Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde Güney Afrika ve Malezya öncülüğünde bir araya gelen 40 devlet, uluslararası hukukun yalnızca ilan edilmesi değil uygulanması için yeni bir mekanizma kurulmasını, İsrail’e yönelik BM Güvenlik Konseyi silah ambargosunun sürdürülmesini ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargıçları ile çalışanlarının tehdit ve yaptırımlara karşı korunmasını gündeme taşıdı.
25 Eylül’de New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde düzenlenen Uluslararası Hukuku Savunma Yüksek Düzey Toplantısı, uluslararası hukuk düzeninin uygulanması konusunda yeni bir kolektif girişimin işaretini verdi. Güney Afrika ve Malezya tarafından çağrılan toplantıya dışişleri ve adalet bakanları ile üst düzey diplomatların temsil ettiği yaklaşık 40 devlet katıldı. Toplantının temel sorusu, uluslararası hukukun yalnızca metinlerde ve karar belgelerinde kalmaması, devletler tarafından fiilen uygulanmasının nasıl sağlanacağı oldu.
Toplantının sonunda Güney Afrika ve Malezya tarafından yayımlanan ortak açıklamada, uluslararası hukukun otoritesinin yalnızca ilanından değil, uygulanmasından ve yaptırım gücünden kaynaklandığı vurgulandı. Katılımcılar, devletlerin uluslararası mahkemelerin kararlarını hayata geçirmek konusunda daha koordineli hareket etmesi gerektiğini belirtti.
40 Devletten Yeni BM Mekanizması Önerisi
Toplantıda öne çıkan önerilerden biri, uluslararası hukuk ihlallerinin uygulanmasını ve devletlerin yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğini izleyecek yeni bir Birleşmiş Milletler mekanizmasının oluşturulması oldu.
The Hague Group’un açıklamasına göre bu mekanizma, 1962 yılında Güney Afrika’daki apartheid rejimine karşı oluşturulan BM Özel Komitesi’nin deneyiminden yararlanabilecek. Önerilen yapı, ülkelerin uluslararası hukuk kapsamındaki yükümlülüklerinin uygulanmasını izleyecek, uyum konusunda rapor hazırlayacak ve devletler arasındaki koordinasyonu kolaylaştıracak.
Bu öneri, toplantının yalnızca Filistin dosyasına ilişkin yeni bir siyasi açıklama üretmekten öte, uluslararası hukuk kararlarının uygulanmasını sürekli izleyen kurumsal bir yapı oluşturma arayışına yöneldiğini gösteriyor.
İsrail’e Silah Ambargosu Yeniden Gündemde
Toplantının en somut başlıklarından biri İsrail’e yönelik silah ambargosu oldu.
40 devlet, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi düzeyinde İsrail’e yönelik bir silah ambargosu için çabaların sürdürülmesi gerektiğini değerlendirdi. Ayrıca devletlerin kendi ulusal hukuk sistemlerinde mevcut yükümlülüklerini hayata geçirmesi ve ciddi uluslararası hukuk ihlalleri karşısında koordineli tedbirler geliştirmesi çağrısı yapıldı.
Burada özellikle dikkat çeken nokta, toplantının devletlerin yalnızca açıklama yapması yerine kendi ulusal hukuk ve dış politika araçlarını kullanarak uluslararası yükümlülüklerini uygulamasını istemesi oldu.
UCM İçin Ortak Koruma Mekanizması
Toplantının ikinci önemli ayağını Uluslararası Ceza Mahkemesi oluşturdu.
Katılımcılar, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargıçları ve görevlilerine yönelik tehdit, yaptırım ve baskı girişimlerinden duyulan endişeyi dile getirdi. Devletlerin, mahkemenin bağımsızlığını ve işlevini sürdürebilmesi için ortak koruma tedbirleri geliştirmesi gerektiği belirtildi.
The Hague Group’un açıklamasında, uluslararası mahkemelerin kararlarının uygulanmasının devletlerin işbirliğine bağlı olduğu vurgulanırken, mahkemelerin görevlerini yerine getirmesinin tehdit ve misilleme korkusundan bağımsız olması gerektiği ifade edildi.
Birleşmiş Milletler’in toplantıya ilişkin yayınladığı kayıtta da, toplantının işgal altındaki Filistin toprakları başta olmak üzere ağır cezasızlık sorunları karşısında uluslararası hukukun uygulanmasına yönelik ortak bir çerçeve oluşturmayı amaçladığı belirtiliyor.
2024 BM Kararı Yeniden Masada
Toplantının hukuki arka planında ise BM Genel Kurulu’nun 18 Eylül 2024’te kabul ettiği ES-10/24 sayılı karar bulunuyor.
Genel Kurul bu kararla, Uluslararası Adalet Divanı’nın 19 Temmuz 2024 tarihli danışma görüşünü kabul etmiş ve İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki hukuka aykırı varlığını sona erdirmesini istemişti. Kararda İsrail’in bu varlığını kararın kabulünden itibaren en geç 12 ay içinde sona erdirmesi talep edilmiş, ayrıca işgal altındaki topraklardan askeri güçlerin çekilmesi, yeni yerleşim faaliyetlerinin durdurulması ve mevcut yerleşimcilerin tahliye edilmesi gibi hükümler yer almıştı.
Karar aynı zamanda tüm devletlere, BM’ye ve ilgili uluslararası kuruluşlara Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesine destek verme ve Divan’ın görüşünün uygulanması için aktif adımlar atma çağrısında bulunmuştu.
The Hague Group’un 25 Eylül toplantısında yaptığı değerlendirme, esas olarak bu mevcut hukuki çerçevenin nasıl uygulanacağı sorusuna odaklandı. Güney Afrika tarafı da toplantıda yeni bir hukuk icat edilmesine değil, mevcut uluslararası hukuk kurallarının uygulanmasına ihtiyaç olduğunu vurguladı.
Güney Afrika Ve Malezya: “Hukuk Bir Seçenek Menüsü Değil”
Malezya Dışişleri Bakanı Mohamad Hasan, toplantıda uluslararası hukukun ülkelerin çıkarlarına göre seçilip uygulanabilecek bir “menü” olmadığını söyledi.
Hasan’a göre kurallar yalnızca uygun görüldüğü zaman uygulanırsa uluslararası sistemin ayakta kalması mümkün değil. Bakan, uluslararası hukukun savunulmasının taraf seçmek anlamına gelmediğini, hiçbir devletin hukukun üzerinde olmadığı bir düzenin savunulması anlamına geldiğini belirtti.
Güney Afrika Dışişleri Bakanı Ronald Lamola ise toplantının temel amacını, uluslararası hukuk konusunda yapılan açıklamalardan uygulamaya geçiş olarak ortaya koydu. BM Şartı’nın merkezde olduğu çok taraflı sistemin siyasi baskılar karşısında güçlendirilmesi gerektiğini savunan Lamola, Filistin konusunda mevcut hukuki kararların uygulanmasını öne çıkardı.
Filistin Dosyası Uluslararası Sistemin Testine Dönüştü
Toplantıya katılan devletlerin açıklamalarında Filistin meselesi, uluslararası hukuk sisteminin güvenilirliği açısından temel sınamalardan biri olarak öne çıktı.
Umman temsilcisi, Filistin konusunda savunulan hukuk ilkelerinin dünyanın diğer bölgelerinde de aynı şekilde uygulanması gerektiğini vurgularken, uluslararası hukukun seçici biçimde uygulanmasının sistemin güvenilirliğini zayıflattığını belirtti.
Toplantının ortak açıklamasında da uluslararası hukukun, ihlali gerçekleştiren devletin siyasi veya ekonomik gücüne göre değişmemesi gerektiği ifade edildi. Ağır ihlallerin sonuç doğurması ve devletlerin uluslararası yükümlülüklerini hayata geçirmek için birlikte hareket etmesi gerektiği belirtildi.
The Hague Group Dokuz Devletten 40 Devlete Ulaştı
Toplantının bir diğer dikkat çekici boyutu The Hague Group’un kısa sürede genişleyen yapısı oldu.
31 Ocak 2025’te Bolivya, Kolombiya, Küba, Honduras, Malezya, Namibya, Senegal ve Güney Afrika tarafından oluşturulan grup, Filistin topraklarındaki ağır uluslararası hukuk ihlallerine karşı ortak hareket amacıyla kurulmuştu. BM’nin Filistin dosyasına ilişkin arşivinde yer alan The Hague Group açıklamasına göre grup daha sonraki toplantılarda genişledi; 2025’teki Bogota toplantısında 31, New York’taki önceki toplantıda 35 devlet temsil edilmişti. 25 Eylül 2026’daki toplantıda ise sayı yaklaşık 40 devlete ulaştı.
The Hague Group’un kendi açıklamasına göre 25 Eylül toplantısı grubun bugüne kadar gerçekleştirdiği en geniş katılımlı toplantı oldu.
“Karar” Değil, Uygulamaya Dönük Ortak Taahhüt
Toplantının hukuki niteliği açısından önemli bir ayrım bulunuyor.
25 Eylül’deki toplantı sonucunda yeni bir BM Genel Kurulu kararı kabul edilmedi. Ortaya çıkan metin, Güney Afrika ve Malezya’nın ortak ev sahipliğinde düzenlenen yüksek düzeyli toplantının sonuç bildirisi niteliğinde. Metinde yeni bir BM mekanizması kurulması, İsrail’e yönelik silah ambargosu için çalışmaların sürdürülmesi ve UCM’nin korunması gibi öneriler yer alıyor; bunların hayata geçirilmesi için devletler arasında daha ileri görüşmeler yapılacağı belirtiliyor.
Dolayısıyla gelişmenin asıl önemi yeni bir BM kararından çok, daha önce alınmış uluslararası hukuk kararlarının uygulanması için devletler arasında koordineli bir siyasi ve hukuki mekanizma arayışının genişlemesi olarak okunabilir.
Daha önce BM Genel Kurulu’nun aldığı ES-10/24 sayılı karar ile Uluslararası Adalet Divanı’nın danışma görüşü ortaya konmuştu. Şimdi The Hague Group öncülüğündeki 40 devlet, bu hukuki çerçevenin devletlerin somut politikalarına nasıl dönüştürülebileceği konusunda ortak çalışma yürütme iradesi ortaya koyuyor.
Bu nedenle New York’taki toplantının merkezindeki tartışma, artık uluslararası hukukun ne söylediğinden çok, hukukun siyasi ve ekonomik güç karşısında gerçekten uygulanıp uygulanamayacağı sorusuna taşınmış durumda.











