İBB davasının 52’nci gününde savunma yapan Åžehir Plancısı ve İBB İmar ve Åžehircilik Dairesi BaÅŸkanı Ramazan Gülten, mahkeme salonunu yalnızca kiÅŸisel savunmasının yapıldığı bir alana deÄŸil, İstanbul’un son yirmi yıllık imar politikalarının sorgulandığı bir kürsüye dönüştürdü. Gülten’in anlattıkları, bugün yargılananların deÄŸil, kentin silüetini deÄŸiÅŸtiren kararların ve o kararları alan siyasi iradenin yeniden tartışılmasına yol açtı.
İstanbul BüyükÅŸehir Belediyesi’ne yönelik davanın 52’nci duruÅŸma gününde söz alan Åžehir Plancısı Ramazan Gülten, savunmasını teknik bir imar tartışmasının ötesine taşıdı. Kent planlamasının, kamu yararının ve siyasi iktidarın ÅŸehir üzerindeki etkisinin konuÅŸulduÄŸu bir çerçeve kuran Gülten, İstanbul’un son yirmi yılda geçirdiÄŸi dönüşümün izlerini tek tek mahkeme kayıtlarına geçirdi.
Gazeteciler tarafından aktarılan savunmasında Gülten, bugün hakkında suçlamalar yöneltilen kadroların göreve gelmesinden çok önce İstanbul’un en kritik bölgelerinde yapılan plan deÄŸiÅŸikliklerini örnekleriyle anlattı. Anlattıkları, bir savunmadan ziyade İstanbul’un deÄŸiÅŸen silüetinin kronolojisi gibiydi.
Bir Kentin Hafızası Nasıl Değiştirildi?
Gülten’in dikkat çektiÄŸi ilk nokta, İstanbul’un çeÅŸitli bölgelerinde gerçekleÅŸtirilen parsel bazlı plan deÄŸiÅŸiklikleri oldu.
Zincirlikuyu Mezarlığı’nın arkasında, kent planlarında yeÅŸil alan olarak bırakılmış ve mezarlıkla yerleÅŸim alanları arasında tampon bölge iÅŸlevi gören alanın yapılaÅŸmaya açılmasıyla yükselen İstanbloom, bu örneklerden biriydi. Ardından Nurol Tower, Le Meridien, Bomonti bölgesindeki gökdelenler, Cendere Vadisi’ndeki dev projeler ve KazlıçeÅŸme sahil hattındaki yüksek yoÄŸunluklu yapılaÅŸmalar sıralandı.
Bu projelerin ortak özelliği yalnızca yüksek katlı yapılar olmaları değildi. Ortak nokta, yıllar içinde yapılan plan değişiklikleriyle kamusal kullanım alanlarının, eğitim alanlarının, yeşil alanların veya koruma hassasiyeti taşıyan bölgelerin farklı fonksiyonlara dönüştürülmesi ve yüksek yoğunluklu yapılaşmanın önünün açılmasıydı.
Mahkeme salonunda dile getirilen bu örnekler, aslında uzun yıllardır şehir plancılarının, meslek odalarının ve kent savunucularının kamuoyuna anlattığı itirazların da bir özeti niteliğindeydi.
Sanık Kürsüsünden Gelen Karşı Soru
Ramazan Gülten’in savunmasının dikkat çekici yönlerinden biri de doÄŸrudan bir karşılaÅŸtırma kurmasıydı.
Bugün kent planlaması ve imar süreçleri üzerinden yargılanan bürokratların görev yaptığı dönemde deÄŸil, çok daha önce alınmış kararlarla İstanbul’un silüetini deÄŸiÅŸtiren yapılaÅŸmaların gerçekleÅŸtiÄŸini hatırlattı.
Bu noktada savunma, hukuki olmaktan çok siyasi ve tarihsel bir boyut kazandı. Çünkü Gülten’in ortaya koyduÄŸu tablo, ÅŸu soruyu gündeme getiriyordu:
EÄŸer mesele gerçekten kamu yararıysa, İstanbul’un hava koridorlarını kapatan, tarihi yarımadanın silüetini etkileyen, yeÅŸil alanları yapılaÅŸmaya açan kararlar neden yıllarca sorgulanmadı?
Bu soru yalnızca mahkeme heyetine deÄŸil, Türkiye’de kent politikalarının nasıl ÅŸekillendiÄŸini izleyen herkese yöneltilmiÅŸ gibiydi.
İstanbul’un Kaybolan Ufku
Savunmada adı geçen bölgeler, aslında İstanbul’un dönüşüm hikâyesinin kilometre taÅŸları olarak da okunabilir.
Bomonti’de endüstriyel mirasın gökdelenlere dönüşmesi, Cendere Vadisi’nin betonlaÅŸması, KazlıçeÅŸme sahilinin yüksek yoÄŸunluklu projelerle kaplanması veya BoÄŸaz silüetini etkileyen kulelerin yükselmesi yalnızca mimari tercihler deÄŸildi.
Bu kararlar aynı zamanda bir şehir anlayışının ürünüydü.
Bir tarafta kamusal alanı, ekolojik dengeyi ve tarihi dokuyu önceleyen planlama yaklaşımı; diğer tarafta rant, yoğunluk artışı ve emlak değeri üzerinden şekillenen büyüme modeli bulunuyordu.
Gülten’in savunması, tam da bu iki yaklaşım arasındaki çatışmayı görünür hale getirdi.
Mahkeme Salonunda Yalnızca Bir Bürokrat Konuşmuyordu
Ramazan Gülten’i izleyen gazetecilerin aktardığı gözlemler, savunmanın zaman zaman teknik rapor dilinden uzaklaÅŸarak kiÅŸisel ve duygusal bir tona da büründüğünü gösterdi.
Çünkü Gülten’in anlattığı hikâye yalnızca bir ÅŸehir plancısının mesleki savunması deÄŸildi. O savunmada, yıllarca kent planlaması alanında çalışan birçok uzmanın, meslek odasının ve akademisyenin dile getirdiÄŸi itirazların yankısı duyuluyordu.
İstanbul’un silüetini deÄŸiÅŸtiren kararların büyük bölümü alınırken sessiz kalan siyasal ve kurumsal mekanizmaların, bugün farklı bir dönemin bürokratlarını sanık sandalyesine oturtması, davaya iliÅŸkin tartışmaları daha da derinleÅŸtiren bir unsur olarak öne çıktı.
Davanın Ötesinde Bir Tartışma
İBB davası ilerledikçe ortaya çıkan tablo, yalnızca bireysel suçlamaların değerlendirilmesinden ibaret görünmüyor.
DuruÅŸma salonunda giderek daha fazla konuÅŸulan ÅŸey, Türkiye’de kentlerin nasıl yönetildiÄŸi, planlama süreçlerinin hangi siyasi tercihlerle ÅŸekillendiÄŸi ve kamu yararı kavramının yıllar içinde nasıl aşındığı oluyor.
Ramazan Gülten’in 52’nci gün savunması da bu nedenle yalnızca kendi özgürlüğüne iliÅŸkin bir savunma olarak deÄŸil, İstanbul’un kaybolan silüeti üzerine hazırlanmış gecikmiÅŸ bir kent raporu olarak kayıtlara geçti.
Ve belki de duruşmanın geriye bıraktığı en çarpıcı soru şu oldu:
Bugün sanık sandalyesinde oturanlar mı yargılanıyor, yoksa İstanbul’un son yirmi yıllık imar politikaları mı?
- NATO Bahane, Olağanüstü Rejim Şahane - 24 Haziran 2026
- Ramazan Gülten İstanbul’a İhanetin İmar Haritasını Mahkemede Açtı - 17 Haziran 2026
- Kılıçdaroğlu’nun Yol Haritası ve CHP’de Uzatılmış Tasfiye Arayışı - 28 Mayıs 2026









