back to top
Ana Sayfa Yorum Ne Kadar Daha Yorgun Düşeceğiz?

Ne Kadar Daha Yorgun Düşeceğiz?

Herkesin aklında deli sorular var. Deniz neden 88 gün tutuklu kaldı? Fatih Ergin neden tutuklandı? Merdan Yanardağ yarın serbest kalabilecek mi? X hesapları neden dur durak bilmeden kapatılıyor? Fon soruşturması nereye kadar gidecek? İBB davasında daha kaç insan tutuklu kalacak? Ve bütün bunların arasında asıl soruyu sormaktan kendimizi alamıyoruz: Gerçeklerin ne kadarını biliyoruz ve daha ne kadar yorgun düşeceğiz?

Bir ülkenin yorulduğunu anlamak için artık meydanlara, mitinglere, kalabalıklara bakmaya gerek yok. İnsanların gündelik hayatına bakmak yeterli. Sabah işe yetişmeye çalışan, çocuğunun okul masrafını düşünen, ay sonunu nasıl getireceğini hesaplayan insanların bir de her gün yeni bir gözaltı, yeni bir tutuklama, yeni bir soruşturma, yeni bir erişim engeli ve yeni bir iddianameyi takip etmek zorunda kaldığı bir ülkede yalnızca ekonomik yorgunluktan söz edemeyiz. İnsanları tüketen şey biraz da ne olduğunu anlayabilmek için sürekli daha fazla çaba harcamak zorunda bırakılmalarıdır. Bir haberin arkasından başka bir haber, bir soruşturmanın arkasından başka bir soruşturma geliyor ve yurttaş artık yalnızca hayatını değil, aynı zamanda memlekette olup biteni anlamaya çalışıyor.

Bugün Deniz Göktaş’ın 88 gün sonra tahliye edilmesiyle birlikte herkesin zihninde aynı soru dolaşıyor: 88 gün neden gerekti? Bir komedyenin sahnedeki sözleri nedeniyle tutuklanması, 88 gün cezaevinde kaldıktan sonra ilk duruşmada tahliye edilmesi ve bu sürenin sonunda yeniden özgürlüğüne kavuşması, hukukun tutuklama mekanizmasını nasıl kullandığı sorusunu kaçınılmaz biçimde gündeme getiriyor. Göktaş’ın bugün tahliye edilmiş olması sevindirici bir gelişme olarak görülebilir; ancak cezaevinde geçirilen 88 günün karşılığı yok. İnsan hayatından alınan zaman, mahkeme kararıyla geri verilemiyor. İşte bu nedenle tutuklamanın bir tedbir olduğu yönündeki hukuki ilke, yalnızca kitaplarda yazılı bir cümle olmaktan çıkarılıp uygulamada da karşılığını bulmak zorunda.

Birinin Kapısı Açılırken Bir Başkasının Kapısı Kapanıyor

Tam Deniz Göktaş’ın özgürlüğüne kavuştuğu haberi gündeme gelirken gazeteci Fatih Ergin’in tutuklandığını öğreniyoruz. Ergin, Kaşif Kozinoğlu’nun cezaevindeki ölümüne ilişkin yaptığı sosyal medya paylaşımı nedeniyle “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla tutuklandı. Bir gazetecinin tutuklanmasıyla ilgili elbette yargı sürecinin sonucunu bugünden bilmek mümkün değil; fakat Türkiye’de son yıllarda yaşanan tabloya bakıldığında, gazetecilerin yaptıkları haberler, sosyal medya paylaşımları ve açıklamaları nedeniyle soruşturma ve tutuklama süreçleriyle karşılaşması artık münferit bir olay olmaktan çıkmış durumda. Bir gazetecinin cezaevinden çıkmasının üzerinden saatler geçmeden başka bir gazetecinin tutuklandığı bir gündem, ister istemez toplumda “sıradaki kim?” duygusunu büyütüyor.

Şimdi gözler Merdan Yanardağ’ın da aralarında bulunduğu siyasal casusluk davasına çevrilmiş durumda. Yanardağ, Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve Hüseyin Gün’ün tutukluluklarının devam ettiği davada yarın yeniden duruşma yapılacak. Yanardağ daha önce yaptığı açıklamalarda kendisine yöneltilen suçlamaların dayanaksız olduğunu savundu; yargı makamları ise dosyadaki suçlamaları ve delilleri kendi hukuki çerçevesi içinde değerlendiriyor. Yarın mahkemenin ne karar vereceğini bugün söylemek mümkün değil. Fakat insanların zihnindeki soru çok açık: Merdan Yanardağ yarın serbest kalabilecek mi?

Haber Alma Hakkımız Da Daralıyor

Bu sorular yalnızca tutuklamalarla sınırlı değil. Son günlerde X platformunda yüzlerce hesabın Türkiye’den erişime engellenmesi, başka bir temel meseleyi, yurttaşın bilgiye ulaşma hakkını gündeme getiriyor. İfade Özgürlüğü Derneği’nin verilerine göre son dönemde 194 X hesabına erişim engeli getirildi; engellenen hesapların arasında gazeteciler, akademisyenler, ekonomistler, siyasetçiler ve sanatçılar bulunuyor. Gerekçeler arasında sermaye piyasası araçlarıyla ilgili, yatırımcıları korku ve paniğe sevk edebilecek nitelikte olduğu değerlendirilen paylaşımlar da gösteriliyor.

Elbette finans piyasalarında manipülasyonun ve yatırımcıları yanıltan içeriklerin denetlenmesi meşru bir kamu görevidir. Fakat burada sorulması gereken başka bir soru var: Dezenformasyonla mücadele edilirken bilgiye erişim hakkının kendisi ne ölçüde korunuyor? Özellikle fon soruşturmasının büyüdüğü bir dönemde soruşturmayla ilgili haberlerin, yorumların ve eleştirilerin de erişim engelleriyle karşılaşması, toplumun zaten cevap aradığı soruların daha da büyümesine neden oluyor. Bir soruşturmanın şeffaf biçimde izlenebilmesi için haber yapanların, ekonomistlerin ve yurttaşların bilgiye erişebilmesi gerekir. Gerçeği arayan bütün kanallar daraldığında, gerçeğin kendisi değil ama onun etrafındaki sis büyür.

Fon Soruşturması Büyüyor, Sorular Çoğalıyor

Fon soruşturması da bu sisin en yoğun olduğu alanlardan biri. Soruşturmada tutuklu sayısının 51’e yükselmesi ve 42 kişinin malvarlığına ilişkin tedbir uygulanması, dosyanın yalnızca finans çevrelerinde değil, siyasi alanda da büyük yankı yaratmasına neden oldu. Sermaye piyasalarındaki para hareketleri, fon işlemleri, şirket bağlantıları ve siyasi ilişkiler üzerinden yeni sorular ortaya çıkarken kamuoyunun en temel beklentisi, soruşturmanın kim olduğuna bakılmaksızın aynı hukuk ölçütleriyle yürütülmesi ve bütün ilişkilerin belgeleriyle ortaya konulması.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var: Bir kişinin tutuklanması onun suçlu olduğu anlamına gelmediği gibi, başka bir kişinin tutuklanmamış olması da onun suçsuzluğunun kanıtı değildir. Suçluluk ancak yargılama sonunda kesinleşmiş mahkeme kararıyla belirlenebilir. Fakat tam da bu nedenle tutuklama kararlarının gerekçeleri, delillerin niteliği, soruşturmaların süresi ve kişilerin ne kadar süreyle özgürlüklerinden mahrum bırakıldığı kamuoyu tarafından sorgulanabilir olmalıdır. Çünkü hukuk devletinde sorun yalnızca kimin tutuklandığı değil, tutuklamanın hangi ölçütlerle ve ne kadar süreyle uygulandığıdır.

Fon soruşturması nereye kadar gidecek, kimlere ulaşacak, hangi para hareketleri ortaya çıkacak ve soruşturmanın siyasi bağlantıları olacak mı, bugün bunların hiçbirinin kesin cevabını bilmiyoruz. Bildiğimiz şey, dosyanın büyüdüğü ve kamuoyunun daha fazla açıklama beklediği. Tam da bu noktada haberlerin ve hesapların erişime kapatılması, cevap bekleyen soruları azaltmak yerine çoğaltıyor. Çünkü bilgi eksildiğinde kuşku ortadan kalkmıyor; çoğu zaman daha da büyüyor.

İBB Davası Ve Uzayan Tutukluluklar

İBB davasında ise tartışmanın başka bir boyutu var. Yüzlerce sanığın bulunduğu, ek iddianamelerle kapsamı genişleyen ve çok sayıda kişinin tutuklu yargılandığı bu dosyada duruşmalar günler boyunca devam ediyor. Tutuklu yakınları aylardır, yakınlarının uzun süre cezaevinde tutulmasına, yargılama sürecinin uzamasına ve savunmaların çok kalabalık bir dosya içerisinde yürütülmesine tepki gösteriyor. Ailelerin itirazı yalnızca siyasi değil; doğrudan doğruya sevdiklerinin özgürlüklerinden mahrum bırakılması ve hayatlarının yargılama süreci boyunca askıya alınmasıyla ilgili.

Burada da aynı temel ilkeye dönmek gerekiyor: Tutuklama ceza değildir. Bir insan hakkında henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı yoksa, tutukluluk süresinin fiilen cezaya dönüşmemesi gerekir. Yargılama uzadıkça ve kişi aylarca, hatta yıllarca özgürlüğünden mahrum kaldıkça, hukuk ile cezalandırma arasındaki sınırın nasıl korunacağı daha önemli hale gelir. Çünkü sonunda beraat eden veya tahliye edilen bir insanın kaybettiği zamanı hiçbir karar geri getiremiyor.

Bir Ülkenin Yorgunluğu

Belki de bütün bu gelişmelerin içinde üzerinde en az konuştuğumuz mesele insanların yorulması. Çünkü sürekli adalet aramak da yorucu. Her sabah yeni bir gözaltı haberini takip etmek, bir gazetecinin tutuklanıp tutuklanmadığını öğrenmek, bir mahkemenin ara kararını okumak, yeni bir iddianameyi anlamaya çalışmak, hangi hesabın neden kapatıldığını araştırmak, ardından bütün bunları kendi hayatının ağır yükleriyle birlikte taşımak kolay değil.

İnsanlar zaten geçim derdinde. İşsizlik, hayat pahalılığı, borç, kira, eğitim, sağlık ve gelecek kaygısı gündelik hayatın bütün ağırlığını taşıyor. Bunun üzerine bir de sürekli değişen siyasi ve hukuki gündemi takip etmek zorunda kalıyorlar. Sabah telefonunu eline alan yurttaş artık yalnızca döviz kuruna veya benzin fiyatına bakmıyor; “Bugün kimi gözaltına aldılar, kimi tutukladılar, hangi hesap kapatıldı?” diye de bakıyor.

Bir süre sonra en büyük tehlike şaşırmayı bırakmak oluyor. Gazetecinin tutuklanmasına, bir hesabın kapatılmasına, bir belediye başkanının tutuklanmasına, bir soruşturmanın genişlemesine, bir insanın aylarca cezaevinde tutulmasına alışmak; bunların artık olağan haberler gibi karşılanması, toplumun adalet duygusunun aşınmasına yol açıyor. Oysa alışmak, normalleşmek anlamına gelmiyor. Sadece insanın sürekli karşılaştığı haksızlık karşısında kendisini korumak için geliştirdiği bir savunma biçimine dönüşüyor.

Gerçeklerin Ne Kadarını Biliyoruz?

Belki bütün bu karmaşanın ortasında en önemli soru bu: Gerçeklerin ne kadarını biliyoruz?

Bir dosyada yalnızca savcılığın açıklamasını okuyorsak, gerçeğin tamamını biliyor muyuz? Bir kişinin tutuklandığını biliyor ama delilleri görmüyorsak, hakkında sağlıklı bir değerlendirme yapabilir miyiz? Bir gazetecinin hesabının kapatıldığını biliyor ama erişim engelinin dayandığı kararın tamamına ulaşamıyorsak, neden kapatıldığını gerçekten biliyor muyuz? Bir fon soruşturmasında 51 kişinin tutuklandığını biliyor ama para trafiğinin tamamını, şirket ilişkilerini ve soruşturmanın bütün belgelerini göremiyorsak, büyük resmin neresindeyiz?

Hukuk devleti yalnızca mahkemelerin bulunması değildir. Hukuk devleti aynı zamanda yurttaşın bilgiye ulaşabilmesi, yargı süreçlerini takip edebilmesi, suçlamayı ve savunmayı öğrenebilmesi, devletin kullandığı yetkilerin denetlenebilmesi demektir. Şeffaflık azaldıkça, devletin söylediği ile toplumun gördüğü arasındaki mesafe büyür. O mesafe büyüdükçe de güvensizlik derinleşir.

Bu nedenle bugün yaşadığımız tartışmanın merkezinde yalnızca tutuklama veya erişim engeli yok. Daha temel bir mesele var: Gerçeğe ulaşma hakkımız.

Sorularımızı Kaybetmeyelim

Deniz Göktaş’ın 88 gün sonra çıkması, elbette onun açısından yeni bir başlangıç. Ama o 88 günün neden yaşandığını sormak da hakkımız. Fatih Ergin’in neden tutuklandığını, suçlamanın hangi delillere dayandığını ve yargılamanın nasıl ilerleyeceğini sormak da hakkımız. Merdan Yanardağ’ın yarınki duruşmasında ne karar çıkacağını merak etmek de hakkımız. X hesaplarının hangi hukuki gerekçelerle kapatıldığını öğrenmek, fon soruşturmasının bütün bağlantılarının ortaya çıkarılmasını istemek, İBB davasında tutukluluğun hangi gerekçelerle sürdürüldüğünü sorgulamak da hakkımız.

Bütün bunları sorarken kimseyi mahkûm etmek zorunda değiliz. Tam tersine, hukuk devletinin bize verdiği en önemli güvence tam da budur: Bir insanı suçlu ilan etmeden de soru sorabilmek, devleti eleştirebilmek, yargı sürecini izleyebilmek ve gerçeği talep edebilmek.

Çünkü mesele yalnızca bugün cezaevinde olanlar değil. Mesele, yarın hepimizin hangi hukuki güvencelere sahip olacağı. Bugün bir gazetecinin, bir siyasetçinin, bir belediye çalışanının, bir ekonomistin veya bir yurttaşın başına gelen şeyin yarın başka birinin başına gelmeyeceğinin güvencesi ancak hukukla kurulabilir.

Ve belki artık hepimizin kendisine sorması gereken soru şudur:

Daha ne kadar yorgun düşeceğiz?

Bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var: Yorgun olmak, sormaktan vazgeçmek için gerekçe olmamalı.

Çünkü sorularımızı kaybettiğimiz gün, yalnızca haberleri değil, gerçeği arama irademizi de kaybetmiş oluruz.

O yüzden sormaya devam edelim.

Deniz neden 88 gün yattı? Fatih Ergin neden tutuklandı? Merdan Yanardağ yarın serbest kalabilecek mi? X hesapları neden kapatılıyor? Fon soruşturması nereye kadar gidecek? İBB davasında tutukluluklar ne zaman sona erecek?

Ve en önemlisi:

Gerçeklerin ne kadarını biliyoruz?