back to top
Ana Sayfa Yorum Yeni Dünya Düzeninde Bağımsızlığın Aracı: Yenilenebilir Enerji

Yeni Dünya Düzeninde Bağımsızlığın Aracı: Yenilenebilir Enerji

Dünyadaki gelişmeleri birbirinden bağımsız değerlendirme eğilimindeyiz ancak gerçek durum kesinlikle bundan farklı. Aralarında inanılmaz girift bir bağlantı ağı bulunuyor.

Sıklıkla teknolojideki gelişmelere vurgu yapıyor, yeni teknolojilerin hayatımıza girdiğini söylüyoruz. Gün geçmiyor ki hayret ettiğimiz bir haber internete düşmesin. Tüm bu gelişmeler, mevcut kuralları geçersiz hale getirebiliyor ve domino etkisi göstererek birçok şeyi değiştirebiliyor.

Ne demek istediğimizi biraz açalım ve son dönemin revaçta konularından birisi olan “yenilenebilir enerjiye geçişe” odaklanalım.

Öncelikle şunu söylememiz gerekiyor: Yenilenebilir enerji, artık romantik bir çevresel konu olmanın çok ötesine geçti. Bir ulusun bağımsızlığını, rekabet gücünü ve ekonomisinin kırılganlığını etkileyen belki en önemli etken.

Bu etken, sürdürülebilirliğin de bir numaralı itici gücü.

Neden mi? Çünkü sürdürülebilirliğin en önemli parametrelerinden birisi de yenilenebilir enerjiye verilen önem ve yapılan yatırım. Zira yenilenebilir enerji, gezegenimizin soluğunu kesen, büyük darbe almasına sebep olan karbon emisyonlarına karşı elimizdeki en büyük silah. Bir parantez açıp, eskiden çevresel etkisi çerçevesinde değerlendirilen “karbon emisyonu” konusunun artık “faaliyete devam edebilmenin” ve “para kazanmanın” temel gerekliliği haline geldiğini de söylememiz lazım. Nasıl mı? Basit bir örnek verelim. New York City emeklilik fonları, yaklaşık 300 milyar dolarlık varlıklarını daha sıkı net-sıfır hedeflerine (karbon emisyonlarının karbon azaltım önlemleri ile netleştirilmesi) hizalarken, yani bu fonları kendi sürdürülebilirlik hedefleriyle uyumlu yatırımlara aktaracaklarını açık seçik ifade ederken; BlackRock ve Fidelity gibi fon yöneticilerinin bu hedeflerle uyumsuz olduğunu ilan ettiler. Fonlar, varlık yöneticilerinden yalnızca taahhüt değil, ölçülebilir ve doğrulanabilir iklim performansı talep ediyor. Kısaca ya uyarsınız ya da paramızı alır başka yere gideriz diyorlar.

300 milyar dolar! Bu paranın büyüklüğünü hayal edebiliyorsunuz değil mi? Örneğin, Finlandiya ve Yunanistan gibi ülkeler yaklaşık olarak 300 milyar dolar seviyesinde gayri safi milli hasıla üretebiliyor.
Dolayısıyla, artık paranın gücü devrede ve bu dönüşümü zorunlu hale getiriyor. Parantezi kapatabiliriz.

Yukarıda bahsettiğimiz, şiddetini giderek artıran bu “maddi zorlayıcı etki” de sonuçlarını vermeye başladı. Romantizmin ötesine geçerek, iş yapmanın önemli bir koşulu haline gelen bu “sürdürülebilirlik odağı” nedeniyle küresel ölçekte temiz enerji üretimi, ilk kez fosil yakıt bazlı elektrik üretimini mutlak anlamda geriletti. 2025 yılında temiz enerji üretimindeki artış, küresel elektrik talebindeki yükselişi geride bırakarak fosil yakıtlardan elektrik üretiminin tarihinde ilk kez gerilemesine yol açtı. Burada, özellikle Çin ve Hindistan’da kaydedilen rekor düzeydeki güneş enerjisi büyümesi de belirleyici oldu. Eee, sadece iki ülke mi diye küçümsemeyin zira, bu iki ülke tüm dünyanın karbon emisyonunun yaklaşık olarak % 37’sini yapıyor. Dolayısıyla bu iki büyük ekonomideki gelişmelerin etkisi de son derece büyük oluyor.

Peki, bu dönüşüm ne anlama geliyor?

Birçok anlama geliyor ancak en geniş etki yaratanlar arasında şunları saymamız mümkün: Enerji açısından bağımsızlığın kazanılması, çevre tahribatının sona erdirilmesi, maliyet kontrolünün güçlenmesi ve enflasyonu kontrol edebilme gücü.

ABD-İsrail ve İran arasında patlak veren son savaş gösterdi ki, fosil yakıtlara bağımlı olmanız, fiyatı jeopolitik gelişmelere aşırı bağlı olan, dolayısıyla da öngörülmesi zor bir girdiniz bulunması anlamına geliyor. Bu da, maliyetlerinizi kontrol etmek için ne kadar çaba gösterirseniz gösterin, jeopolitik risklerin an gelip sizi rahatlıkla tuş edebileceği anlamına geliyor. Petrol fiyatları hızlı bir yükseliş gösterdiğinde göreli rekabet avantajınızı süratle kaybediyorsunuz. Hatta enerji yoğun üretim yapan bir firma iseniz bu durum sizi iflasa kadar sürükleyebiliyor. Bu bağımlılığı “toksik bir bağımlılık” olarak tanımlarsak, hata etmiş olmayız sanırım.

Oysa, fosil yakıtlarla bağımızı koparacak olan politikaları (örneğin enerji ihtiyacımızı yenilenebilir kaynaklardan sağlamaya yönelik bir politikayı) benimser ve aksiyonlarımızı bu şekilde yönlendirirsek, dünyadaki jeopolitik gelişmelerden olumsuz etkilenme ihtimalimizi azaltmamız mümkün. Uzun vadede düşük maliyetle enerjiye ulaşım imkânı elde ederek maliyetlerimizi öngörebilir ve ürünlerimizi daha efektif fiyatlayabiliriz. Böylelikle müşteri memnuniyetini de artırırız. Fosil yakıtlara bağımlılığımız sona erdiği için fosil enerji fiyatları isterse misliyle yükselsin, ürünlerimize zam yapma gereği duymayız. Bu durum, ülkemizin enflasyonist bir sürece girmesini de engeller. Ayrıca, ülkemizin gereksiz dış ticaret açıkları vermesinin önüne geçebileceğimiz de izahtan vareste.

Görebiliyoruz değil mi, yenilenebilir enerjiden daha fazla faydalanabilmek adına yapılacak olan bir politika değişikliği gerek işletmelerin mali yapısını gerekse ülkenin bağımsızlığını ne kadar olumlu etkileyebiliyor.

Yenilenebilir enerjiye geçiş, yalnızca bugünün krizlerini değil, yarının fırsatlarını da şekillendirecek.

Bir sonraki yazıda görüşene kadar, sağlıcakla kalın…

Özgün ÇINAR