Yeniden Müslüm’den çıktık yola


“Görünüm ile öz aynı olsaydı bilime gerek kalmazdı”, K. Marx

Korkuyorum anne al beni içine. İtirazım var değişmez yazıma

Kızılay’da/Beyoğlu’nda gündüz vakitlerde oradan oraya koşuşturan insanlar görürüz. Sanki bunlar rasgele hareket ediyorlarmış gibi görünür. Halbuki herkesin bir amacı vardır ve oraya gidiyordur. Yüksek binaya çıkan birisi herhangi bir bireyin hareketinden bir şey anlayamazsa da Kuzeye/Güneye/Batıya/Doğuya doğru hareketleri incelediğinde belirli bir kalıp görmeye başlar. Daha da yükseğe çıkan birisi bu kalıbın iyice farkına varmaya başlar. Günü saatlere bölüp incelediğinde o zaman dilimleri içerisinde bir düzen görmeye başlar. Tek bir bireyin hareketi rasgele görünse bile uzun süre gözlem yapıldığında toplu hareketin yasaları çıkartılabilir. Şu zaman aralıklarında farklı yöne gidenlerin ortalama sayısı-dağılımı vs. gibi sonuçlara varılabilir. Doğadaki hareketlerde de benzer süreçler işler. Kapalı bir ortamda mikroskopik boyutlardaki parçacıklar birbirlerine çarparlar ve bir enerji oluşur. Elektronlar rasgele hareket ediyor gibi görünse de topluca hareket edişten bir sonuç çıkarabiliriz. Ve Termometreyle bunu ölçeriz. Yani trilyonlarca parçacığın ne yaptığını bilmesek de toplu davranışlarını anlayabiliriz. Bu parçacıklar bulundukları ortamın duvarlarına da çarparlar ve bunu da ölçer basınç deriz. Bir sistemi incelerken bazen 10.kata bazen 100.kata çıkmak gerekebilir. Doğada ve toplumsal hareketlerde rasgelelik ve zorunluluk etkileşimli diyalektik bir süreç izler. Yukardan bakanlar, Kızılay’da, Levent nereye gidiyor, hastaneye mi, iş bulmaya mı, dilenmeye mi, eğlenmeye mi yoksa yalnız başına evde hasta yatan nenesini mi ziyaret ediyor diye düşünmez. Onlar insanı da, hayvanı da diğer tüm nesneleri de parçacık olarak görür. Basınç, sıcaklık, nem vs. vs onların karar verme süreçlerini etkiler. Ve ona göre karar verirler. Bir odada bulunan parçacıklar olur ya belli bir noktada toplanırlarsa nefes alamayız ve ölürüz. Bunun olması olasılığı vardır ama çok küçüktür ve havasızlıktan ölmeyiz. 

Parçacıklar rasgele değil de birbirleriyle iletişim kurup hareket ederlerse oluşacak sürecin makroskopik özellikleri değişir. Balon patlar, duvar yıkılır. Bunlar nereden aklıma geldi durduk yerde? 

Müslüm Gürses’in bir şarkısını dinliyordum şimdi. İsyankar şarkısı/ Merhamet şarkısı vs. İsyankar Youtube’da 117.000 kere dinlenmiş. Geçen yıllarda Müslüm filmi çekmişlerdi, gitmedim, gitmem de zaten. Sinemada filme 6 milyon izleyici gitmiş. İzleyici rekoru kırmış. Bu kadar insan gitti de neden bu en iyi şarkılar çok az dinlenmiş. Müslüm’ü Müslüm yapan bu şarkılar halbuki. Birbirinden bağımsız rasgele ediyor gibi görünen bu 6 milyon nasıl filmi izlemek için sinemaya gitmiş.

Bunlar Müslüm’ün jiletçileri olamaz, mümkün değil, sinemaya gitmek; yol parası, yemek parası bilet parası derken çok masraflı bir iş. Bu kadar para harcayacak jiletçi bulmak kolay değil. Yok da zaten. O zaman bu rasgele hareket eden bireyleri nasıl bir motivasyonla sinemaya götüreceksiniz? Müslüm’ün isyankarlığını, anlatmak istediklerini ters yüz ederek. Bunu nasıl yapacaksınız? Müslüm’ün kıyafetini değiştireceksiniz, şarkılarının tarzını değiştireceksiniz. Adı sanı çıkmış meşhur şairlere/şarkıcılara/medya/reklam ve bilimum entelimsi/aydınımsı geçinen insanlara teslim edip bolca reklam parası harcayacaksınız. Filmdeki çakma şarkı bile youtube’da 10 milyondan fazla dinlenmiş. Artık kimse Müslüm’ün toplumsal isyankarlığından bahsetmiyor, yaşadığı kişisel acılarından ve çektiklerinden başka hatırladığı bir şey yok ortada. Mix yapılmış eski şarkıları milyonlarca izlenirken, bizim Müslüm yok ortada. Sisteme entegre edilmiş, ehlileştirilşmiş bir adam var. Benim 1980-83 yılları arasında Ceyhan Lisesi’nde okurken zar zor Eken Sineması’ndaki konserine gittiğim, kafası iyi olduğundan dolayı ancak bir-iki şarkı söyleyebilen adam yok. Biz öyle sevdik. Konserini hemen bırakmasını anladık. Kızmadık. 

Şimdi bir Müslüm çıkar mı ki? Ezilmişlerin önünde şarkı söylerken kendini parçalayan. Her alandaki Müzik/Edebiyat/Sinema/Bilim vs vs mafyası rasgele hareket eden parçacıkları kurbağa misali oyum-oyum onatıyor. 

Korkuyorum anne al beni içine,
alışmadım anne, büyüdüm anne,
evler büyüsü
al beni içine (Yaşar Kurt’un şarkısından)

Not 1: Notabene Yayıncılık tarafından, değişik yazarların kaleme aldığı Aralık 2020 tarihinde “Müzikte, Sinemada ve Edebiyatta 2000 Sonrası Arabesk Yeniden” adlı bir kitap yayımlandı. Aşağıdaki tarafımızdan yazılmış metin zamanında ne demek istediğimizi açıkça ifade etmektedir.

Müslüm Baba, 3 Mart 2020 tarihinde öldü. Bizim orada ölenin arkasından konuşulmaz. Bu yazı Müslüm ölmeden iki sene önce yayımlanmıştı (Koridor Kültür Sanat Edebiyat Dergisi Sayı 19, 2011)

“Müslüm’den Çıktık Yola Pink Floyd’da Verdik Mola”

İtirazım var

 “İtirazım var değişmez yazıma
İtirazım var bu dertli şansıma
Sevginin sahtesine
Hayatın cilvesine 
Dertlerin böylesine
İtirazım var
Yalan dolu gözlere
Durulmamış sözlere
Dost olmayan yüzlere
İtirazım var”

Kaderi ben mi yarattım…

Bir ulusun yakın tarihine bakılırken sadece siyasi ve iktisadi ilişkilerinin ele alınması kolayca yanılgıya düşme olasılığını arttırır. Yaşımız ve hafızamız elverdiğince kendi dinlediklerimizden ve burnumuzda kalan kokulardan yola çıkıp bir-iki tahlile varmak elbette bize düşmese de, kulağımızda kalanların hatırına sosyo-politik iki kelam etmek de hakkımız olsa gerek. 

Çocukluğumuzu ilk gençlik yıllarımızı Müslüm’ün jiletçilerine komşu olarak geçirdik. Her ne kadar üzerimize kan sıçramamış olsa da, ortamın kan revan içindeki durumu kendi halinde bir ovayı dolduracak düzeydeydi. Çaresizdik. Dünyanın döndüğünden bile haberimiz yoktu. Her şey kaderimizdi, zaten başka ne yapabilirdik ki?

Şimdiki tv, cd, bilgisayar vs. gibi teknolojik araçların olmadığı bir ortamda, bulabildiğimiz bir teyp ve kasetle bağlamayı elimize alır harıl harıl kasetteki şarkıları çıkarmaya çalışırdık. Sonra bir elektro-bağlamayla sıcak yaz akşamlarının kenarında tüm mahalleliye o şarkıları çalardık. Aslında, yazıya hafızamızı daha çok katabilmek için eskiden zar zor bir teyp bulup dinlediğimiz “Esrarlı Gözler” albümünü mp3 formatında dinleyerek başlasak fena olmayacak. Daha çok havaya girmek adına da,  Müslüm zamanlarında kaçak satılan, o filtresi yaldızlı sigarayı içerek devam etmek daha sağlıklı bir yolda ilerlememizi sağlayacak. Çünkü Müslüm bu ülkede ne kadar gerçekse yazıya da o kadar sinsin istiyoruz. Ve tabii ki, bu yazı o zamanlar yazılsa kullanılan kavramlar ne kadar farklı olurdu, bunun hesabını da siz yapın.

Unutmuş olsak da, bir beşikte anasının ninnisi eşliğinde bizim yaşımızdakilerin çoğu sallanmıştır. Müziğin beynimize kazınıp nöronlar arasında patika oluşturması bu zamanlara denk gelir. Hep bir görüntüyü-bir anıyı ya sesle ya da kokuyla anlamlandırmamız ve bilincimize çıkarmamız da belki tam da buna denk geliyordur. Hem o koruyucu sesin etkisi hem de etrafımızdakileri anlamlandırma çabası içinde bilindışımızın oluşmasının ilk tohumları atılmaya başlamış olur (Freud’çu yaklaşımlar her ne kadar bunu beğenmeseler de yavru önce karnını doyurup sütü emmek, güvende olmak ve ninni-fısıltı duymak ister). Ninni, belki de o ağaçlardan temkinli biçimde sakınarak inip, yerde karnını doyurarak dolaşıp, tekrar tekrar ağaca çıkıp, korkudan uyumak için yavrunun anasının koynuna sarıldığındaki fısıltılara denk gelir, kim bilir? Bunu da evrimsel psikologlar araştırsın, her şeye gücümüz yetmiyor. Artık bilgi paramparça olmuş, neresinden tutsan elinde kalan bir yalnızlık sadece. 

Kaderi ben mi yarattım? Bunu kim araştırır ki? Olsa olsa şairler ve Peygamberler. Bunu da naçizane onların yüreklerindeki seslere bırakalım. Şarkı şöyle biter;

“Ben de usandım kendi halimden
Sebebini bilmem kimin elinden
Korkum kalmadı artık ölümden
Eceli ben mi yarattım”

Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş

Böyle başlar Müslüm’ün o meşhur şarkısı. Sonra da bizi ağlatır; Tanrı’nın varoşları terk edip gittiği boşlukta. Jiletçiler, çalıştıkları sanayi sitelerinde “Kaderi Ben mi Yarattım?” şarkısını dillerinden eksik etmezken. Öbür tarafta anasından doğarken ağlamayı unutmuş çocuklar, kaderlerine boyun eğmeden gözbebeklerindeki terlerini silmeye devam ederler. Beyin bu ya işte, göründüğü gibi kendini kendine saklamaz. Kendince kendine işkence yapanlara bile dayanamayan sistem yürütücüleri Müslüm’ün fanatiklerini de ehlileştirebilmek için, anasının karnından reklamcı olarak doğan işbirlikçilerinin kucağına adı sanı bilinen şairleri ve şarkıcıları koyuvermekten de sakınmaz. Onlar da suça iştirak etmenin sözde entelektüelliğini pek de güzel bir biçimde, ellerinden geldiği ölçüde yaparlar. Nasılsa onlar şairdir-şarkıcıdır-bestecidirler, yani neredeyse Müslüm’e bale bile yaptıracaklardır. Gerçi öyle ya Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş…

İtirazım var

“İtirazım var değişmez yazıma
İtirazım var bu dertli şansıma
Sevginin sahtesine
Hayatın cilvesine 
Dertlerin öylesine
İtirazım var
Yalan dolu gözlere
Durulmamış sözlere
Dost olmayan yüzlere
İtirazım var”

Ekmeğe ihtiyacı olanlar terk etmişlerdir artık, itiraz etmekten vazgeçip ihtiyaç dillendiren o yürek seslerini. Peki, bunun sorumlusu kim? Daha dün jiletçilere tu kaka diye dudak büküp yüzlerine bakmayanlar, mahallelerine ayak basmayanlar, korkanlar, orda-burda Müslüm’ün şarkılarıyla önlerinde duran içkilerini midelerine boca etmektedir şimdi. E hani! Pink Floyd nerede? Asıl bunu aramak gerekli sanki.

“Ölüyorum Kederimden” şarkısında Müslüm en isyankâr halini sözlere vurur, muhteşemdir. Yüreğinizi elinize alıp atıvermek gelir içinizden. Şimdiki durumunu çok önceden görmüş gibidir. 

“Ölüyorum kederimden
Ölüyorum kederimden
El içine çıkmaya yüzüm kalmadı
Ömrüm hiç gibi geçti
Derdin ne diye soran olmadı
Çaresizlik içindeyim
Karanlık dünyama
Işık tutan olmadı.”

İktidarlar, sistematik bir biçimde, hem de akıl almaz yöntemlerle, çok da kafaları çalışıyormuş izlenimi vererek, hep başımıza vururlar – buldukları en küçük çakıl taşıyla dahi. Güçlerini pekiştirmek ve mücadele edenleri yok etmek için şeytanın bile düşünemediği yöntemleri uygulamaktan çekinmezler. En büyük araçları düşünce üreten sözde aydınları, yapageldikleri saldırıları meşrulaştırmak ve karşıdakini dumura uğratmak için kullanmalarıdır. Bu tarihin tüm derinliklerinde kokusunu burnumuza vurur ama beynimiz karşılıklı ilişkileri hemen algılayamadığından onların esiri olmaktan kurtulamaz. 

Onlar kimi zaman tarihin akışına göre zorbalık yapar, kimi zaman da sevecen davranabilir. Zorbalık dönemlerinde akıl almaz yöntemleri uygulamaktan bir adım çekinmez ve öldürür, sakat bırakır, yaralar. Bunun yetmediği zamanlarda da en küçük karşı duruşu midesinde sindiremez ve kusmaya başlar. Mücadele devam eder, tarih geri döndürülemeyecek şekilde belleklere kazınır. Ki zaman denen kavram insanlık tarafından gökyüzüne kazındığından beri, kas denen sadece kan pompalayan kalbimiz artık bir yürek haline geldi ve yüreğin nefes alışlarını da artık hiçbir güç engelleyemez. 

Neyse ki barajı aşabilen, az bulunabilen insan dostları sayesinde gözlerimiz güneşe çevirebilecek kararlılıkları kalbimizin derinliklerinde yatan yüreğimizde hissedebilme olanağına şahit olduk gördüklerimiz ve duyduklarımızla.

Bu topraklardan fışkıran her şiir kanattı; damarlarımıza akagelen kanın geri dönmesini bilmeden… Genetik bir DNA kodlaması gibi tırnaklarımıza kazındı. Ya şiir yazdılar onlar ya da şiirin ötesine geçtiler yaptıklarıyla. Kaderimiz kendi elimizdeyken savrulduk kimi zaman kayalıkların en arka tarafına. Kimseden medet ummadık ve mücadeleye devam etme şuurunu saç tellerimize bile yazdık. Annemizin sütünü emdik memelerinden kanatarak, karşı durmazsak bu süt haram olacaktı bize, mezarlarımıza rahatça giremeyecektik. 

Ve bu yazıyı, Müslüm’ün ismi aklımıza gelmeyen bir şarkısının şu can alıcı dizeleriyle sonlandırmak yeterli olacaktır.

“Sonu ölüm olsa da
Bitmezse bu meçhul yol
Sen bende bir mabetsin
Elde ne olursan ol.”   


Not 2: “Müslüm’den Çıktık Yola Pink Floyd’da Verdik Mola”, L. Özbek, Koridor, Yıl 5, Sayı 19, 2011, Sayfa 2-3.

Müslüm öldükten sonra başka dergilerde de değişiklik yapılarak yayımlanmıştı. Daha sonraki yıllarda “arabesk müzik” üzerine yapılan Lisans Üstü tezlerde Müslüm Baba’dan söz edilmeden geçilmemiştir. 

 

Levent ÖZBEK