Mecnun

Tugay Bek

Bu sabah Adana’dan, Osmaniye T Tipi Cezaevi’ne giderken Ceyhan civarında sevimli bir çoban köpeği yavrusunu, orta refüjün yoldan tarafa olan kısmında koşarken gördüm. Yavru köpek, yanından her araç geçişinde hızını biraz daha artırıyor, olanca gücü ile koşuyordu. Yeterince hızlı giderse, bu hengameden, bu can pazarından kurtulacağını sanıyor olmalıydı. Yanından geçen araçlardan biri her an onu altına alabilirdi. Kısa bir kararsızlıktan sonra elli metre kadar ilerde aracımı sağa çekip, aceleyle inerek, küçük köpeğin yanına doğru koşmaya başladım. Yoldan hızla geçen kamyonlar ve diğer araçlar köpek kadar benim için de tehlikeliydi o an. Aynı istikamette koşturmaya devam eden küçük yavru, yanına yaklaştığımda, sırtını orta refüje yaslayıp, ayakları karnında toplayarak, yüzüne olabildiğince vahşi bir hava katıp önce hırlamaya sonra da var gücü ile havlamaya başladı. Onu ürkütmem halinde yolun ortasına doğru kaçarak ezilmesine sebep olmaktan çekinerek biraz geri durdum. Yavru köpek, benim üzerimde yarattığı, kendisinin de pek beklemediği bu caydırıcı etki karşısında şaşırarak havlamayı kesti. Bir an önce bir şey yapmam gerektiğini düşünüp, ani bir hamle ile yavru köpeği yakaladım. Kaçıp tekrar yola doğru fırlamasın diye iki elimle birden sıkıca göğsüme bastırdığım yavru köpek, ona zarar vermek istemediği anlamış ve kuyruk sallamaya başlamıştı bile. Hızlı hızlı nefes alan köpeğin kalbinin çarpıntısı elime vuruyordu. Belli ki çok yorulmuş, korkmuş ve susamıştı. En fazla iki aylık görünen bu yavru, henüz annesini emiyor olmalıydı. Merakını yenemeyerek ana yola çıkmış, sonra da hızla akan trafikten ürktüğü için evinin yolunu bulamamış ya da vicdansız bir insan evladı tarafından annesinden kopartılıp yol kenarına bırakılmış olmalıydı.

Küçük köpeği sağ salim yakalamış, ezilmekten kurtarmıştım ama şimdi onunla ne yapacaktım? Önce yolun karşısındaki petrol istasyonuna gittim. Küçük köpek, yere koyar koymaz, bir kaç koklamadan sonra orada bulduğu plastik şişe ile oynamaya, kuyruğunu sağa sola sallamaya başladı. Az önce ölümden dönen o değilmiş gibi rahattı bu yavru. Fakat onu buraya bırakıp gidersem tekrar yola çıkar ve kısa sürede bir arabanın altında kalır diye düşündüm. Bir saat içinde cezaevine gidip müvekkille görüşüp çıkmam gerektiğinden, kaybedecek zamanım yoktu.
Çaresiz onu arabama alıp tekrar yola koyuldum. Küçük köpek sakin ve huzurlu bir şekilde paspasın üzerine oturdu. Havlayacak ve hareket edecek bir mecali kalmamıştı anlaşılan. Böyle kendini yollara vurup kan ter içinde nereye gittiğini bilmeksizin koştuğu için köpeğe Mecnun ismini verdim. Yarım saat içinde, etrafında hiç ev olmayan, bir dağın tepesine kondurulmuş Ortaçağ kalelerini andıran Osmaniye Cezaevi’ne geldik.

 

30 dereceyi bulan bu sıcakta arabada bırakmam halinde Mecnun ölebilirdi. Çaresizlikle ve aceleyle köpeği de koltuğumun altına alıp cezaevi nizamiyesine doğru yürümeye başladım. Sol kolumun üzerine boylu boyunca uzanmış Mecnun, gayet huzurlu ve halinden memnun bir şekilde etrafı izliyor, arada sallanan kuyruğu pat pat koluma vuruyordu. Kapıda bekleyen iki asker kendi aralarında konuşmayı bırakıp üzerilerine doğru gelmekte olan köpekli adama dikkat kesildiler.

Askerin yanına vardığımda “Merhabalar avukatım, görüş için geldim.” dedim. Askerler inanmaz gözlerle bana ve birbirine baktılar. İnanmamakta haksız da sayılmazlardı; mahpusla görüşmek için cezaevine gelen avukatın, elinde evrak çantası, dava dosyası ya da ajanda olur değil mi? Koltuğunun altına çoban köpeği yavrusu ile cezaevine girmeye çalışan birinin, avukat olduğunu iddia etmesi pek de ikna edici olmamış olmalıydı.

Bir şey demelerine fırsat vermeden avukat kimliğimi çıkardım. Her zamankinden daha dikkatli olan asker, kimliğimi elimden alıp arkasını önünü okuduktan sonra avukat olduğuma kanaat getirdi. “Peki bu?” diye kucağımda duran, askerlere şaşkın ve yorgun bir ifade ile bakan Mecnun’u sordular. “O mu? Onun kimliği yok.” diye ortamı yumuşatmaya çalıştımsa da askerlerin yüzünde bir tebessüm oluşturmayı başaramadım. “Aslında benim değil. Az önce ana yolda yoğun trafikte koşarken ezilmekten kurtardım. Ama şimdi arabada bıraksam havasızlıktan ölür. Birazcık sizde kalsın. Görüşten çıkınca geri alırım.” dedim.

Yere bıraktığım Mecnun hemen askerlerin bacakları arasında dolaşmaya başladı, koklayarak ortamı tanımaya çalıştı. “Kusura bakmayın emanet alamıyoruz emir böyle” gibi bir cevap vermesinden çekindiğim kısa boylu ve sarışın olan askerin “O artık bizde merak etmeyin” sözü ile rahatladım.

Fazlası ile geç kaldığımdan hızlı adımlarla içeriye doğru yol alırken geri dönüp “Susamıştır, su vermeyi unutmayın” dedim.

Görüştüğüm müvekkilim, üç yıldır Yargıtay’da olan dosyasının çok geciktiğini, temyiz etmemiş olsaydı çoktan açık cezaevine çıkma hakkını elde edecek olduğunu anlatıyor, haklı olarak sitem edip, yargı sistemine dair tüm öfkesini bana kusuyordu. Atmış yaşındaki müvekkilin,”Dosyam, Yargıtay’dan dönmediği için burada yatıyorsam, siz avukatlar ne işe yarıyorsunuz” anlamına gelen sözleri, görüş kabinin duvarlarında çınlıyordu. Bir yandan müvekkili dinleyip teskin edici cevaplar vermeye çalışırken diğer yandan da çıkışta Mecnun’u ne yapacağımı düşünüyordum. Uygun bir yer bulamazsam onu evime götürmek durumuna kalacaktım. Doğrusu bu aralar bunun sorumluluğunu kaldırabilecek durumda da değildik.

Bir saat kadar sonra görüşten çıktığımda Mecnun’u askerlerin arasında koştururken buldum. Az önce Mecnun’u emanet ettiğim asker, yaklaşık elli metre uzakta nöbet tutan diğer bir askere “Artık bir köpeğimiz oldu” diye sesleniyordu. Anlaşılan Mecnun’un yeni evi burası olacaktı. Küçük köpeği sahiplendirme işini ummadığım bir şekilde ve hızda gerçekleştirmiş, rahatlamıştım.

Olur da Osmaniye Cezaevi’ne yolunuz düşerse, avukatın getirdiği yavru köpek Mecnun’u da ziyaret etmeyi unutmayın.

Bunları da okuyabilirsiniz...

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul etmek Mesajları Oku