back to top
Ana Sayfa Yorum Geleceği Geri Almak

Geleceği Geri Almak

Teknoloji çağında, son yirmi yılda inanılmaz bir hızla gelişen bu sürece adapte olmaya çalışan insanlık, robotlar ve yapay zeka dünyasını keşfederken dünya yeni bir değişim dönemine giriyordu.

Sanayi Devrimi, İngiltere’de « Çartist Hareket »i yaratırken, değişen sistem içerisinde yeni rollerini kavramaya çalışan işçiler makineleri kırıyordu. Makineler kırılıyordu kırılmasına ; ancak asıl sorun makinelerin kendisi değil, dünya zenginliğinin nasıl paylaşılacağı sorunuydu. İşçi ve emekçilerin kapitalist sömürü düzeninde payına düşen ise, yoksullaşma ve emeğin sömürülmesiydi.

Sanayi Devrimi’nden bu yana insanlık, büyük siyasi ve toplumsal çalkantılar içerisinden geçerek yirmibirinci yüzyıla ulaştı. Bu yüzyılda ise kapitalist sistem, dünya güçler dengesinin zayıflamasıyla birlikte (SSCB’nin ve Varşova Paktı’nın dağılmasının ardından) tek kutuplu bir dünyaya doğru ilerledi. Öyle ki dünya jandarmalığına soyunan ABD, giderek kendisini uluslararası hukukun üzerinde görmeye başladı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan uluslararası hukuk düzeni ve uluslararası sözleşmeler adeta rafa kaldırılıyordu.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, 3 Ocak 2026’da yaşandı. ABD, Venezuela’ya düzenlediği askeri operasyon sırasında Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu yakalayarak ülke dışına çıkardı ve ABD’ye götürdü. Olay, ABD tarafından bir suçlunun yakalanması olarak savunulurken, uluslararası hukuk açısından operasyonun meşruiyeti ciddi biçimde tartışıldı.

Peki, uluslararası hukukun bu şekilde çiğnenmesi nereye varırdı? Tüm dünya bir kez daha orman kanununa mı geri dönüyordu?

  1. yüzyılda bizi ne bekliyordu?

George Orwell’in tasvir ettiği bir dünya mı? Küresel bir distopyaya doğru mu yol alıyorduk? Covid döneminde dünya genelinde milyarlarca insan evlerine kapatılırken, küresel bir distopyaya hazırlanan dünya egemenleri, “Artık insanlara her şeyi yaptırabiliriz” diye mi düşünüyordu?

Yirmibirinci yüzyılda insani değerler dibe doğru sürüklenirken, insanın onurunu ve haysiyetini nasıl koruyacaktık? Küresel sermayenin efendileri, insanlığı adeta nihilizmin bataklığında boğmak istiyordu. Her şey değersizleştiriliyordu. İnsan hayatı bile önceliğini kaybediyordu. Oysa insan bu dünyanın öznesiydi.

İnsanlığa adeta bir fare kapanı kuranlar, tüm insanları birer fare olarak mı görüyordu? Haysiyetli ve onurlu bir yaşam olmadan bu dünya nasıl bir anlam taşıyabilirdi?

Peki gençler böyle bir dünyaya baktıklarında ne görüyorlardı?

Epstein’in dehşet adasında şekillenen bir dünya siyaseti mi?

Gençleri sokağa döken nedenler neydi?

Fransa’da eğitimde fırsat eşitliği, eğitim koşullarının düzeltilmesi ve Parcoursup sisteminin değiştirilmesi talepleriyle başlayan liselilerin gösteri ve protestoları, yeni bir uyanışın çağrısı mıydı?

Gençler, bu kez Sanayi Devrimi’nin Makine Kırıcıları’nın izinden gitmek yerine, teknolojiyle savaşa girmekten ziyade sistemi sorgulamaya başladılar. Özellikle gençler açısından gelecek giderek daha

belirsiz ve tekinsiz hale gelirken, bütün Avrupa’yı ayağa kaldıran çığlığın Fransa’dan yükselmesi bir tesadüf müydü?

Fransa’nın temel sloganı olan (la devise républicaine) « Liberté, Égalité, Fraternité » (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik) kendi zamanını aşarak, fakat ruhunu kuşanarak yeniden insanlığa bir umut mu müjdeliyordu?

Belki de bugün sokaklara çıkan gençler, yalnızca daha iyi bir eğitim sistemi istemiyorlar. Gençler, geleceğin nasıl bir dünya olacağına dair söz sahibi olmak istiyorlar. Hayatın öznesi olmaktan bahsediyoruz elbette…

Nitekim Fransa’da liselilerin gösteri ve protestolarıyla başlayan toplumsal hareket, Avrupa’nın başka ülkelerine de yayılıyor. İtalya’dan İspanya’ya, Yunanistan’dan Almanya’ya kadar gençlerin itirazları farklı biçimlerde sokağa yansıyor. Talepler ülkeden ülkeye değişse de ortak bir kaygı giderek daha görünür hale geliyor: Eğitimden sosyal haklara, hayat pahalılığından geleceğin güvencesizliğine kadar gençler, kendi gelecekleri hakkında söz sahibi olmak istiyorlar. Avrupa’da yaşanan bu protesto dalgası artık yalnızca bir eğitim meselesi olmaktan çıkıyor; genç kuşağın nasıl bir toplumda yaşamak istediğine ilişkin daha büyük bir sorgulamaya dönüşüyor.

Dün Almanya’da sokağa çıkan Z Kuşağı’nın temel sloganlarından biri «Gen Z regelt» (Z Kuşağı halleder) idi. Berlin, Hamburg, Köln, Frankfurt ve Münih başta olmak üzere onlarca kentte düzenlenen gösterilerde gençler eğitim ve sosyal hizmetlere daha fazla kaynak ayrılmasını, hayat pahalılığının azaltılmasını ve zorunlu askerliğe karşı çıkılmasını talep ettiler. «Bombalar yerine eğitim» sloganı, aslında gençlerin nasıl bir gelecek istediklerini de anlatıyordu.

Yani kapitalist sistemin vardığı bu aşamada insanlık bir yol kavşağında duruyor: Ya barbarlık ya da eşitlikçi, insani değerleri koruyan, sosyal devlet yapısını güçlendiren ve insanın onurlu bir yaşam sürebileceği daha yaşanabilir bir dünya…

Avrupa böylesine çalkantılı bir dönemden geçerken, Brezilya’dan da dikkat çekici bir haber geldi. 25 Ekim’de yapılan ikinci tur seçimlerinde Luiz Inácio Lula da Silva, aşırı sağcı eski Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’nun oğlu Flávio Bolsonaro’yu %51,79’a karşı %48,21 oyla geride bırakarak yeniden cumhurbaşkanı seçildi. Lula’nın dördüncü kez başkan seçilmesi, yalnızca Brezilya’daki siyasi dengeler açısından değil, Latin Amerika’da sağın ve Trump çizgisindeki siyasetin yükselişine karşı verilen mücadelenin geleceği açısından da dikkat çekici bir gelişmeydi.

Brezilya’da Lula’nın yeniden seçilmesi tüm dünya halkları için bir umut mayası olurken, İsrail’de de Netanyahu döneminin geleceği açısından tarihi bir eşik oluşuyordu.

31 Ekim gecesi Tel Aviv’de binlerce İsrailli, Yahudi ve Arap siyasi partilerin birlikte yer alacağı bir hükümet talebiyle sokağa çıktı. Bu gösterilerde, «Yahudiler ve Araplar düşman olmayı reddediyor» ve «Irkçılığa hayır, ortaklığa evet» sloganları attılar. Arapça olarak ise «Barış, özgürlük, sosyal adalet» sloganı yükseldi. Tüm bu gelişmelere bakarak şunu söyleyebiliriz : İsrail siyasetinin önünde artık yalnızca Netanyahu’nun geleceği değil, Yahudiler ile Arapların siyasal eşitliği ve birlikte yaşama ihtimali de duruyor.

Tel Aviv sokaklarında yükselen «eşitlik», «ortaklık», «barış», «özgürlük» ve «sosyal adalet» sloganları, dünyanın başka yerlerinde gençlerin ve toplumların yükselttiği itirazlardan tamamen kopuk değildi.

Bütün bu gelişmeler bize aynı soruyu yeniden sorduruyor:

İnsanlık nasıl bir dünyada yaşamak istiyor?

Bu tabloya bir başka önemli gelişmeyi daha eklemek gerekiyor. 30 Ekim Cuma günü dünyanın dört bir yanındaki liman işçileri de sokağa çıktı. Avrupa, Asya, Afrika, Amerika ve Avustralya’da 113 limanda, 22 ülkede liman işçileri greve gitti, iş bıraktı ya da çeşitli eylemler gerçekleştirdi. Slogan son derece açıktı:

« Liman işçileri savaş için çalışmaz. »

Marsilya’dan Le Havre’a, Dunkirk’ten Cenova’ya, Pire’den Kazablanka’ya, İstanbul’dan Mumbai’ye, Oakland’dan Melbourne’e kadar uzanan bu uluslararası eylem, limanların askerileştirilmesine ve özellikle savaş bölgelerine, başta da İsrail’e askeri malzeme taşınmasına karşı düzenlendi. 25’ten fazla sendikanın destek verdiği eylemde liman işçileri, ticari limanların savaşın lojistik zincirinin bir parçasına dönüştürülmesine karşı çıktılar.

Fransa’da CGT Ulusal Limanlar ve Rıhtımlar Federasyonu 24 saatlik grev çağrısı yaptı. Yaklaşık 14 bin liman çalışanının, bunların 7 bin 500’ünün rıhtım işçisi olduğu sektörde, başta Marsilya, Le Havre ve Dunkirk olmak üzere çok sayıda limanda faaliyet durdu.

Liman işçilerinin itirazı yalnızca savaşa ve silah taşımacılığına karşı çıkmaktan ibaret değildi. Avrupa’da limanların askeri amaçlarla kullanılabilecek şekilde yeniden düzenlenmesine, yani sivil altyapının giderek savaş hazırlıklarının bir parçası haline getirilmesine de tepki gösteriyorlardı. Aynı zamanda otomasyona, çalışma koşullarının kötüleşmesine, ücretlere ve sosyal hakların gerilemesine karşı mücadele ediyorlardı.

Böylece karşımıza oldukça dikkat çekici bir tablo çıkıyor. Fransa’da liseliler eğitim ve gelecekleri için sokağa çıkarken, Almanya’da Z Kuşağı «Gen Z regelt» diyerek geleceğine sahip çıkıyor; dünyanın farklı ülkelerinde gençler yaşamlarını belirleyecek kararların dışında bırakılmak istemiyor. Ve hemen ardından liman işçileri, bu kez savaş ekonomisine ve militarizme karşı «Liman işçileri savaş için çalışmaz» diyerek greve gidiyor.

Gençlerin itirazı ile işçilerin itirazı, farklı noktalardan yola çıksa da aynı sorunun etrafında birleşiyor:

Nasıl bir dünyada yaşayacağız ve bu dünyanın nasıl kurulacağına kim karar verecek?

Tüm bu gelişmeler bize ne anlatıyor? İnsanın değersizleştirildiği bu çağda insanlık, kendi tarihsel birikimini kuşanarak bir kez daha mı ayağa kalkıyor?

İnsanlığın sürüklendiği geleceksiz ve tekinsiz dünyada gençler, onurlu ve haysiyetli bir yaşam için mücadele ederek yeni dünyanın şekillenmesinde hiçleştirilen değil, özne olmak istiyorlar. Belki de bugün yükselen bu itiraz, insanlığın yeniden kendi geleceğine sahip çıkma mücadelesinin başlangıcıdır.