Fon krizinde tartışma giderek “kim ne kadar kazandı?” sorusuna sıkışıyor. Oysa 455 bin 758 yatırımcının parasının bulunduğu 131 fonun tasfiyeye sürüklenmesi, birkaç kişinin açgözlülüğünden çok daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor: Sermaye piyasasını denetlemekle görevli kurumlar, olağan dışı büyümeyi, fiyat hareketlerini ve fonlardaki risk birikimini neden zamanında durduramadı?

Türkiye’de sermaye piyasalarını sarsan fon krizinde soruşturma artık yalnızca fon yöneticileri, şirket sahipleri ve yüksek kazanç elde eden yatırımcılarla sınırlı değil. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, eski Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı İbrahim Ömer Gönül hakkında “görevi kötüye kullanma” suçundan soruşturma yürütülebilmesi için Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan izin istedi. Bakan Mehmet Şimşek de bunun üzerine Bakanlık Teftiş Kurulu’nu ön inceleme ve araştırma yapmak üzere görevlendirdi.

Bu gelişme, fon krizinin gerçek sorusunu değiştirdi: Sistemi kim kurdu, kim denetledi, kim uyardı ve kim zamanında müdahale etmedi?

Çünkü ortada bir gecede ortaya çıkmış birkaç yüz milyon liralık bir yatırım hatası bulunmuyor. SPK’nın resmi verilerine göre yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verildi ve bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyordu. Krizin boyutu uluslararası haber ajanslarının hesaplamalarında yaklaşık 20 milyar dolarlık varlığa ulaşıyor.

Alarm Zili Çaldığında Para Çoktan Büyümüştü

Fon krizinin en çarpıcı noktalarından biri zamanlama.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, 4 Kasım 2025’te Türkiye Sermaye Piyasaları Kongresi’nde bazı fonlar üzerinden manipülasyon yapıldığını bildiklerini açıkladı. Aynı dönemde SPK Başkanı İbrahim Ömer Gönül de fonların kuralları dolanmak amacıyla kullanılmasına karşı düzenleyici kurumun izleme yaptığını ve gerektiğinde lisans iptaline kadar giden yaptırımlar uygulanabileceğini söyledi.

Fakat bu açıklamaların yapıldığı tarihte tasfiye edilen 131 fondaki toplam büyüklük yaklaşık 297 milyar lira düzeyindeydi. Eylül 2026’da aynı fon grubunun büyüklüğü 800 milyar liranın üzerine çıktı. Yani kamu otoritesi açısından riskin adı konulmuşken, sistem küçülmedi; tersine büyüdü.

Tam da burada “neden daha önce müdahale edilmedi?” sorusu ortaya çıkıyor.

Bu sorunun yanıtı yalnızca fon yöneticilerinde aranırsa, sistemin asıl sorumluluk zinciri görünmez hale geliyor.

Birinci Halka: SPK’nın Görevi Zaten Denetlemek

Sermaye Piyasası Kurulu’nun kendi mevzuat ve görev tanımında yatırım fonları ile portföy yönetim şirketlerinin gözetim ve denetiminin SPK’nın asli görevleri arasında olduğu açıkça belirtiliyor.

SPK; yatırım fonlarını, portföy yönetim şirketlerini, portföy saklama kuruluşlarını, bağımsız denetim ve değerleme kuruluşlarını, borsaları, merkezi takas ve saklama kuruluşlarını ve diğer sermaye piyasası kurumlarını denetlemekle görevli. Kurulun kendi açıklamasına göre denetim programları risk değerlendirmeleri üzerinden oluşturuluyor, denetimler uzmanlar tarafından gerçekleştiriliyor ve sonuçlar Kurul Karar Organı’na sunuluyor.

Dahası SPK’nın Yatırım Fonları Dairesi’nin görevleri arasında fonların ve portföy yönetim şirketlerinin kuruluş ve faaliyet izinlerini incelemek, faaliyet ilkelerini düzenlemek ve gözetim ve denetim faaliyetlerini yürütmek bulunuyor.

Dolayısıyla kriz patladıktan sonra “denetim mekanizması güçlendirilecek” demek, sistemin daha önce zaten böyle bir denetim görevi bulunmadığı anlamına gelmiyor.

Sorulması gereken, mevcut yetkilerin neden daha erken kullanılmadığıdır.

İkinci Halka: Fon Yöneticisi Tek Başına Değil

Fonların yönetimi de tek bir şirketin kendi içine kapalı bir faaliyet alanı değil.

SPK’nın düzenlemelerine göre portföy yönetim şirketlerinin iç kontrol, risk yönetimi, teftiş ve fon hizmet birimlerini oluşturması gerekiyor. Fon varlıklarının ise portföy yönetim şirketinden bağımsız bir portföy saklama kuruluşunda tutulması zorunlu.

Portföy saklayıcısının görevi yalnızca parayı bir kasada tutmak değil. Fon varlıklarının günlük mutabakatını yapmak, fonun alım satım işlemlerinin mevzuata uygunluğunu izlemek, katılma payı değerlerinin hesaplanmasını kontrol etmek ve çıkar çatışmalarını yönetmek gibi yükümlülükleri bulunuyor. Saklama kuruluşunun da iç kontrol ve risk yönetim sistemlerine sahip olması gerekiyor.

Bu nedenle fon krizinin ortaya çıkardığı tablo, yalnızca “fon yöneticisi yanlış yaptı” denilerek açıklanabilecek kadar basit değil.

Ortada portföy yönetim şirketi, fon kurulu, portföy saklayıcısı, bağımsız denetim, Borsa İstanbul, Takasbank, MKK ve nihai düzenleyici otorite olarak SPK’dan oluşan çok katmanlı bir sistem bulunuyor.

Bu kadar çok kontrol noktasının bulunduğu bir sistemde olağan dışı büyümelerin ve fiyat hareketlerinin ancak yatırımcılar paralarını çekmeye başladığında görünür hale gelmesi, sistemin işleyişinin sorgulanmasını zorunlu kılıyor.

Borsa İstanbul Ve Diğer Kurumlar Nerede Duruyor?

Fonların önemli bölümünün Borsa İstanbul’da işlem gören paylara yatırım yaptığı düşünüldüğünde, denetim zinciri SPK ile sınırlı değil.

Borsa İstanbul kendi açıklamasında üyelerin gözetim ve denetiminin SPK ve Borsa İstanbul tarafından yürütüldüğünü, üyelerin hesap ve kayıtlarının incelenebildiğini belirtiyor.

Merkezi Kayıt Kuruluşu sermaye piyasası araçlarını ve bunlara ilişkin hakları kayden izliyor. Takasbank ise sermaye piyasası işlemlerinin takas ve saklama altyapısında merkezi rol üstleniyor. Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği de üyeleri için meslek kuralları oluşturmak, disiplin ve özen yükümlülüklerini izlemek ve kendisine verilen alanlarda denetim yapmakla görevli.

Bu kurumların hiçbirinin SPK ile aynı yetkiye sahip olduğu söylenemez. Ancak fon piyasasının çalışma biçimi, verinin ve işlemlerin farklı kurumlarda toplanmasını gerektiren bir denetim ağı oluşturuyor.

Bu nedenle şimdi sorulması gereken yalnızca “SPK ne yaptı?” değil:

Borsa İstanbul ne gördü? Takasbank ne gördü? MKK ne gördü? Portföy saklayıcıları ne gördü? Bağımsız denetçiler ne raporladı? TSPB hangi uyarıları yaptı? Ve bütün bu veriler SPK’nın risk değerlendirmesine nasıl yansıdı?

En Kritik Soru: Kasım 2025’ten Eylül 2026’ya Ne Oldu?

Fon krizinin siyasi ve idari sorumluluk açısından en önemli zaman aralığı burası.

Kasım 2025’te Hazine ve Maliye Bakanı, bazı fonların manipülasyonda kullanıldığını kamuoyu önünde açıklıyor.

SPK aynı dönemde piyasayı izlediğini söylüyor.

Buna rağmen fonların toplam büyüklüğü yüz milyarlarca lira daha artıyor.

2026 yazında SPK yeni bir yatırım fonları rehberi hazırlıyor. Kurulun Ağustos 2026 açıklamasına göre Borsa İstanbul, Takasbank, MKK, TSPB, kamu kurumları, özel sektör temsilcileri ve yatırımcıların görüşleri alınarak hazırlanan düzenleme; özellikle para piyasası fonları ile hisse senedi yoğun serbest fonlarda ilişkili taraflar arasındaki teminatsız borçlanma ve olağan dışı fiyat hareketlerinden kaynaklanan sistemik riskleri azaltmayı hedefliyor.

Bu düzenlemenin kendisi bile önemli bir soruya işaret ediyor:

Riskler 2026 yazında yeni bir düzenlemeyle sınırlanmaya çalışılıyorsa, aynı risklerin önceki dönemde hangi mekanizmalarla izlendiği ve neden yeterli bulunmadığı açıklanmak zorunda.

Liyakat Meselesi Sadece “Kim Nereden Geldi?” Değil

Fon krizinde “liyakat” tartışması da yalnızca birkaç yöneticinin özgeçmişine bakılarak yapılamaz.

SPK’nın meslek personeli için uzman yardımcılığı sınavları bulunuyor; 2026 sürecinde KPSS ve yazılı sınav gibi ölçütlerle 40 kişiye kadar uzman yardımcısı alınması öngörüldü. Yani kurumun bütün çalışanlarının siyasi atamayla geldiğini söylemek doğru değil.

Asıl mesele, kurumun teknik kapasitesi ile kurumun karar alma tepesinin nasıl belirlendiği arasındaki farkta ortaya çıkıyor.

SPK’nın başkan ve üst kurul üyelerinin atanmasında Cumhurbaşkanlığı belirleyici konumda. 2022’de İbrahim Ömer Gönül SPK Başkanı olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla atandı. 2024’te Mahmut Sütcü, Mutlu Akın ve Elif Gülşah Gürlek SPK yönetimine yine Cumhurbaşkanı kararıyla getirildi. Mayıs 2026’da ise Mahmut Sütcü SPK Başkanlığına Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla atandı.

Burada siyasi sorumluluğu belirleyen nokta, “şu kişi liyakatsizdir” demek değil.

Kamu adına piyasanın en kritik düzenleyici kurumunun başına kimlerin getirileceğine ilişkin siyasi karar mekanizmasının kimde olduğudur.

Bu yetkinin sahibi Cumhurbaşkanlığı makamıdır.

Gönül Dosyası Sistemin Aynasını Gösteriyor

Fon krizinde bugün gelinen en kritik eşik de burada ortaya çıkıyor.

İbrahim Ömer Gönül, 18 Nisan 2022’de SPK Başkanı olarak atandı. Dört yıllık görev süresi Nisan 2026’da sona erdi. Ardından 8 Mayıs 2026’da Cumhurbaşkanı kararıyla Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu Başkanlığına atandı.

Şimdi ise aynı isim, görev yaptığı dönemdeki SPK denetimleri nedeniyle fon soruşturmasının konusu haline geldi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Gönül hakkında SPK’nın fonlar üzerindeki denetim ve inceleme görevlerini yerine getirip getirmediği konusunda “açık ve yeterli emareler” bulunduğu değerlendirmesiyle soruşturma izni istedi. Hazine ve Maliye Bakanlığı da ön inceleme için Teftiş Kurulu’nu görevlendirdi.

Bu aşamada Gönül hakkında bir suçluluk hükmü bulunmadığını özellikle belirtmek gerekiyor. Ancak soruşturmanın kendisi bile fon krizinin yalnızca özel sektör aktörleri üzerinden okunamayacağını gösteriyor.

Daha da önemlisi, Gönül’ün görev süresi sona erdikten hemen sonra başka bir üst düzey kamu denetim kurumunun başına atanmış olması, kamu yönetiminde hesap verebilirlik ve görev sorumluluğu bakımından ayrıca tartışılması gereken bir tablo oluşturuyor.

Siyasi İrade Nerede Başlıyor?

Fon krizinin siyasi sorumluluğu, tek tek fon yatırımcılarının siyasi kimliklerinden veya fonlarda adı geçen siyasetçilerden ibaret değil.

Asıl siyasi sorumluluk, sermaye piyasasının düzenleyici mimarisini kuran, üst düzey kamu yöneticilerini atayan ve ekonomi politikalarının genel çerçevesini belirleyen siyasi iktidarın sorumluluğudur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlığında 29 Eylül’de yapılan sermaye piyasaları toplantısında ekonomi kurmayları ve ilgili kurumların yöneticileri bir araya geldi. Aynı toplantıda Erdoğan’ın talimatıyla Devlet Denetleme Kurulu fon işlemlerine ilişkin inceleme ve denetim sürecini başlattı ve yatırımcıların korunması amacıyla Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz başkanlığında Fon Koordinasyon Kurulu oluşturuldu.

Yani siyasi iktidar, kriz ortaya çıktıktan sonra sistemin bütün kurumlarını aynı masaya topladı.

Şimdi sorulması gereken ise daha geriye gitmek:

Bu kurumlar neden kriz çıkmadan önce aynı masada değildi?

Krizden Sonra Koordinasyon Var, Peki Krizden Önce Ne Vardı?

Bugün Fon Koordinasyon Kurulu’nun başında Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz bulunuyor. Kurul, SPK, BDDK ve diğer kurumların kendi yetki alanlarında aldıkları kararları koordine ediyor. Yılmaz da ilgili bütün kurumların eşgüdüm içinde çalıştığını açıkladı.

Ancak bu koordinasyon mekanizması kriz çıktıktan sonra kuruldu.

Devlet Denetleme Kurulu da incelemeye kriz patladıktan sonra başladı.

SPK da tasfiye kararlarını kriz derinleştikten sonra aldı.

TMSF ise tasfiye sürecinin ardından “isteğe bağlı iade” hesapları açarak elde edildiği belirtilen aşırı kazançların geri alınması mekanizmasının parçası haline geldi. SPK da yatırımcılara ara ödeme yapılması için 1 milyon liralık üst sınır belirledi.

Bütün bunlar aynı soruyu yeniden önümüze getiriyor:

Devlet, 800 milyar liralık bir fon balonunu patladıktan sonra yönetmekte mi başarılı, yoksa patlamadan önce önlem almakta mı başarısız oldu?

Vatandaşın Parasını Korumak İle Sistemin Hesabını Vermek Aynı Şey Değil

Fon krizinin ardından yatırımcılara yapılacak ara ödemeler elbette mağduriyetin azaltılması açısından önemli.

Ancak yatırımcının parasının belli bir bölümünün veya tamamının geri ödenmesi, sistemin neden bu noktaya geldiği sorusunu ortadan kaldırmıyor.

Çünkü burada yalnızca bir para kaybı yok.

Piyasa güveni zedelendi.

Fon sektörünün tamamı itibarsızlaştırıldı.

Borsa İstanbul’da sert satışlar yaşandı.

Eylül 2026’da BIST 100, 2008’den bu yana en kötü aylık performanslarından birini göstererek ayı piyasasına girdi. Reuters’a göre krizin etkisi özellikle likit olmayan hisselerde ağır hissedildi.

Ve en önemlisi, yüz binlerce yatırımcı paralarını “SPK denetliyor” güvencesiyle sisteme soktu.

Bu nedenle hesabı yalnızca para kazananlardan istemek yetmez.

Asıl Hesap Sorusu: “Kim Kazandı?” Değil, “Kim Görevini Yapmadı?”

Fon krizinin siyasi ve ekonomik boyutunu ortaya çıkaracak gerçek bir soruşturma, yalnızca fon yöneticilerinin banka hesaplarını veya yatırımcıların kazançlarını incelemekle tamamlanamaz.

Şu soruların yanıtı kamuoyuna açıklanmalıdır:

Kasım 2025’te manipülasyon uyarısı yapılmışken hangi fonlar özel olarak izlendi?

Hangi fonların getirileri ve portföy yoğunlaşmaları olağan dışı bulundu?

SPK’nın risk analiz sistemleri hangi tarihlerde alarm verdi?

Bu alarmlara kimler müdahale etti?

Hangi denetim raporları hazırlandı ve hangi kararlar alındı?

Portföy saklayıcıları hangi olağan dışı işlemleri bildirdi?

Bağımsız denetçiler hangi raporları düzenledi?

Borsa İstanbul ve diğer piyasa altyapı kurumları hangi işlemleri SPK’ya taşıdı?

SPK yönetimi hangi tarihte hangi önlemi alma yetkisine sahipti ve neden kullanmadı?

2025’te dile getirilen risk ile 2026 Eylül’ündeki tasfiye arasında geçen yaklaşık on ayda fonların neden 800 milyar liranın üzerine çıkmasına izin verildi?

Ve nihayet:

Bu kurumların yönetimlerine yapılan atamalarda siyasi sorumluluk kime aitti?

Bu sorular yanıtlanmadan fon krizini birkaç “açgözlü yatırımcı”, birkaç fon yöneticisi veya yüksek kazanç elde eden siyasetçi üzerinden anlatmak, sistemin kendisini görünmez kılar.

Çünkü bir piyasa düzeninde suç işleyenlerin bulunması adli sorumluluğu, denetim görevini yapmayanların bulunması idari sorumluluğu, o denetim sistemini kuran ve yöneten siyasi iradenin sorgulanması ise siyasi sorumluluğu ortaya çıkarır.

Fon krizinin gerçek hesabı da tam burada başlıyor.

Mesele yalnızca paranın kimde toplandığı değildir. Mesele, yüz binlerce insanın parasının bulunduğu bir sistemde alarm zilleri çalarken devletin hangi katında kimlerin sustuğudur.


NHY / SPK, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı, Borsa İstanbul, Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği, T24, Cumhuriyet, Medyascope, Reuters, DW Türkçe, Euronews Türkçe