Linç kültürü ve demokrasi… 

Bazıları çok şaşırmış gibi yapıyor. Kimse kusura bakmasın; hiç ama hiç inandırıcı değil. “Bize ne oldu böyle” derlerken yüz ifadeleri hiç yardımcı olmuyor onlara…

Çünkü, hepimizde bal gibi biliyoruz. Bize bir şey olduğu yok. Biz böyleyiz zaten. Yeni değil hiçbir şey. Üstümüze vazife olmayan şeyleri iş belleriz. Farklı bir görüş, farklı bir insan görünce ne yapacağımızı bilmiyoruz. Burnumuzdan soluyoruz.

Bu yüzden; çok kolay öfke seline kapılıyoruz… Neye kızdığımızı, kime karşı olduğumuzu bilmemiz gerekmiyor.

Saldıran, saldırgan iyi yurttaş oluyor. Vatanperver, sapına kadar milliyetçi… Polis göz yumduğu, cezalandırılmadıkları için yaşanmıyor linç girişimleri. Asıl neden bular değil. Bunlar sadece yüreklendiren yan ögeler. Hem olmasa da olur bu yüreklendirmeler. Hepimizde mangal gibi yürek var….

O mangalın ateşinde tutuşturuluyor linçlerin fitili.

Linç kültürümüz eski ve köklü. Şimdilik şu kadarını söylemekle yetinelim; Yeni Çerilerin Kazan Kaldırması da bir tür linçti… Siyaset Meydanı, siyasetin konuşulduğu ve kararların alındığı bir meydan değildi. Kellelerin istendiği, tam tamına bir linç meydanıydı…

Cumhuriyet dönemi de sürdü bu gelenek. Herkes kendi adaletinin peşinde oldu. Menemen, Kubilay olayı da bir linçtir. Hangi açıdan bakarsanız bakın değişmiyor. İster bazı kesimlerin yaptığı gibi genç bir subayın katletmesi olarak ele alın. İsterseniz İslamcılara karşı bir hareketin başlatılmasının bahanesi olarak…

Sonuç aynı. Linç…

Kahramanmaraş, Çorum, Sivas yeniden Sivas, Madımak olayları da Linç severlerin işidir. Linç kültürümüzün eseridir.

12 Eylül belki hepsinden daha açık ve daha katmerli bir linç girişimidir. Üstelik devletin eli ile, üstelik ülkenin güvenlik güçleri tarafından başlatılmış ve sürdürülmüş bir linçtir…

Hala “Bize ne oldu böyle” diyenler varsa devam edelim…

Linç severliğimiz salt siyasal konularda dışa vuran bir davranış biçimi değil. Zamanınız olursa Adliye Saraylarına gidin. Göreceksiniz; oralarda her gün yaşanıyor birkaç kez…

Herkes kendi adaletini uygulamak istiyor. Kendi hukuku üzerinde hiçbir hukuk kabul etmiyor. Yargı ne demiş, yasalar ne ceza vermiş o hiç önemli değil. Punduna getiren yumruğu vuracak illa. Vurmasa hırsı dinmiyor. Adalet yerini buldu kabul edilmiyor…

Anadolu’nu herhangi bir şehirde, herhangi birini parmağınızla gösterin. Ne dediğiniz hiç önemli değil… Avazınız çıktığı kadar bağırın yeter. Anında orada onlarca insanı toplar ve bir linç girişiminin mimarı olabilirsiniz.

Kürt, Kızılbaş demeniz yeter biliyorduk. Çingene demekte yetiyormuş meğer…

Bir de bayrağı yaktı, millete küfür etti, camiye taş atı dediniz mi gösterdiğiniz kişinin kurtuluşu yok artık.

Bir yanda yaygın linç kültürü, diğer yanda demokrasi, insan hakları, ve hukuk devleti kendi içinde bir paradoksu işaret etmiyor mu?

Demokrasi, yurttaşlık bilinci, insan haklarına saygı, düşünce ve ifade özgürlüğünü içerdiğine göre linç severlerin bu demokrasi de işi ne… Birilerine saldırmak, neden ne olursa olsun, darp etmek mevcut yasalarca suç olduğu bilinirken…

O zaman, sorumuzu şöylede sorabiliriz; İnsanlar neden suç işliyorlar. Hem de topluca, hem de medyanın gözü önünde kameralar cayır cayır çekim yaparken…

Bu pervazsızlık nasıl izah edebilir… Peki, bu bir hukuk devletinde nasıl olur. Aynı haklara sahip bir grup yurttaş, diğer bir gurup ve/veya kişi üzerinde bunu yapma hakkını kendinde nasıl görür… Hem de demokratikleşmeden bu kadar söz edilirken. Hem de hukuk devleti olduğumuzu durmadan söylerken…

Dünya da bunun örnekleri var mıdır?

Evet, var…

Asya ve Afrika’nın geri kalmış ülkelerinde bizdeki gibi linç olayları her gün yaşanıyor. Avrupa’da ise en son Faşist Almanya ve İtalya’da yaşandı…

Kaldı mı söylenmedik söz…

Hasan KAYA

1959 doğdu, uzun yıllar yurt dışında ağır sanayide işçilik, sendikacılık ve gazetecilik yaptı…

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları