“Gary Becker; bu ismi duydunuz mu, kim olduğu hakkında herhangi bir şey biliyor musunuz?”
Bu soru ile başlamanın “nedenini” anlatmadan ve yanıtını vermeden “öykümüze” uzunca bir giriş yapalım. Emekliye ayrılmadan önce, daha önceki kimi yazılarımda söz ettiğim üzere aile hekimliğine başlangıçta verilmesi gereken bir eğitim programında on yılı aşan bir süre eğitimci-yönetici-programlayıcı olarak çalışmıştım. Hatta emekli olduktan sonrada bakanlık birkaç eğitime daha çağırmıştı; son eğitimler ise katılan eğitimci akademisyenler göz önüne alındığında menzilci sülükçüler bölge bayileri toplantısına dönmüştü, artık çağırmıyorlar☺; anlatacağım bu değil ama söylemesem olmaz!
Yine “aktif çalıştığım” son yıllarda, Suriye’de iç savaş çıkarılmasının ardından yaşanan “göç” süreci yıllarında bu “işin” yanında bir diğer görevimde “göçen, kaçan ya da özellikle getirilen” Suriyeli hekimlerin, -daha önemlisi bir kısmının, hekim olmama yüksek olasılığına rağmen “hekim olduğunu iddia edenlerin”- Türkiye sağlık sistemine entegrasyonunu sağlayıp Suriyeli hastalara hizmet vermelerini öngören bir projede gözetmenlik yapmaktı. Bu kişiler ilerleyen yıllarda T.C. vatandaşlığına geçtikleri zaman ya da onlara bu hak bahşedildiği zaman Türkiye’de de hekimlik yapabilecekler miydi? (Bir ara not: Proje artık iyiden iyiye dolaylıda olsa espiyonaja açık bir yapılanma olduğunu düşündüğüm DSÖ-WHO dahlinde ve gözetiminde uygulanıyordu; finans onlardan!)
“Hekim olduğunu iddia edenler” dedim ya, dehşet verici bu durum hakkında birçok yazı yazdım, yayınlandı… Hekimlerin enjio’suna bu durum hakkında bilgi vermeme, yazıyı göndermeme rağmen enjio’yu bir mahalle komitası –ya da esnaf konfederasyonu- mantalitesiyle yönetenlerin, günlerini derin teorik analizlerle geçirip –meleklerin cinsiyeti metaforu-, aylarca tartışa geldikleri temel sorun enjio yönetiminde hangi siyasi kurgunun kaç kişiyle temsil edileceği olanların pek de umurunda olmadı bu durum. Beklenebileceği gibi! Konuşmalarda ise bayat bir retorikten başka bir şey olmayan Hipokrat Yemini söylemini dillendirip, hümanizma batağında çoktan boğulmuş ucuz insan hakları, pozitif ayrımcılık gibi ucuz argümanlarla yol almaya çalışılıyor gibiydi. Özetle enjio ileri gelenleri (EİG) için “onların” bu koşullarda hekim olup olmamalarının hiçbir önemi yoktu…
İşte bu “Suriyeli hekimlerin entegrasyon eğitimlerine” ve “göçmen kamplarına” gözetmen olarak çokça gittiğim turlardan birinde, shuttle-servis ile Şanlıurfa hava alanından merkezdeki “eğitimin” yapılacağı 5yıldızlı otele götürülürken yanına oturduğum şoför çevresi kalın duvarlarla örülmüş oldukça büyük bir evi –kasr/konak mı demeli acaba- göstererek “burada, buralarda göçen kimsesiz çocukların, kadınların organlarını çalıyorlar” dedi ve ekledi “çok var böyle yer hocam!”. Söyleyebileceğim pek bir şey yoktu; bu süreçte çokça duyulan söylentilerden biri mi? Aksini düşünmek yıpratıcı… Hele ki meseleye indirgeyici yaklaşıp organların kendi kendine “ben şundan şuna transplante olayım” diyemeyeceğini –en azından- bildiğimiz üzere!
*
Öykü hepten “anılar uçuşması serbest anlatıya” dönüştü; en iyisi başa dönelim. İşte o girişte söz ettiğim soruyu bu eğitimlerdeki “finans-kapitalist tıp” başlıklı sunumlarımın bazılarında geçen yazıda söz ettiğim Zplus kuşağı hekimlere sorarım, örnek olarak aklıma gelirse; kuşkusuz oldukça abartılı bir örnek, ancak kapitalist tıbbı iyi anlattığını düşünürüm! Yanıtlamalarını, bilmelerini beklemem…
Gary Becker; Nobel ödüllü bir ekonomist, Chicago ekolünden Friedman’ın öğrencisi. Bu kısa bilgi hemen tamamı için hiç bir şey ifade etmez; sömürü, neo liberalizm vs. eski-yeni tüm kavramlar onları pek ilgilendirmez. “Peki, konumuzla ne ilgisi var” diye sorarım yanıt beklemeksizin, monoloğa dönüşen konuşmamı “bakalım bu gidiş nereye varacak” der gibi dinlemeye çalışırlar.
“Suç iktisadı” teorisi onundur; bu teoride, çok kaba bir özet yapacak olursak ‘suç fayda maliyet hesabı yapılarak değerlendirilmelidir” der. Örnek; “park yeri arayarak vakit kaybedip borsada kaybedeceğime trafik cezası yerim rasyonel olan budur” der… Devamla “tıp alanına, alanımıza dönersek…”
“Ona göre ‘piyasada talep varsa her türlü arz meşrudur’ ve Becker’a göre “organ pazarı güçlü bir piyasası olan karlı bir alandır. Ve arz-talep ilişkileri içinde organ ticareti kapitalist bir unsur olarak ele alınmalı ve ücretlerin, organ ücretlerinin, organlarını satacak yoksullara verilecek para ile birlikte organ ticareti sürecindeki en önemlisi tıp sektörü olan tüm aracı unsurların bu süreçten kazancının belirlenmesinde temel yasa bu olmalıdır.” Özetle “organ ticareti suç değildir!’ der” derim; şimdi biraz daha ilgililer!
Sonra konuyu başka bir soruyla dönüştürürüm:
“Son zamanlarda bazı ufak ve yoksul kimi ülkelerin Avrupalı zenginlerin organ ticaretine yataklık yaptıkları yazılır, çizilir. Şimdi bir hekim olarak size soruyorum: organ nakli konusunda uzmansınız –ve tanınmışlığınız- var, size bol isimli aracı bir firmadan teklif geliyor ‘doktor hanım, doktor bey birkaç organ nakli için şu ülkedeki bir klinikte sizinle çalışmak istiyoruz, yol masrafları-barınma bizden, size üç nakil için nakil başına yüz bin dolar ödeme yapacağız…”
“Şimdi soruyorum; ‘gider misiniz’, ‘sizin için vericinin kimliği önemli midir’ ve benzer birkaç soru daha…
*
Tıp okullarında “deontoloji-etik-tıp tarihi” okutuluyor mu, yoksa “şeklen mi varlar?”
*
Genç hekimlerin çoğunluğu “transplantasyon bekleyen bir organ ve alıcı bir hasta varsa nerede olursa olsun neden böylesine “iyi” bir teklifi geri çevireyim…” şeklinde yanıt verir; bu yanıtların bir kısmında “piyasa vurgusu –“iyi teklif”- yer almaz. Bir kısmı yanıtsız bırakmayı tercih ederken, az bir kısmının yanıtı sorunun soruluş nedeninin de etkisiyle olsa gerek “böylesine kışkırtıcı bir teklif varsa durumu sorgularım” ya da “vericinin kimliğini ve organın hangi koşullarda nasıl alındığını da bilmek isterim” şeklinde yanıtlar soruyu. Refleks “yapmam” yanıtları ise yeterince açıklayıcı değildir!
- Sağlıkta Çöküşün Öteki Öyküleri 10 - 25 Eylül 2026
- Sağlıkta Çöküşün Öteki Öyküleri 9 - 8 Eylül 2026
- Sağlıkta Çöküşün Öteki Öyküleri 7 - 19 Mart 2026

















