Bitmeyen arayışımızın savaşı

İmkânlar isteklerimizle birlikte o kadar ilerliyor ki, zamanın bile dengesi bozuluyor.

Biz insanlar, zaman kavramını unutalı çok oldu. Bunu zamanın kendi dengemizi zorladığından anlıyorum.

İsteklerimiz, bizi doğadan ve doğal olanlardan çok uzaklaştırdı. Bu yüzden bizlerde artık doğal değiliz.

Gülüşlerimizde sönmüş sıcaklıktan, konuşmalarımızda imalarla noktalanan cümlelerimizden anlayabiliyorum.

İsteklerimiz bizimle, biz isteklerimizle rekabet hâlindeyiz. Hâliyle kendimizlede rekabet halindeyiz.

Bir yerlere doğru koşuyoruz. Önceden bir yerlere doğru yürürken, şimdi kendimizi koşmak zorunda hissediyoruz. Koşmasak, ezileceğiz hissine kapılıyoruz. Koştukça en çok geride kalanlar yine bizler oluyoruz.

Bir yerlere varmak isterken yolun sonunu göremiyoruz. Bu yüzden zaman çok hızlı geçiyor. Hızlı geçen zaman içinde bizler düşünemiyoruz, duygulanamıyoruz. Duygulansak, kendimizi acınacak hâlde görüyoruz.

Yoruluyoruz. Dinlenmek istesek, çok şeyler kaybedecekmişiz gibi; dinlenmiyoruz. Bir an endişelere kapılıyoruz. Korkular sarıyor tüm benliğimizi. Tüm bu olanlara bir cevap bulmak istiyoruz. Cevaplar bulmak isterken, sanki birilerine hesap vermemiz gerektiği hissine kapılıyoruz. Cevap/ cevaplar bulamadan koşmaya devam ediyoruz. Koştukça insan olduğumuzu unutup arzularımızın kölesi oluyoruz. Arzularımızın kölesi olurkende birilerinin amaçlarına daima hizmet ediyoruz.

Bir insana aşık olurken, sevgiden önce isyanlarımız alevleniyor. Sanki aşık olduğumuz insandan alacaklı gibiyiz.

Kaybettiklerimizi, korkularımızı ve kaygılarımızı aşık olduğumuz insanda arayıp, gidermeye çalışıyoruz.

Aşık olduğumuz insanı severken, eksikliklerimizi görüp, sinirlerniyoruz. Sinirlendikçe sevdiğimiz insana egemen olmaya çalışıyoruz. Sahiplenmeye çalıştığımız sevgilimizi sıkmaya gayret ediyoruz.

Korkularımız çoğalıyor. Sanki kaybedeceğiz aşık olduğumuz insanı. Onu kaybetmemek için çırpınırken, içimizdeki sevgiyi kaybedip, aşık olduğumuz insanı aldatmaya başlıyoruz. En sonunda sevdiğimiz insanı kaybediyoruz. Sonra yeniden sevilmek için korkularımızı büyüterek bekliyoruz, sevmek-sevilmek istiyoruz.

Bize değer verenleri çoğu zaman önemsemiyoruz. Genellikle acımasız ve alaycı insanlarla oturmayı, gezmeyi, konuşmayı tercih ediyoruz. Bizlere onlar daha ilgi çekici geliyor.

Hayattan yana yaralıyız. Kalbimiz acıyor. Gülüşlerimizde biraz öfke, dilimizin altında küfür nöbetinde kelimeler birikiyor.

İntikam almak istiyoruz. O kadar intikamı alınacak yaralarımız var ki… Bu yüzden bir türlü; arkadaşlıklara, dostluklara, aşklara sıra gelmiyor. Bunun için bize değer verenler bir türlü yanımızda olamadılar. Bu yüzden erteledik bizi en çok sevenleri.

Savaşımız bitmiyor. Savaşmaya devam ediyoruz. Savaştıkça yalnız kalıyoruz. Yalnızlaştıkça daha çok hırslanıyoruz. Günü gelip yenilince de, bize değer verenlerin bir tebessümüne muhtaç oluyoruz.

Bir çoğumuz ayrı dünyaların insanlarıyız. Hepimizin farklı düşünceleri ve duyguları var. Oysaki aynı dünya içerisinde yaşıyoruz. Dünyanın neresinde olursak olalım aynı havayı teneffüs ediyoruz.

Sadece severken aynı insanlar olduğumuzu hatırlıyoruz. Yalnız acı çekerken aynı yüreğe sahip olduğumuzu anlıyoruz.

Farklı dillerin, farklı ırkların, farklı dinlerin ve bambaşka dünyaların insanları olsak bile, ancak ölürken her şeyden önce insan olduğumuzu kabullenebiliyoruz.