Savaş çağrılarının yapıldığı şu uğursuz günlerde okuru kısa bir süreliğine de olsa o duygudan uzaklaştırma denemesine girişeceğim. Böylesi kısa bir deneme yazısında başarı şansım az, biliyorum. Ama bir denemenin kime zararı olur ki… Bakalım kalp denen pompa, beyin denen et parçası bana ne kadar yardımcı olacak.
İnsan bir doğum ve ölüm makinesidir. Bir yandan kendini hem maddi, hem duygusal olarak üretirken diğer yandan öldürür. Siz bu cümleyi okumaya başladığınızdan beri bir yanınız doğdu bir yanınız öldü. Bedeniniz bir yandan yeni yaşamla ölümü öldürürken, diğer yandan ölümle yeni bir yaşama yol açıyor. Her an yeni bir yaşam tomurcuklanıp başka bir yaşam ölüyor. Sonuçta hangisi baskın gelirse hayat o yöne doğru evriliyor. Ta ki ölüm her yanımızı bir giysi gibi sarana dek.
İnsan son tahlilde, kendini çok abartmasına rağmen, aslında maddenin bir biçimidir (bir süreliğine). Bir süre sonra maddenin bir başka biçimine dönüşecektir. İnsanın işte bu maddi varlığının devamı ve sağlığı onu oluşturan hücrelerin etkinliğine bağlıdır.
Peki, ruh, o var mıdır? Varsa maddenin hangi aşamasındaki evrim düzeyi onu doğurmuştur. Ölümlü müdür? Dinlere bakılırsa ölümsüzdür ve içimize doldurulmuştur. Bana kalırsa, sanki insan denen makine ruhu üretti, sonra da onun kölesi oldu. Benim mantığıma göre ruh, kan dolaşımını sağlayan, adına kalp denen bir pompayla, gizemi kalp kadar çözülememiş olan beynin ürünüdür. Bu bakışa göre, ruhu doğuran kalp ve beyin, et parçası ve ölümlüyse, onları öldüğünde ruh ölmez mi? Bu temelde ruhun ölümsüzlüğüne ilişkin savlar havada kalmıyor mu? Tabii insanlar bütün bu savlar dışında, bize rağmen, bizim dışımızda bir ilahi gücün onu içimize üflediğine ilişkin görüşlerini koruyabilirler. Buna bir diyeceğimiz olamaz.
Ne var ki insan, ihtiyacı olanı üretebilen bir canlı türü. Ruha ihtiyacı vardı ve onu üretti kanısındayım. Bu, test edilip kanıtlanabilecek bir şey değil, bir inanç sadece. Özgürlük, hakkaniyet, adalet duygusu gibi, kaygı, yalnızlık, güvenlik duygusu gibi, sevmek, sevilmek ihtiyacı gibi… Ruh bütün bu ihtiyaçların bir ürünü olmasın sakın… Ancak şurası benim açımdan kesin gibi: o, kalp kadar, beyin kadar, belki daha fazla, bir akıl ürünü…
Ancak insan bunlarla birlikte eş zamanlı olarak barikatlar inşa etti kendine. O barikatlara “ev” ismini taktı. Tüm acılarını, kaygılarını, sevinçlerini kilitlediği bir mevzi de diyebiliriz oraya. Zira oralar yeryüzünde bizim için en korunaklı alanlardı. Ruhu içimize, kendimizi eve kilitledik. Artık ev ruhun büyük ölçüde üretildiği merkezler halini aldı.
Yaklaşık beş bin yıldır insanlar dinleri ve kitapları, tanrıyı çıkarı için kullanma kılavuzuna dönüştürdü. Ama hâlâ ruhları kullanma kılavuzunu keşfedemedi. Tabii burada kişinin kendi ruhunu kullanma kılavuzundan bahsediyorum. Yoksa siyasal sistemlerin tümü birer ruh terzisidir, ondan bahsetmiyorum. Zira o mevzu, bahsi diğerdir.
Nihayetinde, maddi yaşamın ürünü olarak bir “ruh” tasavvuru şekillendi kafamda. Şöyle bir maddi yaşamda, şöyle bir ruh, böyle bir maddi yaşamda ise böyle bir ruh mevhumuna sahip olduk. Ve insan soyu, tam anlamıyla çözemediği, varlığını şöyle böyle bildiği, böylece bir kanıya vardığı bilgi/inanç, kutsallık halesiyle çevrelendi. İşte o, ruhtu ve içimizdeki güvenceli yaşamı böylece sürdüregeldi.
Özetle, doğumla ölüm arasındaki ömür denen o zaman parçasına iki temel duygu damgasını vurdu: sevgi ve nefret… Sevgiyi yaratamayanlar nefret üretti; nefreti besleyenler sevgiyi boğdu. Sonuçta insanlık kaybetti, daha da edecek. Bütün bunları bir ruhun gözetiminde ve yol göstericiliğinde yaptı.
Kırık bir kalp, kusurlu bir beyinle şimdilik bu kadar oldu. Tamamlanmaya muhtaç bir yazı belki ama en azından bir deneme…
Düşünce paylaşmak iyidir, belki size bir fikir verir.
- Kalp Denen Pompa, Beyin Denen Et Parçası - 17 Mayıs 2026
- Aşk Anti-Demokratlıktır - 5 Mayıs 2026
- Tam Yeri Denk Geldi Manzara Koyduk - 13 Nisan 2026
















