Afganistan’da Taliban’ın devlet iktidarına dönüşmesinden Irak Kürdistanı’nda Peşmerge’nin parti ordularından ortak askerî yapıya geçirilmesine, Suriye’de SDG’nin devlet ordusuna eklemlenmesinden Hizbullah ve Hamas’ın silahlarının geleceğinin tartışılmasına, PKK’nin silahlı varlığını sona erdirme sürecinden HTŞ’nin Suriye devletinin merkezine yerleşmesine kadar uzanan gelişmeler birbirinden kopuk olmayabilir. Geniş Ortadoğu’da silahın sahipliği yeniden düzenleniyor; devlet dışı silahlı güçler ya devletleşiyor, ya devletin içine çekiliyor ya da eski biçimleriyle yaşayamayacakları bir düzene zorlanıyor. Ancak bu dönüşüm yalnız yerel toplumların tercihlerinin sonucu değil. Büyük ve bölgesel güçlerin güvenlik, enerji, ticaret ve nüfuz hesapları yeni düzenin görünmeyen ama belirleyici kuvvetlerinden birini oluşturuyor. İsrail’in güvenliği ise özellikle Amerikan politikasında bu yeniden yapılanmanın temel değişkenlerinden biri olarak kalıyor.
Ortadoğu’da bazen büyük tarihsel değişimleri anlamak için savaş meydanlarına değil, bir tören fotoğrafına bakmak gerekir. Üniformalı insanlar yan yana dizilir, bayraklar arkalarında durur, devlet görevlileri konuşmalar yapar ve birkaç saat sonra herkes evine döner. Ama fotoğraf orada kalır. Yıllar sonra dönüp baktığınızda, o gün insanların yalnızca bir askerî düzenlemeye değil, kapanmakta olan bir döneme tanıklık ettiğini fark edersiniz.
21 Eylül 2026’da Irak Kürdistanı’nda yapılan Peşmerge güçlerinin birleşme törenine biraz da böyle bakmak gerekiyor. Fakat bu hikâyeyi yalnız Erbil’den başlatırsak birkaç yıl önce yaşanan ve bugün daha anlamlı görünen büyük bir kırılmayı atlamış oluruz.
İlk İşaret Afganistan’da Göründü
Belki bugünkü değişimin ilk büyük işaretlerinden biri Ağustos 2021’de Kabil’de ortaya çıktı. Amerika Birleşik Devletleri ve NATO, yirmi yıllık savaşın ardından Afganistan’dan çekildi; ABD’nin desteklediği devlet ve güvenlik yapısı birkaç hafta içinde çözüldü ve Taliban yeniden ülkenin iktidar merkezi hâline geldi. Washington Afganistan’ı resmen Taliban’a “devretmedi”; ancak çekilmenin sonucu, yirmi yıl boyunca savaşılan bir silahlı hareketin yeniden devletin başına geçmesi oldu.
Bu yalnız askerî bir yenilginin görüntüsü değildi. ABD Başkanı Joe Biden çekilmenin ardından yaptığı konuşmada başka ülkeleri Amerikan askerî gücüyle yeniden inşa etme döneminin sona erdiğini açık biçimde söyledi. Böylece 11 Eylül sonrasında “demokrasi götürmek”, “ulus inşa etmek”, “kadınları özgürleştirmek” gibi kavramlarla meşrulaştırılan müdahale siyasetinin sınırları da görünür hâle geldi.
Taliban’ın iktidara dönüşünden sonra Afgan kadınlarının ve kız çocuklarının eğitimden, çalışma yaşamından ve kamusal alandan büyük ölçüde dışlandığı biliniyor. Batılı hükümetler bu politikaları eleştirmeye devam ediyor; ancak Afganistan’ı yeniden dönüştürmek amacıyla askerî bir müdahale gündemlerinde değil. Buna karşılık Taliban yönetiminin diplomatik ve ekonomik izolasyonu giderek aşınıyor. Rusya’nın 2025’te Taliban yönetimini resmen tanıması, Çin’in ve bölge ülkelerinin Kabil’le ticaret, madencilik, enerji ve ulaştırma ilişkilerini geliştirmesi bunun en açık göstergelerinden biri oldu.
Buradaki değişim küçümsenmemeli. Dün askerî olarak ortadan kaldırılması gereken bir hareket, bugün diplomasi, ticaret, enerji ve güvenlik ilişkileri içinde yönetilmesi gereken bir devlet muhatabına dönüşüyor. İnsan hakları ve özellikle kadınların yaşadığı ağır baskı devam ederken uluslararası sistem, Taliban’la birlikte yaşamanın ve onu ekonomik-diplomatik bağlarla sınırlamanın yollarını arıyor.
Afganistan bu nedenle bugünkü bölgesel dönüşümün erken işaretlerinden biri olarak okunabilir: Silahlı hareketleri sonsuza kadar savaşarak yok etmek yerine, onları devlet yapısına dönüştürmek, devlet içine çekmek veya diplomatik ve ekonomik ilişkilerle yönetilebilir aktörler hâline getirmek.
Ve birkaç yıl sonra benzer mantığın başka biçimlerini Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da ve Türkiye’nin çevresinde görmeye başlıyoruz.
Afganistan’dan Erbil’e
21 Eylül 2026’da Irak Kürdistanı’nda yapılan Peşmerge güçlerinin birleşme töreninin önemi de tam burada ortaya çıkıyor.
Mesele Peşmerge’nin ilk kez resmî bir statü kazanması değil; Peşmerge zaten Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin güvenlik yapılanmasının bir parçasıydı. Yeni olan, uzun yıllar Kürdistan Demokrat Partisi’ne (KDP) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği’ne (KYB/PUK) bağlı ayrı askerî yapılar olarak varlığını sürdüren Peşmerge güçlerinin parti denetiminden çıkarılarak Peşmerge Bakanlığı çatısı altında tek komuta, ortak hiyerarşi ve kurumsal bir güvenlik yapısı içinde birleştirilmesidir.
Fakat bu değişim yalnız Barzani ile Talabani güçlerinin kendi aralarında vardıkları bir uzlaşmanın sonucu değildir. Peşmerge reformu yıllardır ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonun desteğiyle yürütülüyor. Batılı güçlerin istediği şey de giderek daha belirgin hâle geliyor: siyasi partilerin kendi ordularının bulunduğu parçalı bir güvenlik düzeni yerine, muhatabı belli, komuta zinciri bilinen ve devlet kurumlarının içine çekilmiş askerî yapılar.
Bölgenin başka yerlerinde yaşananları yan yana koyduğumuzda tablo daha belirginleşiyor.
Afganistan’da Taliban silahlı hareketten devlet yönetimine geçti. Irak Kürdistanı’nda parti orduları ortak devlet mekanizmasına çekiliyor. Suriye’de SDG bağımsız askerî varlığını sona erdirerek devlet ordusuna eklemleniyor. Türkiye’de PKK silahlı varlığını sona erdirme sürecine girerken eski örgüt mensuplarının toplumsal ve hukuki hayata dönüşü tartışılıyor. Lübnan’da Hizbullah’ın silahlarının geleceği devletin silah tekeli meselesinin merkezine yerleşiyor. Gazze’de Hamas’ın geleceğine ilişkin planların başında yine silah meselesi bulunuyor.
Bunların her biri farklı tarihsel koşullardan doğdu. Hepsini tek bir merkezin hazırladığı kusursuz planın parçaları gibi görmek doğru değildir.
Fakat hepsinin üzerinden geçen ortak bir çizgi var:
Silahın devlet dışında bağımsız bir siyasal egemenlik alanı yaratmasına giderek daha az yer bırakılan bir bölgesel düzen kurulmaya çalışılıyor.
Şam’ın Kapısını Yalnız HTŞ Açmadı
Suriye bu dönüşümün en çarpıcı örneğini oluşturuyor.
Bir tarafta Kürtlerin ağırlıkta olduğu SDG’nin bağımsız askerî alanı Şam’ın merkezî egemenliği içinde yeniden yapılandırılıyor. Öte tarafta tarihin daha büyük ironisi duruyor: Dün devlet dışı silahlı örgüt olarak görülen HTŞ bugün Suriye devletinin merkezindeki güç durumunda.
Bir silahlı yapı ortadan kaldırılmadı.
Devlet merkezini ele geçirerek devletleşti.
Fakat bu hikâyeyi yalnız HTŞ’nin askerî başarısı olarak anlatırsak asıl resmi gözden kaçırırız. HTŞ’nin Halep’ten başlayarak Şam’a ulaşan hızlı ilerleyişinin arkasında yalnız kendi askerî kapasitesi yoktu. Türkiye’nin Suriye muhalefeti üzerindeki etkisi, Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle başka bir cephede yoğunlaşması, İran’ın bölgesel gücünün zayıflaması ve İsrail’in Hizbullah’a indirdiği ağır askerî darbeler Esad yönetiminin dayandığı dış destek ağını önemli ölçüde aşındırmıştı.
Öyleyse Şam’ın kapısını yalnız HTŞ savaşçıları açmadı.
Kapının menteşeleri çoktan gevşetilmişti.
Rusya’nın Ukrayna’da tükettiği güç, İran’ın daralan hareket alanı, İsrail’in Hizbullah ve İran bağlantılı yapılara indirdiği darbeler, Türkiye’nin muhalif yapılar üzerindeki etkisi ve Washington’ın değişen öncelikleri o kapının neden tam o sırada açılabildiğini anlamamız için en az HTŞ’nin askerî kapasitesi kadar önemlidir.
Burada “emperyal politika” dediğimiz şeyi de komplo teorisine çevirmeden konuşmak gerekiyor. Emperyal politika, Washington’da birkaç kişinin haritanın başına oturup bütün Ortadoğu’yu kusursuz biçimde tasarlaması değildir. Asıl mesele, bazı devletlerin diğerlerinden çok daha fazla askerî, ekonomik, mali ve diplomatik güce sahip olmasıdır.
Onlar her sonucu yaratamayabilirler.
Ama hangi sonucun yaşayabileceğini, hangisinin yaşayamayacağını belirleyen koşulları ciddi biçimde etkileyebilirler.
Tüfekle Şam Alınır, Devlet Kurmak Başka Şeydir
HTŞ’nin hikâyesinin ikinci yarısı burada daha öğretici hâle geliyor.
Bir silahlı hareket savaş meydanında başkenti ele geçirebilir. Fakat merkez bankasını dünya finans sistemine bağlamak, ülkeye yatırım çekmek, ticaret yollarını açmak, diplomatik temsilcilikler kurmak ve uluslararası yaptırımlardan kurtulmak başka bir güç alanına girmeyi gerektirir.
Ahmed el-Şara yönetiminin gerçek anlamda devletleşebilmesi için savaş meydanındaki zaferin diplomatik ve ekonomik tanınmaya çevrilmesi gerekiyordu.
Washington tam burada devreye girdi.
ABD yönetimi Suriye üzerindeki ekonomik yaptırımları kaldırmaya başladı. HTŞ’nin ve Ahmed el-Şara’nın uluslararası statüsü yeniden değerlendirildi. Washington yeni Suriye yönetiminden beklediklerini sıralarken İsrail’le ilişkiler konusunda adımlar atılmasını, Filistinli silahlı örgütlere ilişkin önlemleri ve IŞİD’e karşı işbirliğini de açıkça gündeme taşıdı.
Dünün dışlanan silahlı hareketinin lideri böylece bugünün devlet muhatabına dönüşebiliyor.
Afganistan’da Taliban örneğinde gördüğümüz dönüşüm burada başka bir biçimde karşımıza çıkıyor. Dün savaşılması gereken aktör, bugün mevcut düzenin ihtiyaçlarına uyabildiği ölçüde masaya oturtulabiliyor.
Uluslararası siyasetin hafızası yok değildir.
Ama çıkarlar değiştiğinde o hafızanın nasıl kullanılacağı da değişmektedir.
İsrail’i Görmeden Yeni Ortadoğu Okunamaz
Burada İsrail meselesini ayrı bir parantez gibi değil, denklemin temel değişkenlerinden biri olarak görmek gerekiyor.
Ortadoğu’daki her gelişmenin İsrail tarafından tasarlandığını söylemek ciddi bir indirgemecilik olur. Türkiye’nin, İran’ın, Körfez ülkelerinin, Kürtlerin, Arap devletlerinin ve yerel toplumsal güçlerin kendi çıkarları ve siyasal iradeleri vardır.
Ama bundan hareketle İsrail’in güvenliğinin özellikle ABD’nin bölgesel stratejisindeki ağırlığını görmezden gelmek de gerçekliğin yarısını kaybetmek demektir.
Yeni Suriye bunun açık örneklerinden biridir.
İran’ın Suriye üzerinden Lübnan’a uzanan hattının kesilmesi, Hizbullah’ın lojistik derinliğinin daralması ve Şam’ın Tahran ekseninden uzaklaşması İsrail açısından önemli stratejik sonuçlar yaratmaktadır.
Bu sonuçların tamamının başlangıçtan itibaren aynı masada planlandığını söylemek için elimizde kanıt yoktur. Fakat ortaya çıkan yeni güç dengesinin İran’ın bölgesel nüfuzunu sınırlamak ve İsrail çevresindeki devlet dışı askerî tehditleri azaltmak isteyen Washington ve Tel Aviv’in uzun dönemli hedefleriyle birçok noktada örtüştüğünü görmek zor değildir.
Lübnan’da bugün tartışılan şey de aynı sorudur:
Hizbullah’ın silahları ne olacak?
İsrail’in Lübnan’dan çekilmesi, Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve Lübnan ordusunun ülkenin tamamındaki askerî egemenliğini güçlendirmesi aynı güvenlik çerçevesi içinde ele alınıyor.
Bugün “Hizbullah yarın Lübnan ordusuna katılacak” diye kesin konuşmak mümkün değildir. Ama bağımsız bir askerî egemenlik merkezi olarak kalmasının giderek daha büyük bölgesel ve uluslararası baskıyla karşı karşıya bulunduğunu söylemek mümkündür.
Gazze’de Hamas konusunda da benzer bir tartışma yaşanıyor.
Ancak Filistin örneğinde karşımıza başka bir soru çıkıyor:
Silah devlete verilecekse, hangi devlete?
Filistinlilerin tam egemen bir devleti henüz yoksa Hamas’ın silahsızlandırılması yalnızca güvenlik meselesi değildir. Filistin’in egemenliği, İsrail işgali ve gelecekte kurulacak siyasal düzen meselesidir.
Ortadoğu’nun bütün çelişkisi bazen tek bir soruya sığabiliyor.
PKK’yi Bu Haritanın Dışında Okumak
Türkiye’de yaşanan sürece de tam burada yeniden bakmak gerekiyor.
PKK’nin silahlı varlığının sona ermesini yalnızca Türkiye’nin kendi iç dinamikleri üzerinden okumak eksik olacaktır. Elbette Abdullah Öcalan’ın tutumu, devletin güvenlik politikası, DEM Parti’nin siyaseti, iktidar ortaklarının hesapları ve Kürt toplumunun onlarca yıllık çatışmadan çıkardığı sonuçlar vardır. Bunların her biri önemlidir.
Ama haritanın çevresine bakmadan yalnız ortasına bakamayız.
Irak Kürdistanı’nda KDP ve KYB’nin parti orduları ortak devlet mekanizmasına çekilirken, Suriye’de bağımsız Kürt askerî yapılanması Şam’ın egemenliği içine alınırken, Lübnan’da Hizbullah’ın ve Gazze’de Hamas’ın silahlarının geleceği tartışılırken PKK’nin eski örgütsel biçimini aynı koşullarla sürdürmesinin alanı giderek daralmaktadır.
Fakat buradan “PKK’yi Amerika tasfiye etti” sonucuna atlamak da doğru olmaz.
Büyük güçler koşulları değiştirebilir, hareket alanlarını daraltabilir, bazı seçenekleri teşvik edip bazılarını çok pahalı hâle getirebilirler. Ama yerel aktörlerin iradesini bütünüyle ortadan kaldıramazlar.
Tarih hiçbir zaman tek bir el tarafından yazılmaz.
Ama bazı ellerin kalemi kuşkusuz daha kalındır.
Büyük Güçlerin Barışı ile Halkların Barışı
Bana kalırsa meselenin en önemli yanı bundan sonra başlıyor.
Çünkü büyük güçlerin istediği şey mutlaka demokrasi değildir.
Çoğu zaman istedikleri şey öngörülebilirliktir.
Afganistan bunu bütün çıplaklığıyla gösterdi. Yirmi yıl boyunca demokrasi, devlet inşası ve kadın haklarından söz eden Batılı güçler çekildikten sonra Taliban yeniden iktidara geldi. Afgan kadınlarının hayatındaki ağır gerileme bu güçlerin Taliban’la diplomatik ve ekonomik ilişkiler kurmasını bütünüyle engellemedi.
Bu, insan haklarının hiçbir anlam taşımadığı anlamına gelmez. Batılı ülkeler Taliban’ın kadınlara yönelik politikalarını eleştirmeyi sürdürüyor. Fakat başka bir şeyi açık biçimde gösteriyor: İnsan hakları ile jeopolitik çıkar çatıştığında hangisinin belirleyici olacağı önceden verilmiş ahlaki bir karar değildir.
Büyük güçlerin önceliği çoğu zaman yönetilebilir bir düzendir.
Petrolün hangi borudan geçeceğini, geminin hangi boğazdan ilerleyeceğini, sınırı kimin koruyacağını, anlaşmayı kimin imzalayacağını ve yatırım yapılan ülkede ertesi sabah hangi hükümetin muhatap alınacağını bilmek isterler.
Sermaye belirsizliği sevmez.
Devlet dışı yirmi ayrı silahlı grupla pazarlık etmektense tek bir hükümetle anlaşmak daha kolaydır.
Bu nedenle bugün gördüğümüz merkezileşmenin demokratikleşme anlamına geldiğini düşünmek büyük hata olur. Silahın milisin elinden alınıp devletin eline verilmesi barışın koşullarından biri olabilir, ama özgürlüğün garantisi değildir.
Afganistan bunun sert örneğidir.
Orada Taliban devletleşti.
Ama kadın özgürleşmedi.
Demokrasi genişlemedi.
Yani devletleşme ile demokratikleşme aynı şey değildir.
Bu ayrımı görmeden Ortadoğu’da olup biteni anlamak mümkün değil.
Türkiye’de Asıl Hikâye Silah Sustuktan Sonra Başlayabilir
Burada Türkiye açısından da “Terörsüz Türkiye” ile Kürt meselesinin demokratik çözümünü birbirinden ayırmak gerekir.
PKK’nin silah bırakması bir silahlı örgütün tarihinin sonu olabilir.
Ama Kürt meselesinin sonu değildir.
Dil, kimlik, yurttaşlık, yerel yönetimler, seçilmişlerin yetkisi, hukuk ve siyasal temsil gibi sorunlar silah bırakıldığı anda kendiliğinden ortadan kalkmaz.
Tersine, belki ilk kez bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar.
Çünkü kırk yıldır birçok sorun “terör” ve “güvenlik” başlığı altında konuşuldu. Silah gerçekten ortadan kalktığında, güvenlik gerekçesiyle açıklanan uygulamaların da yeni bir meşruiyet gerekçesi bulması gerekecektir.
İşte demokratik kamuoyunun önemi burada başlıyor.
Silahların susması demokratikleşmeyi garanti etmez. Afganistan bunun açık örneklerinden biridir.
Ama Türkiye’nin toplumsal ve siyasal koşulları Afganistan değildir.
Uzun bir iç çatışmanın sona ermesi, siyaseti sürekli güvenlik alanına hapseden güçlü gerekçelerden birini zayıflatabilir. Bu alanın neye dönüşeceğini ise yalnız iktidarın başlangıçtaki niyeti değil; toplumun, muhalefetin, basının, hukuk çevrelerinin, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin ve yurttaşların ne yapacağı belirleyecektir.
Büyük güçlerin güvenlik için açtığı alanın toplum tarafından özgürlük alanına çevrilmesi mümkündür.
Ama kendiliğinden olmayacaktır.
Fotoğrafın Dışında Kalanlar
Yıllar sonra Erbil’deki Peşmerge töreninin fotoğrafına yeniden baktığımızı düşünelim.
Karede Barzani’leri, Talabani’leri, komutanları ve üniformalı askerleri göreceğiz.
Ama fotoğrafın dışında kalanlar da olacaktır.
Amerikan askerî danışmanı, İngiliz diplomat, Türk istihbaratçısı, İran’ın bölgesel ağı, İsrail’in savaş uçakları, Rusya’nın değişen hesapları, Çin’in ticaret yolları, Körfez sermayesi, Washington’da yaptırım kararlarını imzalayan bürokratlar, yeniden inşa ihalelerini bekleyen şirketler ve dünyanın uzak limanlarına uzanan petrol ile ticaret yolları…
Onlar fotoğrafın içinde olmayabilirler.
Ama tarihin dışında değiller.
Belki geniş Ortadoğu’nun son yarım yüzyıllık hikâyesinin en acı tarafı da budur. Halkların vatan dediği yere birileri enerji koridoru der. İnsanların köy dediği yer başka bir devletin güvenlik kuşağıdır. Bir halkın yaşadığı dağ, askerin haritasında stratejik yükseltiye; bir balıkçının denizi dünya ticaretinin boğazına dönüşür.
Yerel halk kendi geleceğini konuşurken büyük güçler aynı coğrafyayı başka bir sözlükle okur.
Bu yüzden bugün Ortadoğu’nun yeniden “dizayn” edildiğini söylerken gizli bir masada çizilmiş kusursuz bir haritadan söz etmek gerekmiyor. Daha gerçek olan şey, birbirinden farklı güçlerin birbirini iterek, gerileterek, pazarlık ederek ve zaman zaman anlaşarak yeni bir denge oluşturmasıdır.
Washington bu düzenin en güçlü aktörlerinden biridir. İsrail askerî kapasitesi ve ABD ile kurduğu özel ilişki nedeniyle denklemin merkezindedir. Türkiye Suriye ve Irak sınırındaki askerî-siyasal ağırlığıyla kendi taleplerini dayatmaktadır. İran kaybettiği bölgesel alanları korumaya çalışmaktadır. Rusya kendi güvenlik ve ekonomik çıkarlarını yeniden düzenlemekte, Çin ise doğrudan askerî müdahaleden çok ticaret, altyapı ve ekonomik bağlantılar üzerinden bölgeye yerleşmektedir. Körfez ülkeleri savaş sonrası yeniden inşa süreçlerinde sermayeleriyle giderek daha fazla söz sahibi olmaktadır.
Ama hiçbirinin istediği düzen ile orada yaşayan halkların istediği hayat zorunlu olarak aynı değildir.
Afganistan bunun erken ve sert uyarılarından biridir.
Bir düzen son derece “istikrarlı” olabilir ve aynı zamanda son derece adaletsiz olabilir.
Silah tek elde toplanabilir ama özgürlük daralabilir.
Devlet güçlenebilir ama yurttaş zayıflayabilir.
Bu yüzden bugünün en önemli siyasal sorusu yalnızca kimin silah bırakacağı ya da hangi silahlı yapının hangi devlet kurumuna katılacağı değildir.
Asıl soru şudur:
Büyük güçlerin güvenlik için açtıkları alan, halkların özgürlük alanına dönüştürülebilecek mi?
Çünkü iktidarlar silahı susturmayı devleti güçlendirmek için isteyebilir; dış güçler enerji ve ticaret yollarının güvenliği için destekleyebilir; bölgesel devletler rakiplerinin nüfuzunu kırmak için aynı sürecin arkasında durabilir.
Afganistan bize bunun demokrasi yaratmaya yetmediğini gösterdi.
Suriye aynı sorunun önünde duruyor.
Irak’ın, Lübnan’ın, Filistin’in ve Türkiye’nin önünde de farklı biçimleriyle aynı soru bulunuyor.
Silahın sahibinin değişmesi önemlidir.
Ama özgürlüğün sahibinin kim olacağı çok daha önemlidir.
Silah gerçekten sustuğunda ortaya çıkan sessizlikte başka sesler duyulmaya başlanabilir: eşitlik isteyenlerin, hukuk isteyenlerin, anadil isteyenlerin, kadınların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmak isteyenlerin, gazetecinin özgür olmasını isteyenlerin, oyuna ve seçtiği belediye başkanına saygı duyulmasını isteyenlerin sesi…
Ortadoğu’da yeni bir devlet düzeninin kurulmakta olduğuna dair güçlü işaretler var.
Ama bunun yeni bir demokrasi düzenine dönüşeceğinin hiçbir garantisi yok.
İşte bundan sonrası yalnız devletlerin, milislerin ve büyük güçlerin değil, toplumların vereceği mücadeleye bağlıdır.
Çünkü silah sustuğunda geriye insanın sesi kalır.
Ve Afganistan’dan Suriye’ye, Irak’tan Türkiye’ye kadar kurulmakta olan yeni düzenin kimin düzeni olacağını sonunda o sesin ne kadar özgür çıkabildiği gösterecektir.





















