Hayatta “var” ettiğim -eksiği fazlası olan, tamamlanmaya muhtaç – kimi düşüncelerim var; onları zaman zaman yazmaya çalışıyorum. Son zamanlarda “var” ettiğim düşüncem, şeffaflıktan uzak insanın –hadi ahlâktan demeyelim kimine ağır kaçabilir- insaniyete uzak olduğudur. Bu nedenle şu sıralar tek ilkem şeffaflık. Kimsem, ne düşüyorsam, ne hayal ediyorsam, neden hoşlanıp neden nefret ediyorsam, aşk, sevgi konusunda ne düşünüyorsam, kısacası tüm içimi açık ediyorum. Paylaşmak güzeldir. Maddi bir şeyden değil, -herkesin malı, mülkü kendine- duygudan bahsediyorum.
Özellikle de başarı kadar başarısızlık duygusundan bahsedilmeli. Öyle inanıyorum ki insanı en iyi tarif eden yönü başarısızlığıdır; başarısı değil. Başarı yanıltır ötekileri. Asıl karakter, başarısızlıkta gösterir kendini. Başarı kötü karakteri gizler, görünmez kılar. O nedenle, başarısızlığı, kişinin tanıtım bülteninde, en üste yazma şartı getirilmeli. Aşağıdaki yazı biraz da böyle okunmalı.
Gülmek, eğlenmek, mutlu olmak, alışkanlıklarım arasında kendine yer bulamadı. Memleket hali malum… Bir karamsarlık ki sormayın gitsin. Onu denize bırakayım diye sahile indim. Deniz kabul etmedi. İçkinin himayesine sığınsam belki sahile gerek kalmazdı, hemen oracıkta masaya bırakırdım kederimi ama öyle bir huy edinememiştim. Kederle karışık karamsarlık bir kez uygarlığını kurmuş içime. Takdir edersiniz ki “uygarlık” denen kavram öyle ha deyince kurulmuyor insanın içine. Onun öznel ve nesnel temelleri var! Kuşkusuz bu bir tercih değil, zorunluk. Peki, nereye kadar devam eder bu durum? Sonuçta kederden ayrılmayanı depresyon kapıyor, biliyorum.
Bir de diğer insanlar var tabii. Ben hayatta en çok sözden değil, gözden korktum. Diğer taraftan da hep söz değil göz sevindirir beni. Nihayetinde söz yalan olabilir ama göz asla. O anlamda, söz gürültüsü hiçbir şeydir; göz gürültüsü her şey… Sevgi de gözden öğrenilir, nefret de, ben onu bilirim.
Tabii bir de şöyle bir gerçek var ki, şimdi zaman, “bir bardak çayla, ne kadar oyalanırsam kafede, o kadar iyi” zamanı. Öyle “cafe” deyip geçmeyin orası ayrı bir cefa. Açıkçası cepte bile hazan hâkim. O halde şimdi melankolinin “sahne alma” zamanı. Yani “en kötü günümüz böyle olsun”a işaret eden bir manzara yok.
Bazen unutur gibi olursunuz kendinizi, o anda uzatır başını bir ur gibi yalnızlık. Kendini hatırlatır. Onun dayattığı hiyerarşi, insanın tüm motivasyonunu alıp götürür. Karma karışık, akşam henüz toplanmamış pazara yerine çevirir ruhunuzu. Ondan sonra ara ki tutunacak bir dal bulasın. Hani zaman için “her şeyin çaresi” derler ya, inanmayın. Zaman benim için, her şeyi berbat etme memuru oldu hep.
Oysa madem geldik dünyaya, her güzellik yürüme mesafesinde olmalıydı. Ben bunu bekledim zamandan. O benim elli yılımı (ç)aldı. Bunu yapacağına bana elli şans verseydi ya. Verdi mi yoksa? Ben mi göremedim?
En azından şu konuda yanılmış olamam: güneş herkes için doğmuyor, ilkbahar herkes için gelmiyor, mutluluk herkes için var değil. İşte tüm çabam ondan; her şeyi güneşin, ilkbaharın, mutluluğun rengine boyamak. Ama gün gelir yağmur yağar, tüm renklerin rolü biter, alır ve götürür su.
Biraz fazla mı şeffaf oldum ne… Şeffaflığı, yeni bir ahlâk ilkesi olarak kavramış biri için az bile…
Nihayetinde herkesin “z” raporu, ölüm sonunda. Bunu bilince sorun olmuyor.
Not: Amacım “gün sonu” raporunu yazmaktı; bir de baktım “her gün” raporunu yazmışım. Artık o kadarını da cehaletime verin.
- Z Raporu - 12 Temmuz 2026
- Gülerek Düşünmek: Deniz Göktaş ve Mizahın Turnusolü - 27 Haziran 2026
- Orda Öyle Bekle Köprü / Gelip Geçmese de Yar / Umudum Var - 11 Haziran 2026
















