back to top
Ana Sayfa Yorum Görünmeyen Etkenler, Görünen Sonuçlar: Gülistan Doku Olayı – Arslan Özdemir

Görünmeyen Etkenler, Görünen Sonuçlar: Gülistan Doku Olayı – Arslan Özdemir

“Bir kadının katledilerek kayboluşu yalnızca bir bireyin hikâyesi değildir; toplumun vicdanında açılan bir yaradır.”

Gülistan Doku dosyası, yalnızca bir kayıp vakası ya da olası bir cinayet şüphesi olarak değil; Türkiye’de kadınların maruz kaldığı yapısal eşitsizlikleri, adalet mekanizmalarına yönelik güvensizliği ve erkek egemen toplumsal anlayışın etkilerini görünür kılan önemli bir toplumsal olay olarak değerlendirilmelidir. Olayın etrafında oluşan tartışmalar, “görünmeyen etkenler” dediğimiz; güç ilişkileri, kurumsal ihmaller, toplumsal önyargılar ve sessizliğin üretildiği alanlara dikkat çekmektedir.

Bir kadın kaybolduğunda ya da öldürüldüğünde, kamuoyu çoğu zaman olayın bireysel yönüne odaklanır. Oysa sosyolojik açıdan mesele, yalnızca fail ile mağdur arasındaki ilişki değildir. Dosyaların etkili biçimde soruşturulmaması, delillerin zamanında toplanmaması, tanıkların korunmaması, medyanın seçici ilgisi ve toplumsal baskılar, gerçeğin ortaya çıkmasını zorlaştırabilir. “Örtbas” her zaman açık bir talimatla gerçekleşmez; bazen ihmal, bazen ilgisizlik, bazen de güç sahiplerinin yarattığı korku iklimiyle mümkün olur. Bu nedenle görünmeyen etkenler, adaletin gecikmesine ya da zayıflamasına neden olan kurumsal ve toplumsal süreçlerdir.

Kadın cinayetlerini yalnızca bireysel öfke patlamalarıyla açıklamak eksik kalır. Erkek egemen toplumsal düzen, erkeklere denetleme, sahiplenme ve karar verme hakkı tanıyan kültürel kodlar üretir. Kadının yaşamı, tercihi, ilişkileri ve bedeni üzerinde söz sahibi olma iddiası; şiddeti meşrulaştıran bir zemine dönüşür. Bu anlayış, yalnızca faili değil, çevresindeki sessizliği de besler: “Aile meselesi”, “özel hayat”, “kıskançlık” gibi gerekçeler şiddetin toplumsal algısını yumuşatır. Sonuçta kadın cinayetleri, bireysel suç olmanın ötesinde, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin en ağır sonuçlarından biri haline gelir.

Hanisch’in ortaya koyduğu “Özel olan politiktir” yaklaşımı, kadınların özel yaşam alanlarında karşılaştıkları sorunların aslında toplumsal ve siyasal yapıların bir sonucu olduğunu vurgular. Bu bağlamda kadın cinayetleri de yalnızca bireysel suçlar olarak değil, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ve kurumsal yetersizliklerin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir. Bir kadının yaşam hakkının korunup korunmaması, aslında toplumun demokrasi, eşitlik ve hukuk anlayışının göstergelerinden biridir.

Bu nedenle kadın cinayetleri politik bir mesele olarak ele alındığında şu sorular öne çıkar: Koruyucu mekanizmalar neden işlemedi? Şikâyetler neden ciddiye alınmadı? Failler neden cesaret buldu? Toplum neden bazı vakalarda sessiz kaldı? Bu soruların yanıtı, yalnızca hukukta değil; eğitimde, kültürde, siyasette ve toplumsal örgütlenmede aranmalıdır.

Sosyolojik ve Politik Sonuçlar

Adaletin sağlanmadığı ya da sağlanmadığı algısının oluştuğu durumlarda yurttaşların kurumlara güveni zedelenir.

Şiddet vakalarının görünürlüğü, kadınların hareket özgürlüğünü ve güvenlik hissini olumsuz etkileyebilir.

Benzer vakalar, kadın örgütlerinin ve insan hakları savunucularının daha güçlü biçimde örgütlenmesine yol açabilir.

Kadın hakları, ceza politikaları, koruma mekanizmaları ve toplumsal cinsiyet eşitliği gibi konular siyasal gündemin merkezine taşınır.

Çözülmeyen ya da tartışmalı dosyalar, toplumun hafızasında adalet talebinin sembolüne dönüşür.

Gülistan Doku’nun akıbetine ilişkin belirsizlik, yalnızca bir ailenin dinmeyen acısını değil, toplumun adalet karşısındaki vicdani sınavını da temsil etmektedir. Bu dosya, kadınların yaşam hakkının ne kadar güvende olduğu, adalet mekanizmalarının ne ölçüde etkin işlediği ve toplumsal eşitsizliklerin nasıl yeniden üretildiği sorularını sürekli olarak gündemde tutmaktadır. Kadınlara yönelik şiddet ve kayıplar, bireysel trajediler olarak görülüp yalnızca adli dosyalara indirgendikçe, sorunun kökeninde yer alan yapısal nedenler görünmez kalmaya devam edecektir.

Gerçek adalet; yalnızca faillerin cezalandırılmasıyla değil, kadınların yaşamlarını tehdit eden her türlü eşitsizliğin, ayrımcılığın ve sessizlik kültürünün ortadan kaldırılmasıyla sağlanabilir. Gülistan Doku’nun adı bugün yalnızca bir kayıp dosyasını değil; hakikatin peşinde ısrarla yürüyenlerin, adalet talebinden vazgeçmeyenlerin ve kadınların yaşam hakkını savunanların ortak vicdanını simgelemektedir. Adalet gecikebilir, ancak toplumsal hafızanın ve hakikat arayışının sürdürülmesi, karanlığın kalıcı olmasına izin vermeyecektir.

Arslan ÖZDEMİR