Kişisel Tiyatro Tarihi; “Tarihi” kelimesinin sonuna parantez içinde “m” mi eklemeliydim? O zaman da iki kere kişisel olacak! Sanırım doğrusu bu… Bu yazıya (ya da yazılara) önce başlık olarak “Vasat Bir Tiyatro Seyircisinin Notları” nı koymak istemiştim ama yazıda tiyatro ile ilgili geçmişime, izlediğim oyunlara dair notlarıma ve tiyatro dünyasına dair okuduklarıma yer vereceğim için sonunda yukarıdaki başlığın daha doğru olduğuna karar verdim.
Ve bir “hayır” diyerek yazıya devam etmek gerekiyor. Hayır; ne tiyatro yazarı, kuramcısı, ne tiyatro tarihi araştırmacısı ya da eleştirmeni ne de tiyatro oyuncusu/sanatçısıyım; “vasat” bir tiyatro seyircisiyim o kadar… Vasatlığın ölçüsü olarak seyir sayısını ölçüt aldım; senede ya da sezonda 8-10 oyun izlerim, gücüm ve olanaklarım ölçüsünde. Türkiye’de yapılan kimi araştırmalarda bu sayı 1-2 çıkmış; çocuk oyunlarını da göz önüne aldığımızda oldukça düşük; hatta kimi araştırmalar hayatında hiç tiyatroya gitmeyenlerin oranını %70 olarak vermekte (bu araştırmayı yapanlardan biride TÜİK); insan tarihinin insanlık tarihinin ilk sanatlarından biri olduğunu düşündüğümüzde korkunç bir rakam bu; belki de “yerli ve milli” olma halinin bir tezahürü!
Ben yine “vasat seyircilik” halimde ısrar edeyim…
Kişisel tarihi paylaşma isteği geçtiğimiz bahar aylarında izlediğim –ya da tiyatroya saygımdan ötürü ve en azından “ne oluyor burada” soruma beyhude yanıt bulmak amacıyla sonuna dek izlemek zorunda kaldığım- devlet tiyatroların da sergilenen “yerli” bir oyundan sonra başladı. Ödül almış bir oyun olduğunu, yazarının Ankara’nın “prestijli bir fakültesinde” dramatik yazarlık eğitimi aldığını öğrenerek gitmiştim. Salondan çıkarken İspanyol film yönetmeni Luis Bunuel’in bir söyleşisini anımsadım: “en kötü filmde bile sinema/sinematografi adına bir iki iyi an bulunur” diyordu. Hayır, bir an, bir saniyesi bile yoktu bu oyunda. Metinden oyunculuğa, müzikten –müzikal gibi bir şeydi!- sahne düzenine kadar her şey istisnasız “dökülüyordu”. Metni sahnelenmemiş şekliyle zihnimde okumaya çalıştığımda, düşündüğümde de durum pek değişmiyordu. O kadar kötüydü ki “bu kadarı da olamaz” diye ikinci perdeyi izlemek zorunda kaldım. Kafamda bolca “dramatik yazarlık” ve “dramaturji” hakkında sorularla çıktım; nihayet bitmişti!
Yarısında çıktığım ya da “tiyatro sanatına saygımdan” çıkmak zorunda kaldığım oyun sayısı çok azdır aslında; aynı nedenle sonuna dek izlerim. Bir “kırmızıçizgi” olmalı ama değil mi? Bazılarında çıkamazsınız; tek perdedir… Geçen sene yine devlet tiyatrosu benzer bir eziyeti “Oidipus Varyasyonları” ile yaşatmıştı bana! Üstelik bir hekim olarak anlatılandaki “durumu” çok iyi bildiğimi düşünmeme rağmen…
Sekiz dokuz yaşımdan beri tiyatroya gittiğimi anımsıyorum; zorunlu ara vermeler olduysa da neredeyse elli, elli beş senelik bir seyirci olma hali; yarısında çıktığım oyunlar ise –şu an anımsadığım kadarıyla- dördü beşi geçmiyor. Yıllar öncesinde, yanlış anımsamıyorsam Bulgar bir yönetmen tarafından Devlet Tiyatroları bünyesinde sahnelenen Hamlet bu bağlamda ilk aklıma gelenlerden. Ön sıraları, premier olsa gerek, “tiyatromuzun ağır topları doldurmuştu, mesela Cihan Ünal, seyirci içinde heyecan verici bir başlangıç; ardından şaşkınlık ve öfke… TRT’nin ucuz gençlik dizlerinde üçüncü dördüncü derecedeki rollerde oynayan genç bir oyuncu birden üst düzey olduğu imajı yaratılan prodüksiyonla Hamlet’liğe terfi edivermişti. Hadi olabilir diyelim, bir yetenek keşfi (!), ancak bir sorun vardı; onca çabasına rağmen oynayamıyordu, olmuyordu ve belki de daha önemli bir sorun vardı, daha sonradan babasının etkin bir mason olduğunu öğrendiğimiz bu güzel gencimizde rotasizm vardı (halk arasında pelteklik denir), r, s ve z sesleri duyulmuyordu Hamlet’imizin tiratlarında. Anlaşılan o ki –ya da anladığım, en iyimser halimle- Hamlet oynamak için bir konuşma terapisi bekleyecek kadar sabırsızdı aile ve tiyatro camiası. İlk perde sonunda –alkışlara rağmen- çıktım salondan. Eve dönüş yolunda aklıma karanlık doksanlı yılların takşakpaşasının oğluna tiyatro yetenek sınavlarında tiyatromuzun kraliçelerinden sayılan Yıldız Kenter tarafından torpil yapıldığına dair gazetelerdeki dedikodu haberleri düşüverdi…
İstanbul’dan gelen bir oyun; Yugoslavya’nın çözülüşü günlerinde Saraybosna’da geçen bir öykü; fazla “yüksek oynayarak” acıma duygusundan prim yapmaya çalışan bir sahneleme, dayanmak zordu; Dobrinja’da Düğün / Nesrin Kazankaya. Yine İstanbul’dan gelen bir oyun; Bir Yaz Gecesi Rüyası olmalı, nedendir yapan dışında kimse bilmez bazen adını değiştirirler; tıklım tıkış bir salon, her oyuncu rol sırası gelip de sahneye çıktığında alkış alkış; yerli ve milli dizi yüzlerini pazarlayarak nemalanan –bilet ücretleri çok yüksekti-, pespayeliği yorum olarak sunan bir Shakespeare komedisi! İstanbul’dan gelen bir okul tiyatrosu diğeri; Sezuan’ın İyi İnsanı; olmayan bir şey yoktu bu Brecht yorumunda, hemen hemen hiçbir şey olmuyordu. Brecht sergilemelerine dair diğer anılarımı devam yazılarıma bırakayım.
Kişisel tiyatro tarihime son aylarından başlayarak devam edelim. Dördüncü paragrafta söz ettiğim “olayın” ardından akademilerde dramatik yazarlık ve dramaturji derslerinde ne anlatıldığını merak ediyordum. Sınavlara giriş için yaş sınırlaması olmayan -62 yaşındayım- başkentin bu alandaki prestijli okullarından Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesinin (DTCF) “tiyatro bölümlerine” girebilir miyim düşüncesi ile TYT/YSK’ye (sınav!) girdim. TYT sınavından 200 puanı aşmak yeterli imiş ve zaten “Türkiye’nin başkenti neresidir” ya da “Türkiye’nin batısındaki denizin adı nedir” zorluğundaki birkaç soruyu doğru yanıtlayabilince bu puana ulaşılabiliyordu nitekim! Eğitimimizin pür hali melali… TYT’yi aşıp yaklaşık 180 kişinin girme hakkı kazandığı ilk yazılı eleme sınavını aştım ve listelerde 20-25 kişinin olduğu her iki dalda da, (bir palyaço resmi üzerinde bir oyun öyküsü ve bu öyküden bir diyalog yazılması istenen ve Tuncer Cücenoğlu’nun Gaz –soruda yazarın adı verilmiyordu- adlı oyunundan bir bölüm üzerine birkaç analizin istendiği “soruların” sorulduğu) Tiyatro Tarihi ve Dramatik Yazarlık bölümlerinin ayrı ayrı sınavlarına girme hakkı kazanmamın ardından her iki yazılı sınav sonucunda da elendim. (Kazanmayı bekliyor muydum?) Bunun üzerine kararın hoca inisiyatifine bağlı olduğunu duyduğum üzere sadece bu iki dersi “dışarıdan izlemek” için bölüm başkanlarına yaptığım başvuruya ise yanıt verilmedi. Böylece bu bağlamda hevesim yarım kalmış oldu!
Öyleyse yeniden “yalnızca seyirci” günlerine dönelim; şu esinlenme, adaptasyon/uyarlama, alıntı ve (ç)alıntı halleri ile…
Geçen kış aylarının sürprizlerindendi “Abdullah Konuş”. [Fotoğraflar] Abdullah Hamdi Tanpınar’ın “Abdullah Efendinin Rüyaları” adlı öyküsünden esinlenerek, yazarı Sümeyye Özbey’in söylemiyle olduğunu sandığım şekliyle “yeniden” yazılmış oyun genç bir oyuncunun (Alperen Abdullah Türkekul) müthiş performansı ile büyüleyici bir tiyatro gösterisine dönüşüyordu. Sahnede Tanpınar’ın öyküsünü izlemeyi umanlar hayal kırıklığına uğramış olabilirler; kimi dijital ortam sözlüklerindeki “imzasız eleştirilerde” okuduğum üzere. Bu metin bir esinlenmedir! Erkek egemen bir dünyada olağanlaştırılan narsizm sınırlarını aşıp sağlıksız bir kurguda var olmaya çalıştıkça çözülen, çürüyen, çöken bir kişi Abdullah; tabii izleyicinin gözünde, kendisi durumundan bihaber gözüküyor her benzeri kişilikte olduğu gibi yüzleşme gibi bir “sorunu da” yok; oyun gerçeküstücülüğün sınırlarında seyirciyi iç hesaplaşmaya davet ediyor, çoklukla da erkek seyircileri…
Uzun yıllar önce Genco Erkal’dan izlediğim “Bir Delinin Hatıra Defterini” geçtiğimiz yıllarda kapalı gişe oynayan Beşikcioğlu yorumuyla da üç kez izledim ve her üçünde de bir başka “deli” ile karşılaştım. Tiyatro sanatçısının/ oyuncunun o anki ruh halinin oyunun biçimlenmesine etki edeceğini düşünürüm. Abdullah Konuş’da birkaç kez izlenmesi gereken oyunlardan, her seferinde başka tat alacağımızı umduğum…
Öğrenciyi edebiyattan soğutmaya ant içmiş gibi duran lise çağımın edebiyat ders kitaplarında Rum kökenli olduğu özenle gizlenen Ahmet Vefik Paşa’ya kanımca gereğinden çok yer verilir. Dersimizin adaptasyondur; konu ise Paşa’nın Moliere adaptasyonlarıdır. Gerçekten yerel kültüre uyarlama olup imza Moliere’den uyarlama diye atılır; Paşa “ben yazdım” demez!
Şimdi bildiğimiz sandığımız bir tiyatro oyununun öyküsünün çok kısa özetini vereyim: bir köy / varoş ortamında var olmaya çalışan bıçkın kahramanımız kendisini aşağılayan onun ve köy için bir otorite figürü olan babasını öldürdüğünü sanarak korkar ve kaçar; bu yalnızca ona dair bir yanılgı değildir. Çevresindekilerin gözünde de o otoriteye başkaldırmış ve onu ortadan kaldırmış, öldürmüştür. Kendisi de dahil herkesin gözünde kahramandır o, geri dönerek bu sahte imajından nasiplenmek ister, sevilen bir otorite figürüne dönüşür, “kahramanlığının” sayesinde deli dolu bir kızla flörtleşir vs.: o kadarla da kalmaz kahramanımız, köyde girdiği bütün spor yarışlarını vs. kazanarak ününe ün katar. Bu sürece, destan yazımına kendisine dair yalan bir geçmiş üreterek katkı sağlamaktan da geri durmaz. Ancak gerçek ortaya çıkacaktır, bu hengâmede, bu şenlikli ortamda öldü sanılan geri döner; kıssada hisse: katiller ve sahtekârlar çoğu zaman toplumun-toplulukların göz bebeğidir.
Hangi oyunun çok kısa bir özetini verdiğimi düşünüyorsunuz? Yanılıyorsunuz.
John Millington Synge’nin 1907’de yazdığı “Batının Bıçkını / The Playboy of The Western World” adlı oyunudur özetlemeye çalıştığım… “Batının Bıçkını” çok önemsiz sayılabilecek değişiklikler ve “yereller” için gerekli bir iki karakter eklemesiyle Özgür Üniversite sürecinde birlikte olduğum Yalçın Küçük’ün geniş konu ve dil analizinin ardından söylediği gibi “İrlanda’dan ithal edilmiş” ve batıdaki bir ilçemize yakıştırılarak “Keşanlı Ali Destanı” adını almıştır. Üzücüdür ancak şaşırtıcı değildir; özellikle de ülkemiz sol’unun fetiş / başucu kitaplarından Adalet Ağaoğlu’nun Bir Düğün Gecesi adlı romanının Aldous Huxley’in 1928 yılında yayınlanan Ses Sese Karşı romanına ne kadar da çok benzediği anımsanırsa!
Sıkça adını duyduğum bu oyunla ilk karşılaşmam sinema uyarlaması aracılığı ile olur; Atıf Yılmazın yönettiği Ali’yi Fikret Hakan’ın Zilha’yı ise Fatma Girik’in oynadığı filmin TRT’de sansürlü halini izledim önce. Yetmişli yıllar, film daha eskidir, altmışlı yılların ilk yarısı olmalı. Aslında lise çağında çokça adını duyduğum merak ettiğim bir oyundur; Gülriz Sururi – Engin Cezzar tiyatrosu ile ilgili epey okumuşluğum, bu oyunu izlemeyi hayal etmişliğim vardır. O orta öğrenim-lise yıllarımda taşrada olduğum için İstanbul’un özel tiyatrolarını izlemek neredeyse imkânsızdı; taşraya pek çıkmazlar, gelseler bile bilet fiyatları ekonomik gücümüzün çok ötesinde olur, gidebilen taşralı zenginleri ve “okumuşları” kıskanırdım. Büyükşehirler / İstanbul dışına turne yapmayı küçümseyenlerde vardı sanki! Bu bağlamda 70’li yıllarda uzak iller uzak yaşamlar için yegâne bilgi kaynağı Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan bir röportajda taşraya neden turne düzenlemedikleri sorulduğunda “biz çadır tiyatrosu muyuz” diye verilen bir yanıt anımsıyorum; sol ruhumda bir öfke! Devekuşu Kabare o yıllarda yaşadığım ve gidebildiğim nadir tiyatro “kumpanyalarından”. Ankara’ya tatil seyahatlerimizde ve fakülte nedeniyle taşınmamızın ardından eksik kalanı tamamlama çabası içinde olsam da benzer ekonomik sorunlar kısıtlayıcı olabiliyor, “ödenekli” tiyatrolar ise çoğu oyunlarıyla insanı bu sanattan soğutmak için elinden geleni ardına koymamaya özen gösteriyordu. Sururi-Cezzar tiyatrosunun oynadığı oyunun birkaç bölümünü ise çok sonraları “dijital” ortama izleme fırsatım oldu. 80’li yılların başlarında ise Rüştü Asyalı’nın oynadığı Ali ile oyunun tamamını sahnede izledim, sevdim. Bir süre devam etti bu sevgi o ilk anki haliyle, daha sonra “bilgi” bana aslında sevdiğimizin sevdiğimizi sandığımız kişi olmadığını öğretiyordu.
-devam edecek-
















