Modern devlet, yalnızca hukuk üreten ve uygulayan tarafsız bir mekanizma değildir; aynı zamanda hafızayı şekillendiren, görünürlüğü ve görünmezliği düzenleyen, hakikatin sınırlarını belirleyen bir iktidar aygıtıdır. Bu perspektiften bakıldığında, zorla kaybetme vakaları yalnızca adli süreçlerin konusu değil; aynı zamanda siyasal ve toplumsal ilişkilerin en yoğun biçimde kristalleştiği kritik düğüm noktalarıdır. Gülistan Doku vakası, bu düğümün Türkiye bağlamındaki en çarpıcı örneklerinden biri olarak karşımızda durmaktadır.
Tunceli: Bastırılmış Hafızanın Coğrafyası
Dersim olarak tarihsel ve toplumsal bellekte yer eden, resmî adıyla Tunceli, yalnızca bir coğrafi bölge değildir. Burası; bastırılmış hafızaların, devlet-toplum gerilimlerinin ve süreklilik arz eden sessizlik rejimlerinin mekânıdır. Dersim Tertelesi’nden günümüze uzanan tarihsel süreklilik, bu coğrafyada devlet şiddetinin kolektif bellekte farklı bir anlam kazanmasına yol açmıştır.
Bu bağlamda Gülistan Doku’nun kayboluşu, sıradan bir adli olay olmaktan çıkarak daha geniş bir siyasal çerçeveye oturur. Doku’nun kaybolduğu süreç, bu coğrafyanın tarihsel yüküyle birlikte değerlendirilmeden anlaşılamaz.
Devlet, Görünürlük ve Kayıp Olgusu: Hakikatin Sistematik Silinmesi
Zorla kaybetmeler ve faili meçhul dosyalar literatürü, devletin yalnızca şiddet uygulayan bir aktör olmadığını; aynı zamanda hakikati yöneten ve görünürlük rejimlerini düzenleyen bir yapı olduğunu ortaya koyar. Bu çerçevede kaybolmak, çoğu zaman fiziksel bir yok oluştan ziyade, olayın kendisinin sistematik biçimde silinmesi anlamına gelir.
Gülistan Doku dosyasında dikkat çeken unsurlar —kamera kayıtlarındaki belirsizlikler, soruşturma süreçlerindeki aksaklıklar, tanıklıkların sınırlılığı— bu silinmenin teknik araçları olarak okunabilir. Dosyanın yıllarca sürüncemede kalması ve süreçte ortaya çıkan çelişkiler, bu durumu yalnızca idari yetersizlikle açıklanamayacak ölçüde yapısal bir soruna işaret etmektedir.
İktidar İlişkileri ve Hukukun Askıya Alınması: Siyasal Dokunulmazlık
Vakaya ilişkin tartışmaların merkezinde yer alan bir diğer unsur, dönemin idari yapısı ve güç ilişkileridir. Yerel yönetim ile merkezi iktidar arasındaki bağ, özellikle taşra bağlamında hukukun işleyişini doğrudan etkileyebilmektedir.
Bu noktada mesele, bireysel sorumlulukların ötesine geçmektedir. Bir kamu görevlisinin veya yakın çevresinin bir soruşturmada anılması ve buna rağmen sürecin sonuçsuz kalması, yalnızca etik bir sorun değil; aynı zamanda hukukun eşit uygulanabilirliği meselesidir. Eğer belirli konumlar bireyleri fiilen dokunulmaz kılıyorsa, burada söz konusu olan durum bir istisna değil, yapısal bir gerçekliktir.
Bu çerçevede Karl Marx’ın devleti egemen çıkarların örgütlenmiş bir biçimi olarak tanımlaması, yalnızca teorik bir çerçeve sunmakla kalmaz; aynı zamanda bu tür vakaların analizinde açıklayıcı bir perspektif sağlar. Türkiye bağlamında, sınıfsal konumun yanı sıra bürokratik hiyerarşi ve siyasal aidiyet de hukukun işleyişinde belirleyici olabilmektedir.
Hafıza, Unutma ve Toplumsal Mücadele: Zamana Karşı Direniş
Kayıp vakalarının bir diğer boyutu toplumsal hafıza ile ilgilidir. İktidarın en etkili araçlarından biri, zamanla işleyen unutma mekanizmasıdır. Dosyaların sürüncemede bırakılması, kamuoyunun gündeminin değiştirilmesi ve acının yalnızlaştırılması bu sürecin temel unsurlarıdır.
Ancak bu unutma rejimi her zaman tam anlamıyla işlemez. Türkiye’de Cumartesi Anneleri, 1995’ten bu yana sürdürdükleri mücadeleyle bu mekanizmayı kesintiye uğratan en önemli toplumsal aktörlerden biridir. Bu direniş, kayıp yakınlarının bireysel arayışını kolektif bir hakikat talebine dönüştürmektedir.
Gülistan Doku vakası da bu bağlamda yalnızca bir aile trajedisi değil; kolektif hafızanın bir parçası hâline gelmiştir. Vakanın kamuoyunda canlı kalması, adalet talebinin sürekliliğini sağlayan en önemli unsurlardan biridir.
İktidarın Suskunluğu: Bir Savunma Mekanizması
Devletin suskunluğu, çoğu zaman yalnızca bilgi eksikliğiyle açıklanamaz. Bu suskunluk, bilinçli bir savunma mekanizması olarak da işlev görür. Siyasal aktörlerin korunması, kurumsal yapıların zedelenmemesi ve “devlet sırrı” söylemi etrafında örülen koruma kalkanı, bu sessizliğin temel bileşenleridir.
Bu durum, kayıp vakalarının çözümsüz kalmasını tesadüfi olmaktan çıkarır ve yapısal bir sürekliliğe dönüştürür. Böylece suskunluk, yalnızca bir sonuç değil; aynı zamanda bir yönetim biçimi hâline gelir.
Sonuç: Hakikat, Adalet ve Yüzleşme İhtiyacı
Gülistan Doku’nun kayboluşu, Türkiye’de adalet mekanizmalarının işleyişine dair daha geniş bir tartışmayı zorunlu kılmaktadır. Burada mesele yalnızca bir bireyin akıbetinin aydınlatılması değil; aynı zamanda hakikatin neden ve nasıl geciktirildiğinin anlaşılmasıdır.
Hakikat bastırılabilir; ancak bütünüyle ortadan kaldırılamaz. Geciken adalet, yalnızca bireysel mağduriyetleri derinleştirmekle kalmaz; aynı zamanda toplumsal güveni aşındırır ve devletin meşruiyetini tartışmalı hâle getirir. Bu nedenle kayıp vakalarının çözümü, yalnızca adli bir gereklilik değil; demokratik bir toplumun varlığı için temel bir koşuldur.
Sonuç olarak, Gülistan Doku vakası bir dosyadan ibaret değildir. Bu vaka, bir ülkenin hukukla, hafızayla ve kendi geçmişiyle kurduğu ilişkinin aynasıdır. Kayıpların bulunması ve adaletin sağlanması, yalnızca mağdur ailelerin değil; toplumun tamamının ortak sorumluluğudur. Çünkü bir toplum, kayıplarını ne kadar görünür kılarsa, geleceğini de o kadar güvenli inşa edebilir.
- Kayıp, İktidar ve Hafıza: Gülistan Doku Vakası ve Devletin Suskunluğu - 24 Nisan 2026
- Cezaevleriyle Demokrasi Kurulmaz - 22 Nisan 2026
- Sinir Bozucu Karakterler: Kendimizle Yüzleşmenin En Rahatsız Edici Yolu - 19 Mart 2026















