki dünya savaşı arası dönem eski hegemonyanın sarsıldığı ve fakat yenisinin inşa edilemediği bir dönem olarak tanımlanabilir; bu süreçte girişimlerin başlaması ama kadük olarak kalması, bu gerçekle ile bağlantılı gözükmektedir. İkinci Emperyalist Savaş sonrası ABD hegemonyasının net biçimde tesis edildiği bir dönemdir; bu çerçeveden bakılınca disiplinin bu yıllardan sonra kök tutması ve nispeten yaygınlaşması ile ABD hegemonyasının kurumlaşması arasında çok yakın bir nedensellik ilişkisini saptamak olanaklı görünüyor. Bu yıllardan sonra disiplin zamanla ABD dışı alanlara da yayılmış olsa da disiplin üzerindeki ABD hegemonyası her zaman varlığını açık biçimde sürdürmüştür.

Buraya kadar disiplinin şekillenme süreci ile ilgili çarpıcı verilerden kalkarak Uluslararası İlişkiler disiplininin akademinin kendi iç gelişmesi ve ihtiyaçların ürünü olarak değil; değişen dünya dengeleri içinde ABD’nin hegemonik konumunu pekiştirmeye hizmet edecek bir ideolojik-aparat ihtiyacının bir ürünü olarak şekillendiğini ortaya koymaya çalıştık.

Ardından ayrıntılı analize girmeden disiplinin ana teorilerinin içeriğinin de bu yargımızı teyit eder nitelikte olduğunu vurguladık. Elbette bu teorilerin bu açıdan ayrıntılı analizi çok yararlı olacaktır. Ama yukarıda söz ettiğimiz kadarıyla bile bu teorilerin ABD hegemonyasını, bu hegemonyanın emperyalist ve saldırgan niteliğini gizleyerek ve fakat kendinden menkul bir demokrasi temsilciliği vasfını öne çıkararak meşrulaştırma işlevi taşıdığı hakkında fikir vericidir. Dahası radikal ya da reformist içerikli ama disiplinin bu ana meşrulaştırıcı eksenin dışına taşan yaklaşımlara başka hiçbir disiplinde görülmeyen biçimde kapılarını kapatmış olmasının da bu savımızı destekleyen çok önemli bir veri olduğuna işaret ettik.

Son olarak şu saptamamızı da dillendirmek sanıyorum ki savımızı güçlendirecektir: Uluslararası İlişkiler teorileri ilk bakışta alanın özelliği ile bağdaştırılmakta zorlanılacak ölçüde niceleyici çalışmalarla yüklüdür. Kuramlar kendi iddialarını sayılarla açıklamaya pek hevesli görünmektedirler. Bu durum kuramların kavramsal ve metedolojik zayıflığının bir göstergesidir de… Fakat çok daha önemlisi bu çalışmalar disiplin tarihinin en başında itibaren akademi dışı, sermaye fonlu, araştırma merkezi, vakıf vb. kurumlarca disipline servis edilmektedir. Ve zaman içinde bu çalışmaların çoğunun metodolojik olarak sorunlu verileri bakımından hileli olduğu bağımsız çalışmalar aracılığıyla gösterilmiştir. Bu durumu disiplinin ABD çıkarları merkezli bir dezenformasyon aracı olarak konumlanmasıyla rahatlıkla bağlantılandırabiliriz. Bu çalışmalar aracılığıyla ABD dış politikasının demokratik karakteri ve askeri müdahalelerinin demokrasiyi korumak ve geliştirmek eksenli olduğu algısı yaratılmaya çalışılmıştır. Liberal teorinin demokratik ülkeler daha az savaşır ve barışçıldır savını kanıtlamaya dönük kullandığı niceleyici çalışmaların bu amacı doğrulayacak son derece keyfi tanımlar ve kategorikleştirmeler yaptığı ve ortaya konulan rakamların ise gerçek dışı olduğu pek çok karşı çalışma ile gösterilmiş ve teori kendi iddialarını yumuşatmak ya da geri çekmek durumunda kalmıştır. Benzeri en son örnek de çok yakın tarihlidir; ABD’nin Bush döneminde ortaya koyduğu “teröre karşı önleyici savaş stratejisi”ni meşrulaştırmak için bir dizi niceleyici çalışma servis edilmiş; akademi içinde bu nicel verilere dayalı yeni savaş konsepti tahlilleri yapılmıştır. Bu nicel verilere göre devletlerarası savaşlar ve iç savaşlar ve bu savaşlara bağlı insani kayıplar artık tolere edilebilir bir minimuma inmiştir ama uluslar içinde ve uluslararası terör olaylarında ve bu olaylardaki insan kayıplarında olağanüstü bir artış sözkonusudur. Dolayısıyla dünyanın her yerinde bu faili belirsiz, öngörülemez, nerede, ne zaman ve nasıl saldıracağının tespit edilmesi zor yeni düşmana karşı amansız bir önleyici savaş vermek zorunluluk haline gelmiştir vb. Ne var ki çok geçmeden anlaşılmıştır ki terör nedeniyle insani ölüm sayısındaki bu korkunç artışın nedeni Irak’ta ABD işgaline karşı direnirken öldürülen insanların el çabukluğuyla bu envantere dâhil edilmesi nedeniyledir ve gerçekte terör olaylarında ve terör nedeniyle yaşanan can kayıplarında bir artış olmak bir yana istikrarlı bir azalış söz konusudur.

Umarım tüm bu söylenenler medyanın yanı sıra Uluslararası İlişkiler disiplinin de başlangıçtan bugüne büyük ölçüde dünya egemenleri tarafından bir manipülasyon ve dezenformasyon aracı olarak kullanıldığı ve pek çok gazetecinin yanı sıra liberal olanları başta olmak üzere pek çok akademisyenin de ABD Savaş Enformasyon Bülteni rolü üstlenmiş bulunduğu konusunda yeterince aydınlatıcı, ikna edici olabilmiştir.


Kaynakça:

Ali Resul Usul, “Demokrasi, Otoriterlik, Uluslararası Politika: Entegre Bir Yaklaşım Arayışı”

Atila Eralp , “Devlet Sistem ve Kimlik: Uluslararası İlişkilerde Temel Yaklaşımlar”

İletişim Yayınları

Bülent Uğrasız, Uluslararası İlişkilerde İki Farklı Yaklaşım: İdealizm ve Realizm”

Davut ATEŞ, “Uluslararası İlişkiler Disiplininin Oluşumu: İdealizm / Realizm Tartışması Ve Disiplinin Özerkliği” Doğuş Üniversitesi Dergisi

Emre Ozan, “Birinci Dünya Savaşı ve Uluslararası İlişkiler Disiplininin Doğuşu Üzerine Bir Değerlendirme” Akademik Bakış Cilt 7 Sayı 14

Erdem Özlük, “Uluslararası İlişkiler Disiplininin Soy Kütüğü”

Evren Balta, Küresel Güvenlik Kompleksi,

Faruk Yalvaç, (der.)“Marksizm ve Uluslararası İlişkiler Kuramları” İmge Kitabevi

Faruk Yalvaç, “(der.)Tarihsel Materyalizm ve Uluslararası İlişkiler”, İmge Kitabevi

Haydar Çakmak, “ Uluslararası İlişkiler “Giriş, Kavram ve Teoriler”

İlhan UZGEL ve Nazan BEDİRHANOĞLU, “Eleştirel Bir Literatür Değerlendirmesi: Dışlamadan Sınırlı Tanımaya, Uluslararası İlişkiler Kuramları ve Marksizm”, Uluslararası İlişkiler Dergisi

İzzet Yavuz Odabaşı, “Kozmopolitanizm Hülyası ve 21. Yüzyıl”

Jonathan Israel, “Radikal Aydınlanma ve Modern Demokrasinin Kökenleri”, vb. Yayınları

Mahmut ÜSTÜN
Latest posts by Mahmut ÜSTÜN (see all)