Ali Nesin, Zekeriya Sertel’e yaşadıklarını anlatıyor…

Ali Nesin, sosyal medya hesabında Zekeriya Sertel ile yaşadıklarını anlatıyor. Aradaki büyük yaş farkına rağmen yaşanan arkadaşlıktan geriye kalanları aşağıya olduğu gibi aldık:

Aziz Nesin, Uğur Mumcu, Örsan Öymen, Altan Öymen, Mehmet Aciktan ve Teoman Erel

Türkiye’nin ünlü gazetecisi, yakılan Tan gazetecisinin sahibi, Nâzım’ın yakın dostu Zekeriya Sertel, 1890 doğumludur, yani benden 66 yaş daha büyüktür. Yine de benim çok yakın “arkadaşım” olmuştur. Onunla ilgili anılarımı illa ki anlatmam lazım.
Muhteşem bir insandı. Babam çok saygı duyardı, hatta babamın kimseye o kadar saygı duyduğunu görmedim. Zekeriya Sertel’den bir telefon geldiğinde, ayağa kalkıp ceketini iliklerdi, neredeyse, belki de gerçekten…

Zekeriya Amca’yla 1968’de tanıştım. 11-12 yaşlarımdaydım. Fransızca öğreneyim diye ailem beni Fransa’ya yollamıştı. Yanlarında kalacağım aileyi de Zekeriya Amca bulmuştu. O aile de Paris’in banliyösündeydi, Zekeriya Amca ve kızı Yıldız Sertel’e sadece üç ev uzaktaydı.

(Bu yanlış! Ama bu yanlışımı özellikle düzeltmeyeceğim, manidar olmalı çünkü! Zekeriya Sertel’le ilk kez 1965’te Bakü’de tanıştık, ben 8-9 yaşlarımdayken… O zamanlar eşi Sabiha yaşıyordu. Sabiha Hanım, çok sert görünümlü, belli ki iradesi çok güçlü bir kadındı, ortama hükmediyordu. Sabiha Hanım sert görünümlüydü ama antipatik değildi. Kızları Yıldız’ı hiç hatırlamıyorum o günlerden. Muhtemelen evde değildi o sıralarda. Ev de çok güzel bahçeli bir evdi, bahçeye bakan camekanlı bir balkonu vardı. O balkonda çay içtik. Çayları Zekeriya Amca koydu diye anımsıyorum… Sonra Hazar denizinde yıkanmaya gittik. Hazar denizine akan petrolden simsiyah olmuştuk kardeşimle ben. Babamla Zekeriya Amca havlularla bizi temizlediler. Sabiha Hanım gelmemişti, hasta olmalıydı o yıllarda. Zekeriya Bey’in sevecenliğini, sıcacık bakan gözlerini anımsıyorum. Beni sevmişti galiba. Ben de onu sevmiştim. Karısı Sabiha beni biraz korkutmuştu.)

Neyse… Orly havaalanına indim. Beni karşılamaya gelecek olan aile ortalıkta yok. Ne yapayım? Biraz bekleyip dışarı çıktım, bir taksiyi durdurdum. Elimde ailenin adresi vardı. Şoför yaşımı sordu.
-14, dedim…

-18 (belki de 16) yaşından küçükleri alamıyoruz, yasak, dedi.

-Beni al, dedim az olan Fransızcamla, polis durdurursa idare ederim.

-Nereye gideceksin?

Söyledim. Bayağı uzak bir mesafe olmalı ki, hoşuna gitti, aldı. Nitekim yolda polisler durdurdu. Polislere güvende olduğumu, merak etmemeleri gerektiğini söyledim, bıraktılar. Ama şoförün ve benim adımızı filan da aldılar bırakmadan önce. Yolculuk belki bir saat sürdü. Şoför beni aldatmasın diye bir yandan da hem yola hem de elimdeki haritaya bakıyorum…

Eve geldik. Fransız aile evde yok. Zekeriya Sertel’lere gitmek istedim çünkü yanımda bir büyük olmadan taksinin ücretini ödemek istemiyordum. Kızı Yıldız Sertel vardı evde sadece. Tam tamına 100 Frank tuttu. Yanımda 600 Frank vardı. Yıldız Sertel de fiyatı makul bulunca parayı ödedim.

Aile geç kalmış, biraz daha bekleseymişim görüşecekmişiz. Ama 11 yaşında bir çocuğu havaalanında karşılamaya geç gitmek ne demektir tahmin ediyorsunuzdur herhalde…

Zekeriya Sertel’le çok yakın olduk, birbirimize çok ısındık. Hemen her gün onlara gidiyordum. Gitmezsem o çağrıyordu. Ülkesini çok özlemişti belli ki. Kızıyla konuşacak pek bir şeyi yoktu. Yıldız’ın evdeki yegâne görevi babasına hizmet etmekti gördüğüm kadarıyla. Bu arada kızı Yıldız’ı hiç sevemedim, sevgisiz bir kadındı, babam da sevmezdi.

Zekeriya Amca bana Nâzım’ı, Sovyetler’i, Tan matbaasını filan anlatıyordu. (Niye şimdiye kadar Bey dedim ki, o benim amcamdı!) Ne yazık ki anlattıklarından çok azı aklımda kaldı. Ne de olsa sadece 11 yaşımdayım. Bir ara bana komünist olmadığını, hiçbir zaman da olmadığını anlattı. Kendisinin olmadığını ama eşi Sabiha’nın komünist olduğunu da eklemeyi unutmadı.

Bazen dolaşmaya çıkıyorduk. Yaz ayları… Şort giyiyordu. Bacakları kırış kırıştı. Bu halde şort giymesinden ben doğrusu biraz utanıyordum. Bu yürüyüşlerde bana eski günlerini anlatıyordu. Bir seferinde neden Türkiye’ye dönemediklerini anlattı. Doğu blokunda bir ülkeden başka bir ülkeye seyahat ederken trende yastıklarının altına koydukları pasaportları çalınmış, sonra da bir daha pasaport alamamışlar. Ama yıllar sonra bu konuda kitabında yazdıklarını okudum, hikâye bambaşkaydı. Anlamış değilim.

Tavla oynamayı seviyordu. Sık sık tavla oynuyorduk. Çoğunlukla beni yeniyordu. Ben de pek azimliydim, yenilmekten hiç hoşlanmıyordum. Bir gün aşka gelip,

-Amma şanslısın be kardeşim! diye ünlemiştim.

Zekeriya Amca kahkahaları koyvermişti, çok hoşuna gitmişti kendisinden 66 yaş büyük birine “kardeş” demem. Her fırsaatta herkese ve her ortamda anlatırdı bu anekdotu. Ama gerçekten de arkadaş olmuştuk.

Bir gün Memet damladı evine. O zamanlar telefon filan pek yok, habersiz geldi… Nâzım’ın oğlu, meşhur Memet. Üçümüzdük. Bana pek yüz vermedi Memet. Oysa çocukluğumdan hatırlıyorum Memet’i, onun da beni hatırlaması gerekir, benden 5 yaş büyüktür çünkü. Annesi Münevver’in eteklerine sığınırdı hep, öyle anımsıyorum. Çok da güzel bir çocuktu. O güzellik de hafızamda yer etmiş. Memet şair olmak istiyordu. Zekeriya Amca’ya şiirlerini okuyor… Arada bir de kaçamak gözlerle Zekeriya Amca’ya bakıyordu sevip sevmediğini anlamak için. Zekeriya Amca belli etmek istemiyordu ama şiirlerinden pek hoşlanmadığı çok belliydi. Şiirler gerçekten rezaletti. Uzun konuştular. Zekeriya Amca, Memet’e şairlikten vazgeçmesi gerektiğini, bir oğulun babasıyla yarışmasının çok zor olduğunu söylemeye çalıştı. Memet daha sonra bir ressam oldu, vasat bir ressam oldu ama hiç olmazsa kötü bir şair olmadı.

Bir gün Paris’in merkezine, Saint Michel ve Quartier Latin’e gittik. Paris’in öğrenci mahallesi. Bir kahveye oturduk. Etrafa bakınıyoruz. Yıl 1968 bu arada, öğrenci olaylarının en yoğun olduğu yıllar. Neyseki o gün olay yoktu, günlük güneşlik barışçıl bir yaz günüydü. Paris çok güzel gerçekten. İnsanları da güzel. Zekeriya Amca dalmış gitmiş. uzun süren bir sessizlik oldu. Sonra,
-Biliyor musun Ali, dedi…

Yüzüne baktım.

-Bazen düşünüyorum da… Bu gençlerin yüzde 10’u adam olsa ve yeryüzünün dört bir yanına dağılsa, dünya bambaşka bir dünya olur… Sadece yüzde 10’u…

Bu sözleri nasıl bir özlemle, nasıl bir içtenlikle söylemişti anlatamam size. O yaşlı adam, ölümüne az kala kendini değil dünyanın geleceğini düşünüyordu. Hiç unutamayacağım.

Zekeriya Amca 9 yıl sonra, 1977’de özel izinle yurda dönebildi. Bir gün babam, ben ve o buluştuk. Zekeriya Amca tabii tavla hikâyesini anlattı her zaman olduğu gibi. (Yahu ben ne kadar sevdim o yaşlı adamı, şimdi bu satırları yazarken çok duygulanıyorum, ne muhteşem bir insandı!) Babam,

-Sen bakma Zekeriya Bey’in hepimizden daha yaşlı olduğuna, dedi, o aslında hepimizden daha gençtir.

Anlatmaya devam etti:
“Bir gün Zekeriya Bey’le Budapeşte’de Tuna nehrinin kıyılarında dolaşıyoruz. Her taraf yemyeşil… Bir de baktım gençler çimenlerde öpüşüyorlar, sevişiyorlar…

-Bu ne rezalet, dedim, üstelik sosyalist bir ülkede, olur şey değil… Zekeriya Bey,

-Aman Aziz, dedi, sen ne diyorsun, biz hayatımız boyunca bunun mücadelesini vermedik mi, biz insanlar sevişsinler diye uğraşmıyor muyuz?

Çok utandım, ne kadar utandım bilemezsin, işte Zekeriya Bey bu kadar gençtir.”

Tabii Türk solu Zekeriya Amca’ya Türkiye’yi dar etti, o güzelim insan ölmek için tekrar yurtdışına kaçmak zorunda kaldı, bu sefer devletten değil, solculardan kaçtı!