back to top
Ana Sayfa Yorum Hayat Bilgim

Hayat Bilgim

Niyetini bildiğim tek konu, sonucunu bildiğim tek oyun: hayat. 

Elbette hayatın sonu ölüm; niyeti yaşam. Ben sadece bunu dolaylı yoldan başka sözcüklerle anlatmayı denedim. Yoksa öyle bilgece bir laf ettiğim yok.

Hayat dediğimiz, başlangıçtan bitişe kadar olan süreçte acılarla karşılaşırız. Acılar vardır; renk renk, acılar vardır, gözü, kulağı, eli kolu olan; gelen ve geçen. Ama bazı acılar vardır ki, onlar içimize kıvrılandır. İşte bizi bize tanıştıran, içimize kıvrılan o acılardır. Ne zaman hayattan söz açılsa, acıdan söz ederim; acıdan söz açılsa hayattan… Bir süredir elimde olmadan bunu yaptığımı fark ettim. Madem öyle, haydi lafı biraz uzatalım, acıyı onurlandıralım. Acılar vardır kelebek gibi naif. Okşanmak ister bazıları. Her duyguyu, her sesi sezer. Her bakışı -şayet içtense- samimiyetle kabul eder. Ama saf değildir; her sahtekârlığa set çeker.

Hayat bilgimden damıttıklarımı paylaşıyorum. Naçizane tavsiyelerim ukalalık sayılmaz umarım. Böyle yapınca kendi hayat özetimi de yaptığımı düşünüyorum. Siz de denemek istemez misiniz? Hemen tüm hayatınızın özetini yapın ve bunu göstermekten çekinmeyin. Hatta bunu göstermek için gayret edin. Hayatınızın özetini en küçük bir hareketinizde bile gösterebilme gücüne erişebilmişseniz (karşınızdaki kişinin bunu görebilmesi lazım) ağızda hoş bir tat bırakan meyve gibi “olmuş”sunuz demektir.

Dostlardan ricam; beni çıkarın hayatınızdan. Bir boşluk, en azından bir iz kalmıyorsa sizdeki olduğum yerde, boşuna yaşamışım, olgunlaşmamış bir meyve gibiyim demektir. İsterseniz siz de bunu bir deneyin dostlarınızın üzerinde.

Pek çok şeyin farkındayım. Hatta hayatı öğretmen yapan benim. Benim acemiliğim, çaresizliğim, kendime yetmezliğim.

Öfkeliyim tabii. Nedenine, niçinine şimdi fazla girmeyelim. Ama öfkemi öyle şairane bir biçimde dile getirmeyi bilemedim. Bununla birlikte, güzel insanların kalbini aklımın en ücra köşesinde bir define gibi saklamayı bildim. Evet, kendimi büyük bir düşünce gibi geliştiremedim belki ama aydınlık yüzlü insanların karanlığına düşman olmak için elimden geleni yaptım. Kötülüğün soyunun kuruması için – kendimce – az uğraşmadım ama verili durum, başarısızlığımı bir anıt gibi dikiverdi gözler önüne.

Hani “fırsat kollamak” diye bir deyim vardır. İşte tam da öyle, neredeyse tüm sıkıntılı durumlar beni unutmak için fırsat kolladı. Bu söyleyiş biçimi kimine çelişkili gelebilir. Zira yaygın kanı, unutmak için fırsat kollanmaz; insan ya da olay, öyle kendiliğinden unutuluverir. İşte bu nedenle, bazı insanlar beni unutmak için fırsat kolladıkça hatırlanacaktım. Yani önemsediğim kimi insanlar tarafından unutulmak hayal olacaktı böylece. İstediğim buydu: iyi hatırlanmak. Oysa arzum tam tersi sonuçlarla karşılaştı; yanlış anlaşıldım ya da anlaşılamadım; olumsuzluklar tarafından hatırlandım, hırpalandım hep. “Fırsat kollamak” böyle bir anlam kazandı bende.

Hastalandım. Bazen iyileşmek için kalabalığa sığındım, bazen kalabalıktan yalnızlığa. Hayat bilgim dar, hayal bilgim genişti. Ama olmayacak duaya amin demek, hayal israfıydı; bunu öğrendim. Ne var ki, tıpkı oksijenin yeryüzünü ele geçirmesi gibi, bir hayal ele geçirmişti beni. Bir hayal ürünü de denebilirdi bana. Bilinçaltımın ezberlediği o duygu, beş duyunun bana söylediğinden fazlasını söylüyordu. Bunu el yordamıyla keşfetmem elli yılımdan fazlasını aldı.

Tüm meselem insan mıydı; birine inmek, birine çıkmak; birinden kaçmak, birine varmak mıydı? Bu muydu tüm hadisenin özeti? Yoksa hayallerimle varlığım arasında gizli bir pazarlık/sır mı vardı?

Takım tutar gibi tuttuğum duygular ve sözcükler vardı. Hâlâ da var. Her vakit galip gelmeyen; daha çok da mağlup olan… Ben onları tutuyorum diye hep galip gelecek değiller ya. Hayat bu… Galip, mağlup deyince insanın aklına tarih geliyor. Tarih deyince, toplum mühendisliği… Zaten insanın en büyük günahı tarihi bozma, parçalama girişimi değil miydi? İnsan soyu tarihi yazarken fedakârlıktan bahsetti; oysa yaptığı su katılmamış bir faydacılıktı.

Dünyaya güç sahibi olmaya/ güç toplamaya/ güce tapmaya gelmeseydik keşke. Okulları, aileleri, mahkemeleri, orduları bunun için kurmasaydık keşke. Okulları, aileleri, mahkemeleri, orduları; sevgi için, adalet için, aşk için kurmuş olsaydık keşke. Keşke sade bunun için gelseydik dünyaya. Tarih başka türlü yazılırdı o vakit.

Bu yazıda yaşadıklarımdan çok yaşamadıklarımı; yaşadıklarımı değil, yaşadıklarımdan geri kalanları; öğrendiklerimi, öğrenemediklerimi; mağlubiyetlerimi paylaşmak istedim. Zira insan odur ki, mağlubiyetlerini anlatsın, galibiyetlerini değil. Edebiyat da, sanat da, şiir de, kültür de oradan çıkar zira.

Hâlâ askıda duran çok sayıda soru işaretim var. Ama olsun, şunu öğrendim: niyetini bildiğim tek konu; sonucunu bildiğim tek oyun: hayat.

Ali Rıza GELİRLİ
Latest posts by Ali Rıza GELİRLİ (see all)