Siyasetin dönüp dolaşıp aynı dar boğaza sıkıştığı bir çağda yaşıyoruz. Sosyolojik tabanı da ideolojik zeminleri de birbirinden neredeyse ayırt edilemeyen yapıların ayrışıp yeni partiler kurması, toplumsal bir ihtiyacın değil; yalnızca kişisel hırsların ve koltuk kavgalarının bir dışavurumu. Bugün yaşanan bölünmelerin derininde ilkesel bir yol ayrımı değil, “o koltuğa kimin oturacağı” kavgası yatıyor. Ortada ideolojik bir vizyon yok; sadece duygusal kırılmalar, güç odakları ve hırslar var.
Cumhuriyet Halk Partisi ekseninde görünür olan ancak bütün bir ülkeye yayılan bu tablo, siyaset kurumunun artık çözüm üretmek bir yana, bizzat krizin kendisi haline geldiğini belgeliyor. Yaşadığımız şey basit bir yönetim zaafı veya geçici bir tıkanıklık değil; iliklerimize kadar hissettiğimiz sistemik bir kriz, bir rejim krizi. Siyaset, toplumsal sorunları çözme sanatı olmaktan çıkıp kendi krizini üreten bir mekanizmaya dönüştükçe, kapsayıcı ve değiştirici güç olma vasfını da yitiriyor.
Artık ne parlamentoda yer almanın ne de partisel düzeyde temsil edilmenin halk nezdinde hükmü var. Seçilmiş olanlar politik hat çizemiyor, toplumsal talepleri karar mekanizmalarına taşıyamıyor. Daha da vahimi; rejimin ve müesses nizamın ördüğü duvarlar, halkın bu gidişata ve krizlere gösterdiği doğal tepkinin politikleşmesine dahi müsaade etmiyor. Fakat sürecin en can yakıcı noktası belki de burası değil: Asıl üzücü olan, anti-demokratik yöntemlerle işleyen bu siyaset tarzının, yine seçmenin ve parti tabanının kendisinden prim alması, alıcı bulması ve destek görmesi.
Bu kurumsal çürüme, toplumsal dokuyu ve kamu alanını da hızla zehirliyor. Gazeteciliğin adeta mafyatik yöntemlerle sürdürüldüğü, medyanın bir baskı aracına dönüştüğü bir ortamda; devlet, yurttaşını ne ekonomik güvencesizliğe karşı koruyabiliyor ne de temel demokratik haklarını güvenceye alabiliyor. Hukukun ve kurumların koruyuculuğundan mahrum kalan birey, çareyi bir siyasal yapıya veya güce sırtını yaslamakta buluyor. İnsanlar ancak politik bağlantıları kadar güvende hissediyor kendini. Bu durum, adalete duyulan inancı yok ederken, toplumu da içten içe birbirini ihbar eden, güvensiz bir yığına dönüştürüyor.
Ve tüm bu hengamenin ortasında, biz seçmenler ilginç bir rollendirmeyle karşı karşıya kalıyoruz. Siyasetin dizginlerini elinde tutanlar; bize romantik, ahlaki takıntıları olan, reel politik gerçekliği bir türlü kavrayamayan inatçı ve çocuksu bireyler gözüyle bakıyorlar. Kendilerini ise “büyümüş”, hayatın sert gerçekliğini idrak etmiş, oyunu kuralına göre oynayıp kazanmanın tadını çıkaran pragmatistler olarak görüyorlar. Yukarıdan bir edayla, kibirle akıl veriyorlar bize: “Gerçek dünya böyle işlemiyor.”
Oysa gözden kaçırdıkları şey şu: İlkeyi pragmatizme, ahlakı kazanma hırsına kurban eden bir siyaset anlayışı kazanıyor gibi görünse de, en nihayetinde toplumsal geleceği yok ediyor. Ve biz, onların “gerçeklik” dediği bu kurgusal güç oyununa teslim olmayı reddettikçe, siyasetin asıl amacını—yani insanı ve onuru merkeze alma fikrini—hatırlatmaya devam edeceğiz.
Not:
Bu metni kaleme alırken, üç CHP belediye başkanının AKP’ye geçtiği haberini aldım. Yaşananlar karşısında söyleyecek söz bulmakta zorlanıyorum. Yine de şu kadarı söylenebilir: Bizler, zihnimizde bazı kamusal ya da gerçek figürlere hak etmedikleri anlamlar yüklüyor, onları ait olmadıkları yerlere koyuyoruz. Ne var ki onlar, günün sonunda o sanal tahtlarından inip kendi sığ gerçekliklerine oturuyorlar.
- CHP’deki Ayrışma ve Politik Gerçekliğimiz - 2 Ağustos 2026
- Z Raporu - 12 Temmuz 2026
- Gülerek Düşünmek: Deniz Göktaş ve Mizahın Turnusolü - 27 Haziran 2026

















