Manuşak Ana

Bir tablo resmedin hayalinizde. Arka plana heybetiyle tüylerinizi diken diken edecek dağlar; bu dağlarda azimle güneşe doğru yarışan çam ağaçları; çam ağaçlarının üstündeyse, aranızdaki zorluk nedir bilmeyenlere zarifliğiyle huzur verecek, fakat hayatın zor tarafıyla tanışmış olanlaraysa dağın heybetine bir de kasveti ekleyecek kar topakları; son olarak da, ön plana bir kadın çizin. Çiçekli deseniyle, siyah uzun bir etek ve yine çiçekli deseni olan bir yelek giydirin bu kadına. Başını sımsıkı sarmış, bir elini kardan korunmak için başının tepesine koymuş, diğer elindeyse iple bağladığı odunları taşıyan kambur bir kadın… Şimdi yüzünü resmedin. Kırışıklıklar kendiliğinden yerlerini aldı mı? Ben söylemeden eklediğiniz o kırışıklıklar, yaşlılıkla oluşan kırışıklıklar değil. Acının getirdiği kırışıklıklar.

Acı, hayat sizden bir şeyler aldığında, yerine bıraktığı şeydir. Bu dünyadaki en şeytani takasın sonucunda oluşur o kırışıklıklar.

Kadının yaşı ise önemli değil. Önemli olan, kadının yüzündeki bu kırışıklıkların sebebi. Kadın bu takasta ne vermiş? Size bir dakikalık bir düşünme süresi veriyorum. Kiminizin aklına fakirlik, kiminizin aklına kaybedilen eş ve/veya kaybedilen bir evlat geldi. Ben size nedenini söyleyeyim. Kızını kurtarmayı ümit ederek, köyde kalan tek ev olmanın acısı bu. 1915 yılının gerçeklerini anlatan bir tablo bu resmettiğiniz. Nisan ayında köylerinde dolaşan bir dedikoduyla bütün köylüler Ermenistan’a doğru yola çıktıklarında, kızının Türk asıllı sevgilisinin, kızıyla evlenip en azından kızını kurtarıcağının ümidiyle karar çıkana kadar köyde kalmanın verdiği acı bu.

Köydekiler karar çıkmadan evvel, 1914 yılının Nisan ayında yayılan bir dedikoduyla kış gelmeden yollara düşerler. Böyle kurtulma olasılıkları daha yüksektir çünkü. Ancak Manuşak Ana, yollarda kızının ölümüne şahit olmamak uğruna kızının sevgilisinin onu istemeye gelmesini beklemeye karar verir. Kızını kurtarmak için kendi canını hiçe sayar. Dokuz aydır çocuğun ve ailesinin gelmesini bekleyen Manuşak Ana, her akşam güzel yemekler hazırlar onlar için. Odunlarsa yemekleri pişirdiği küçük sobası için Manuşak Ana’nın. Her gün uzunca bir yol gider bu odunlar için.

Bu kırışıklıklar yıllar önce hayatla yaptığı takasta eşinin karışılığında kazandığı acıdan değil, bu kırışıklıklar kendi canının acısı değil, bu kırışıklar ufak da olsa kızının yaşama şansını elinden almış olmanın getirdiği korkunun acısı. Ama bu sefer, takas hayatla değil, devletle. Bu kızının canını almak isteyen devlete karşı hiç bir gücü olmayan bir annenin acısı. Bu, hayatın bile size vermeyeceği büyüklükte bir acı. Bu, tüm insanlığın kalbinde taşıması gereken bir acı…