Demirtaş hükümete karşı…

4 Kasım 2016 gecesi uzun ve Türkiye’de daha önce sıkça yaşanan darbeleri hatırlatan bir geceydi. O gece aralarında HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın da bulunduğu 11 HDP milletvekili evlerine ve parti merkezine düzenlenen baskınlarla gözaltına alındı ve sonra tutuklandı. Tablonun bildiğimiz darbelerden tek bir farkı vardı. Askeri bir darbe değildi.

Aradan 3 yıl geçti. Bu süre içinde HDP’li vekiller evrensel hukuk normlarına göre tamamen ifade özgürlüğü kapsamına giren açıklamaları nedeniyle “terör örgütü yöneticiliği, üyeliği, propagandası, suçu ve suçluyu övmek” gibi suçlamalarla hapis cezalarına mahkum edildiler. Üstelik işledikleri iddia edilen “suçlar”, yani yaptıkları konuşmaların çoğu yıllar öncesindendi. Hâlâ bir çözüm sürecinden söz edilirken, barıştan yana yapılmış konuşmalardı.

AKP’liler de dahil, herkes biliyor. Bu gözaltılar ve tutuklamalar siyasiydi. Böyle olduğu yaklaşık bir yıl önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından da tescillendi. AİHM Kasım 2018’deki kararında, Demirtaş’ın kişi özgürlüğü ve güvenliği ile serbest seçim hakkının ihlal edildiğine karar verdi. Daha da önemlisi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 18. maddesine dayanarak Demirtaş’ın siyasi nedenlerle tutuklandığı tespitinde bulundu. Demirtaş’ın acilen tahliye edilmesi gerekiyordu.

Bu iş her fırsatta Türkiye’de yargının bağımsız olduğunu iddia eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hoşuna gitmedi. Erdoğan, “AİHM kararları bizi bağlamaz. Biz karşı hamlemizi yapar, işi bitiririz” diye püskürmekte beis görmedi.

Hukuka karşı hamle

Bağımsız yargıdan karşı hamle çok geçmeden geldi. 4 Aralık 2018’de İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi, Demirtaş’ın daha önce aldığı mahkumiyeti onadı ve cezasını kesinleştirdi. Böylece AİHM kararıyla bir mecburiyet haline gelen tahliye kararını baypas etti.

Mayıs 2019’a gelindiğinde Demirtaş aldığı cezanın infaz süresinin üçte ikisini yatmıştı. Yani artık denetimli serbestlikle bırakılabilirdi. Ama bunun için öncelikle tutuklu olduğu diğer dosyadaki tahliye kararının kesinleşmesi gerekiyordu. Dört ay daha beklemek gerekti. Demirtaş’la ilgili tahliye kararı geçen hafta kesinleşti. Ne hikmetse, tam da AİHM Büyük Daire’de 18 Eylül Çarşamba günü görülecek davanın hemen öncesinde. Demirtaş’ın avukatları da denetimli serbestlik için gerekli başvuruyu hemen yaptı. Aslında saatler içinde sonuçlandırılabilecek bir başvuru bakalım ne zaman ve nasıl sonuçlandırılacak.

Çarşamba günü AİHM Büyük Daire’de görülecek davaya gelince… Dosyanın Büyük Daire’ye taşınmasının iki nedeni var. Biri Türkiye hükümetinin itirazı. Diğeri de Demirtaş’ın avukatlarının iki noktaya itirazları. AİHM önceki kararında ifade özgürlüğü hakkının, davada bulunan diğer ihlaller göz önüne alınınca denetlenmesine gerek olmadığını belirtmişti. Demirtaş’ın avukatları ise ifade özgürlüğü ihlalinin müvekkillerinin AİHM’ye başvurusundaki temel sav olduğunu söylüyor ve bu ihlalin de kayda geçmesini talep ediyor. Diğer önemli itiraz konusu ise, Demirtaş’ın 4 Kasım’da tutuklanmasının da hukuka aykırı olduğu ve makul suç şüphesine dayanmadığı savına dayanıyor. AİHM ilk kararında, bu tutuklamanın hukuka uygun olduğunu söylemişti.

Sadece onun davası değil

Bu duruşmadan Türkiye’deki tutuklamaların siyasiliğini daha kuvvetle vurgulayacak bir karar da çıkabilir. Bu karar benzer durumdaki diğer HDP’li siyasetçiler ve benzer bir keyfilikle tutuklanmış başka mağdurlar için de önemli olacaktır. Dolayısıyla Demirtaş’ın AİHM’ye taşıdığı hak mücadelesi sadece şahsını ilgilendirmiyor. Memlekette hüküm süren keyfi ve siyasi yargı süreçlerini de külliyen ifşa ediyor.

Hükümet 18 Eylül’deki duruşmada muhtemelen “Tahliye kararı onandı” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışacak, ama bunun için çok geç. Üç yıllık koca hak ihlali herkesin gözünün önünde. Türkiye’nin avukatları Selahattin Demirtaş’ın diğer mahkumiyetinden denetimli serbestlikle tahliye edilmesinin ise “bağımsız yargının” konusu olduğunu, mahkemelerin bu konuda karar vereceğini söyleyecek muhtemelen.

Tabii bir hukuk mucizesi olup da Demirtaş hafta başı serbest kalmazsa…

AİHM’nin bağlı olduğu Avrupa Konseyi şartı açıkça şunu diyor: “Konseyin her üyesi, hukukun üstünlüğü ilkesiyle yargı yetkisi içindeki herkesin insan hakları ve temel özgürlüklerden yararlanması ilkesini kabul eder ve Konsey amacının gerçekleşmesinde içten ve etkin bir biçimde işbirliği yapmayı üstlenir. (Bu) hükümlerini ciddi biçimde çiğneyen herhangi bir Konsey üyesinin temsil hakları askıya alınabilir ve Bakanlar Komitesi tarafından 7. madde hükümlerine göre çekilmesi istenebilir. Böyle bir üye bu isteğe uymazsa Komite, belirleyebileceği bir tarihten başlayarak bu üyenin Konsey üyeliğinin sona erdiğine karar verebilir.”

Ne var ki, Avrupa Konseyi’nin ahlakı da bir süredir tartışma konusu. Kırım’ı ilhak ettiği için üyeliği askıya alınan Rusya’nın sırf para akışını kesti diye tekrar tam yetkili üye yapılması sistemin çıkmazını en iyi anlatan örnek. Türkiye de 2017’de, ikinci kez siyasi denetim sürecine alındıktan aylar sonra, Avrupa Konseyi’ne taahhüt ettiği yıllık 20 milyon euroluk ek ödemeyi yapmayacağını duyurmuştu. Ayrıca her fırsatta da Avrupa’ya elindeki mülteci kartını gösteriyor. Bunlara AİHM’nin Türkiye’ye karşı başvuruları ele alırken gizlemediği isteksizliği, “Kararları uygulamayız” çıkışları karşısındaki kayıtsızlığı eklenince, Avrupa Konseyi’ne bel bağlamak da çare olmaktan çıkıyor.

Çare adalet ve demokrasiyi etkin bir muhalefetle talep etmekte. Korkmadan herkes için adalet istemek, bunca insanın mahrum bırakıldıkları özgürlüklerine kavuşmalarını talep etmek gerekiyor. Bu insanların hayatlarından yılları çalan hırsızların da bir gün hesap vereceklerini de unutmadan.

Kaynak: DW

Banu GÜVEN