back to top
Ana Sayfa Yorum Cumhuriyet: Yüzyılların Birikiminden Doğan Uzun Bir Yolculuk

Cumhuriyet: Yüzyılların Birikiminden Doğan Uzun Bir Yolculuk

Cumhuriyetin toplumsal kökleri, halkın tarihsel birikimi ve onu yaşatacak irade üzerine

Türkiye’de Cumhuriyet üzerine yapılan tartışmaların önemli bir bölümü, tarihin büyük dönüşümlerini tek bir insanın iradesine bağlayan anlayışın sınırları içinde kalıyor. Cumhuriyetin kuruluşu anlatılırken bir kişinin düşünceleri, kararları, cesareti ve önderliği öne çıkarılıyor; onun içinde yetiştiği toplum, kendisinden önce başlamış mücadeleler, yüzyıllar boyunca biriken düşünceler ve değişen toplumsal ilişkiler çoğu zaman anlatının dışında bırakılıyor. Böylece bir siyasal düzenin doğuşu, toplumun uzun tarihsel gelişiminin sonucu olmaktan çıkarılarak olağanüstü yeteneklere sahip bir kişinin eseri gibi sunuluyor. Kuşkusuz tarihsel dönüşümlerde bireylerin, özellikle de kritik dönemlerde sorumluluk üstlenen önderlerin belirleyici rolleri vardır. Ancak bir insanın tarihin akışını etkileyebilmesiyle o tarihi tek başına yaratması arasında önemli bir fark bulunur. Birincisi tarihsel gerçekliğin parçasıdır; ikincisi ise tarihi açıklamak yerine onu kişiselleştiren bir anlatıdır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyetin kuruluşundaki rolünü anlamak için de önce bu ayrımı yapmak gerekiyor. Onun askerî ve siyasal önderliği, bağımsızlık mücadelesinin örgütlenmesinde ve saltanatın kaldırılmasından Cumhuriyetin ilanına uzanan kararların alınmasında önemli bir yere sahiptir. Fakat bu rolün büyüklüğü, Cumhuriyeti mümkün kılan tarihsel koşulların ve toplumsal güçlerin varlığını ortadan kaldırmaz. Tersine, bir önderin tarihsel önemini anlamanın yolu, onun hangi toplumsal çelişkiler içinde ortaya çıktığını, hangi düşünsel birikimden yararlandığını ve hangi güçlerle birlikte hareket ettiğini araştırmaktan geçer. Cumhuriyeti yalnızca Mustafa Kemal’in iradesine bağlamak, onun içinde yer aldığı tarihsel hareketi de anlaşılmaz hale getirir. Çünkü hiçbir siyasal önder, toplumun henüz üretmediği düşünceleri, ihtiyaçları ve mücadele olanaklarını yalnızca kendi isteğiyle kalıcı bir toplumsal düzene dönüştüremez.

Cumhuriyet 1923’te Başlamadı

Cumhuriyetin ilan edildiği 29 Ekim 1923, Türkiye tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Ancak Cumhuriyet düşüncesinin ve onu mümkün kılan toplumsal dönüşümlerin başlangıç tarihi değildir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüzyılı, yalnızca bir devletin askerî ve ekonomik bakımdan gerilemesinin değil, aynı zamanda yeni toplumsal güçlerin, düşüncelerin ve siyasal taleplerin ortaya çıkışının tarihidir. İmparatorluğun Avrupa kapitalizmiyle kurduğu ilişkiler, dünya ticaretindeki değişimler, sanayi üretiminin yarattığı eşitsizlikler, savaşların maliyeti ve merkezî devletin yeniden örgütlenme çabaları, geleneksel yönetim biçiminin dayandığı ilişkileri giderek değiştirmiştir.

III. Selim dönemindeki reform arayışları, II. Mahmud’un merkezîleşme politikaları, 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı ve 1876 Kanun-ı Esasi, farklı amaçlarla ve çoğu zaman devletin varlığını koruma kaygısıyla gündeme gelmişti. Bunların hiçbiri doğrudan doğruya demokratik bir cumhuriyet kurmayı hedeflemiyordu. Ancak hukuk, yurttaşlık, temsil, eğitim, yönetim ve devletin meşruiyeti üzerine yeni tartışmaların önünü açtılar. Devletin nasıl yönetileceği sorusu, giderek hükümdarın kişisel yetkilerinin ötesinde ele alınmaya başlandı.

Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi ve Yeni Osmanlılar çevresindeki düşünsel tartışmalar, özgürlük, meşrutiyet ve anayasal yönetim kavramlarını siyasal yaşamın gündemine taşıdı. Ardından Jön Türk hareketi, İttihat ve Terakki, Osmanlı aydınları, gazeteciler, öğretmenler, öğrenciler ve farklı siyasal çevreler, imparatorluğun geleceğini tartışmaya açtılar. 1908 Devrimi, anayasal yönetimin yeniden yürürlüğe girmesini sağlarken, siyasal örgütlenmenin ve kamusal tartışmanın sınırlarını da genişletti.

Bu hareketlerin tümünü bugünkü anlamda demokratik ya da özgürlükçü saymak mümkün değildir. İçlerinde otoriter, merkeziyetçi, milliyetçi ve devletçi eğilimler de güçlüydü. Bununla birlikte, hükümdarın mutlak iradesinin sorgulanması, anayasal yönetim düşüncesinin yayılması ve siyasal iktidarın meşruiyetinin tartışmaya açılması bakımından önemli bir tarihsel birikim yarattılar. Cumhuriyet, işte bu birikimin ardından ortaya çıktı.

Mustafa Kemal de bu dünyanın dışında yetişmedi. Osmanlı askerî okullarında eğitim gördü; meşrutiyet, özgürlük, bağımsızlık, ulus, devlet ve modernleşme üzerine yürütülen tartışmaların içinde biçimlendi. Onun düşünsel gelişimi, imparatorluğun son dönemindeki aydınlanma ve siyasal dönüşüm arayışlarından ayrı düşünülemez.

Dolayısıyla Cumhuriyetin düşünsel temellerini yalnızca bir kişinin zihninde aramak, o düşüncelerin oluşmasını sağlayan tarihsel koşulları görmezden gelmektir.

Tarihi Yalnızca Saraylar ve Komutanlar Yazmaz

Geleneksel tarih anlatıları, çoğu zaman savaşları komutanların, devletleri hükümdarların, devrimleri ise büyük önderlerin eseri olarak gösterir. Bu anlatılarda halk, tarihin öznesi olmaktan çok, verilen kararları uygulayan kalabalıklar biçiminde yer alır. Oysa hiçbir savaş yalnızca komutanların stratejileriyle kazanılmaz; hiçbir siyasal düzen, toplumun belirli kesimlerinin desteği veya en azından kabulü olmadan uzun süre varlığını sürdüremez.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde köylüler, işçiler, zanaatkârlar, küçük tüccarlar, memurlar, öğretmenler, öğrenciler ve askerler, değişen ekonomik ve siyasal koşulların içinde farklı biçimlerde yer aldılar. Vergi yükü, savaşların yarattığı yıkım, toprak ilişkileri, üretimdeki değişimler ve geçim sıkıntıları, insanların devletle kurdukları ilişkiyi de dönüştürdü. Bir imparatorluğun çözülüşü yalnızca yönetici sınıfların siyasal tercihlerinden değil, toplumsal düzenin kendi içindeki çelişkilerden de kaynaklanıyordu.

Birinci Dünya Savaşı, bu çelişkileri daha da ağırlaştırdı. Uzun savaş yılları boyunca Anadolu’nun insan ve üretim kaynakları tüketildi. Köyler erkek nüfusunun önemli bir bölümünü kaybetti; kadınlar, çocuklar ve yaşlılar üretimin yükünü taşımak zorunda kaldı. Açlık, salgın hastalıklar, göçler, zorunlu yer değiştirmeler ve büyük can kayıpları, toplumun yaşamını derinden etkiledi. İmparatorluğun yenilgisi ve ardından gelen işgaller, yalnızca devletin egemenliğini değil, Anadolu’da yaşayan insanların geleceğini de belirsiz hale getirdi.

Millî Mücadele böyle bir ortamda gelişti. Yerel direniş örgütleri, Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri, Kuvayı Milliye birlikleri, yerel eşraf, din görevlileri, öğretmenler, subaylar, köylüler ve kentlerdeki farklı toplumsal kesimler, işgallere karşı çeşitli biçimlerde örgütlendiler. Kadınlar cephe gerisinde taşıma, sağlık, üretim ve dayanışma faaliyetlerinde önemli görevler üstlendiler. Anadolu’nun yoksul köylüleri, savaşın insan gücünü ve maddi yükünü büyük ölçüde taşıdı.

Elbette toplumun bütün kesimleri aynı siyasal hedef etrafında birleşmiş değildi. Saltanat yanlıları, yerel güç odakları, farklı ulusal ve dinsel topluluklar, birbirleriyle çatışan beklentiler taşıyordu. Millî Mücadele içinde de siyasal görüş ayrılıkları ve iktidar mücadeleleri vardı. Ancak bütün bu farklılıklar, tarihsel dönüşümün tek kişinin iradesinden değil, çok sayıda toplumsal gücün karşılaşmasından doğduğunu gösterir.

Cumhuriyeti mümkün kılan koşullar, savaşın yıkımıyla birlikte eski yönetim düzeninin meşruiyetini yitirmesi ve yeni bir siyasal örgütlenmenin zorunlu hale gelmesiydi. Mustafa Kemal’in önderliği, bu koşullar içinde belirleyici bir siyasal yön kazandı. Fakat o yönün izlenebilmesini sağlayan şey, toplumda zaten var olan değişim ihtiyacı ve mücadele birikimiydi.

Bir Cumhuriyet Kurulurken Hangi Sınıflar, Hangi Çıkarlar Vardı?

Cumhuriyetin kuruluşunu yalnızca siyasal düşünceler üzerinden açıklamak da yeterli değildir. Her devlet biçimi, içinde ortaya çıktığı toplumun ekonomik ilişkileriyle bağlantılıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüşü ve Cumhuriyetin kuruluşu sırasında üretim ilişkileri, mülkiyet yapısı, ticaret, tarım ve sermaye birikimi önemli dönüşümler geçiriyordu.

İmparatorluğun son döneminde dış borçlar, kapitülasyonlar, Avrupa sermayesinin ekonomik etkisi ve savaşların yarattığı yıkım, devletin bağımsız karar alma olanaklarını daraltmıştı. Anadolu’nun büyük bölümü tarımsal üretime dayanıyordu. Sanayi sınırlıydı; ulaşım ve ticaret ağları eşitsiz gelişmişti. Yeni siyasal düzenin önünde yalnızca egemenliğin kime ait olacağı değil, ekonomik bağımsızlığın nasıl sağlanacağı sorusu da bulunuyordu.

1923 İzmir İktisat Kongresi, bu bakımdan Cumhuriyetin kuruluş sürecinin önemli göstergelerinden biridir. Kongrede tüccarlar, sanayiciler, çiftçiler ve işçiler temsil edildi. Ekonomik kalkınma, yerli üretim, sermaye birikimi ve devletin ekonomik yaşamdaki rolü tartışıldı. Ancak bu kesimlerin çıkarları her zaman örtüşmüyordu. Büyük toprak sahiplerinin, ticaret çevrelerinin, gelişmekte olan sanayicilerin ve ücretli emekçilerin yeni devletten beklentileri farklıydı.

Cumhuriyet yönetimi, siyasal bağımsızlığın ekonomik temellerini oluşturmayı hedeflerken yerli bir sermaye sınıfının gelişmesini de destekledi. Sonraki yıllarda devletçilik politikaları, sanayileşme girişimleri ve kamu işletmeleri ekonomik yapıyı değiştirdi. Ancak toprak mülkiyetindeki eşitsizlikler büyük ölçüde sürdü; köylülüğün önemli bir bölümü yoksulluktan kurtulamadı. İşçi sınıfının siyasal ve sendikal hakları da devletin modernleşme hedefleriyle aynı ölçüde genişlemedi.

Bu çelişki, Cumhuriyetin tarihsel niteliğini anlamak bakımından önemlidir. Cumhuriyet, saltanatın kaldırılması ve egemenliğin hanedandan alınmasıyla önemli bir siyasal kopuş yarattı. Fakat toplumdaki sınıfsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmadı. Yeni devlet, bir yandan eğitim, hukuk, kadınların kamusal yaşama katılımı ve laikleşme alanlarında dönüşümler gerçekleştirirken, diğer yandan siyasal iktidarın merkezîleşmesini ve toplumsal muhalefetin sınırlandırılmasını da beraberinde getirdi.

Cumhuriyetin tarihini anlamak, bu iki yönü birlikte değerlendirmeyi gerektirir. Onu yalnızca kusursuz bir ilerleme öyküsü olarak anlatmak da yalnızca baskı ve eksikliklerden ibaret görmek de tarihsel gerçekliği daraltır.

Cumhuriyetin Halkı Vardı, Peki Halkın Cumhuriyeti Ne Ölçüde Vardı?

Cumhuriyet sözcüğü, siyasal iktidarın hanedanın mülkü olmaktan çıkarılması düşüncesini taşır. Ancak bir devletin cumhuriyet adını almasıyla halkın siyasal iktidarın gerçek öznesi haline gelmesi aynı şey değildir. Cumhuriyetin ilanı, egemenliğin kaynağını değiştiren tarihsel bir adımdır; bu egemenliğin toplumun bütün kesimleri tarafından eşit biçimde kullanılabilmesi ise çok daha uzun bir demokratikleşme mücadelesini gerektirir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda halk egemenliği ilkesi benimsenirken, siyasal yaşam uzun yıllar tek parti yönetimi altında sürdü. Siyasal muhalefetin örgütlenme olanakları sınırlı kaldı. Kürtlerin kimlik ve dil talepleri, farklı etnik ve dinsel toplulukların hakları, işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesi ve devletin resmî ideolojisi dışındaki siyasal düşünceler, çeşitli dönemlerde baskılarla karşılaştı. Kadınlara tanınan siyasal haklar önemli kazanımlar oluştururken, toplumsal yaşamda erkek egemenliğinin ve ekonomik eşitsizliklerin ortadan kaldırılması çok daha uzun bir mücadele konusu oldu.

Burada Cumhuriyetin kazanımlarıyla demokratikleşmenin eksiklikleri arasında bir tercih yapmak gerekmiyor. Tersine, Cumhuriyetin tarihsel değerini koruyabilmek için onun açtığı olanaklarla gerçekleştiremediği dönüşümleri birlikte görmek gerekiyor. Saltanatın kaldırılması, laik hukuk düzenine yöneliş, eğitim alanındaki değişimler ve kadınların siyasal haklar kazanması, toplumsal yaşamı değiştiren önemli adımlardı. Ancak bu kazanımların toplumun bütün kesimleri için eşit ve kalıcı hale gelmesi, yalnızca devletin aldığı kararlarla sağlanabilecek bir süreç değildi.

Cumhuriyetin halkla ilişkisi tam da bu noktada belirleyici hale gelir. Halk, kendisine verilmiş hakların pasif alıcısı olarak mı kalacaktır, yoksa bu hakların kapsamını genişleten, onları koruyan ve gerektiğinde devlete karşı da savunan siyasal özneye mi dönüşecektir?

Bir cumhuriyetin demokratik niteliğini belirleyen asıl soru budur.

Bir Kişiye Emanet Edilen Cumhuriyet, Halkın Ortak Sorumluluğuna Nasıl Dönüşür?

Cumhuriyetin tek bir kurucu iradenin eseri olarak anlatılmasının bugün yarattığı en önemli sorunlardan biri, yurttaşların kendi tarihleriyle kurdukları ilişkinin zayıflamasıdır. Eğer Cumhuriyet bir kişinin topluma armağanı olarak görülürse, halk da onu yaratmış tarihsel güçlerden biri olmaktan çıkar. Cumhuriyet, yurttaşların kendi mücadeleleriyle kazandıkları ve geliştirecekleri bir siyasal düzen yerine, korunması kendilerinden istenen kutsal bir mirasa dönüşür.

Oysa bir mirasa saygı duymakla onun üzerinde söz sahibi olmak aynı şey değildir. İnsan, kendisine ait olduğunu düşündüğü bir siyasal düzeni yalnızca geçmişine duyduğu bağlılık nedeniyle değil, kendi yaşamında karşılığını gördüğü ölçüde de sahiplenir. Cumhuriyet, yurttaşa düşüncesini özgürce açıklama, yöneticilerini seçme ve değiştirme, eşit yurttaş olarak yaşama, adalete ulaşma ve insanca geçinme olanağı sağladığında toplumsal köklerini güçlendirir.

Bu nedenle Cumhuriyetin korunması, yalnızca kurucu önderin anısını yaşatmakla sağlanamaz. Cumhuriyetin korunabilmesi için onun toplumsal dayanaklarının genişletilmesi gerekir. İşçinin çalışma yaşamında söz sahibi olamadığı, köylünün toprağını ve üretimini koruyamadığı, kadının eşitliğinin gündelik yaşamda gerçekleşmediği, gençlerin geleceklerini belirleyemediği ve yurttaşların yöneticilerini etkili biçimde denetleyemediği bir toplumda, cumhuriyet düşüncesi giderek biçimsel bir siyasal kimliğe dönüşebilir.

Burada Cumhuriyetin toplumsal niteliği ile demokrasi arasındaki ilişki belirginleşir. Cumhuriyet, egemenliğin bir hanedana ait olmamasını ifade ederken demokrasi, bu egemenliğin toplum tarafından nasıl kullanılacağı sorusuna yanıt arar. Cumhuriyetin demokratikleşmesi, halkın yalnızca seçim günlerinde oy vermesiyle değil, yaşamını etkileyen kararlara sürekli katılabilmesiyle mümkündür.

Sendikalar, meslek örgütleri, kadın hareketleri, öğrenci toplulukları, yerel yönetimler, bağımsız basın ve yurttaş girişimleri bu nedenle Cumhuriyetin karşısında duran güçler değil, onun toplumsal varlığını güçlendirebilecek yapılardır. Çünkü bir siyasal düzenin gerçek güvencesi, yurttaşların sessizliği değil, kamusal yaşama etkin biçimde katılabilmesidir.

Cumhuriyetin Hafızasında Kimler Eksik?

Cumhuriyetin tarihini yalnızca devlet adamlarının ve askerî önderlerin yaşam öyküleri üzerinden anlatmak, toplumsal hafızada büyük boşluklar yaratıyor. Millî Mücadele’nin yükünü taşıyan köylülerin, cephe gerisinde çalışan kadınların, üretimi sürdüren emekçilerin, düşünsel dönüşüme katkıda bulunan öğretmenlerin, gazetecilerin ve aydınların tarih içindeki yerleri çoğu zaman yeterince görünür olmuyor.

Oysa Cumhuriyetin kuruluşunu mümkün kılan toplumsal birikim, yalnızca Ankara’daki siyasal karar merkezlerinde oluşmadı. İstanbul’da yayımlanan gazetelerde, taşradaki okullarda, askerî birliklerde, işçi örgütlerinde, köylerde, kadınların dayanışma ağlarında ve yerel direniş hareketlerinde de biçimlendi. İmparatorluğun son döneminde anayasal yönetim talep eden aydınlardan, savaş yıllarında yaşamını sürdürmeye çalışan yoksul köylülere kadar çok sayıda insan, farklı amaçlarla da olsa eski düzenin dönüşümünde rol oynadı.

Bu tarihsel birikimin yalnızca Cumhuriyetin kuruluşunu destekleyen hareketlerden oluşmadığını da görmek gerekir. İmparatorluğun son dönemindeki farklı halkların eşitlik, temsil ve özerklik talepleri; Ermeni, Rum, Kürt ve diğer toplulukların yaşadığı çatışmalar, dışlanmalar ve büyük yıkımlar da bu tarihin parçalarıdır. Cumhuriyetin kuruluşuna giden süreç, herkesin aynı geleceği hayal ettiği, bütün toplumsal kesimlerin ortak bir iradeyle hareket ettiği bir dönem değildi.

Bu gerçekleri hatırlamak Cumhuriyetin tarihsel önemini azaltmaz. Aksine, onun hangi çatışmaların, kayıpların, kazanımların ve siyasal tercihlerin sonucunda ortaya çıktığını daha iyi anlamamızı sağlar. Toplumun geçmişiyle gerçek bir ilişki kurabilmesi, yalnızca gurur duyduğu olayları değil, yüzleşmekte zorlandığı deneyimleri de tarihinin parçası olarak kabul etmesini gerektirir.

Bir cumhuriyetin olgunluğu, geçmişini tartışılmaz hale getirmesinde değil, geçmişini özgürce tartışabilen yurttaşlar yetiştirmesinde aranmalıdır.

Cumhuriyeti Kurmak Başka, Cumhuriyeti Yaşatmak Başkadır

Bir siyasal düzenin kurulmasıyla onun toplumsal yaşamda kökleşmesi arasında önemli bir fark vardır. Cumhuriyetin ilanı bir tarihsel kararın sonucudur; Cumhuriyetin yaşaması ise her kuşağın yeniden kurduğu toplumsal ilişkilerle bağlantılıdır. Kuruluş döneminin koşulları, siyasal aktörleri ve öncelikleri zamanla değişir. Toplumun üretim biçimi, sınıfsal yapısı, eğitim düzeyi, kültürel beklentileri ve özgürlük talepleri farklılaşır. Bu değişimler karşısında kendisini yenileyemeyen bir cumhuriyet, kuruluş döneminin simgelerini korusa bile toplumsal içeriğini yitirebilir.

Türkiye’nin Cumhuriyet deneyimi de bu gerçeği gösteriyor. Çok partili yaşama geçiş, işçi hareketinin gelişmesi, kadınların eşitlik mücadelesi, üniversite gençliğinin demokratik talepleri, köylü hareketleri, Kürtlerin kimlik ve siyasal hak mücadeleleri, Alevilerin eşit yurttaşlık talepleri ve farklı toplumsal kesimlerin özgürlük arayışları, Cumhuriyetin başlangıçta çizilmiş sınırlarını sürekli tartışmaya açtı.

Bu mücadelelerin tümü aynı siyasal düşünceden doğmadı; hatta zaman zaman birbirleriyle çatıştılar. Ancak ortak bir tarihsel gerçekliği görünür kıldılar: Cumhuriyetin toplumsal içeriği, yalnızca kuruluş döneminde belirlenmiş değildir. Sonraki kuşakların talepleri, mücadeleleri ve kazanımlarıyla değişmeye devam etmektedir.

Bu nedenle Cumhuriyete sahip çıkmak, onun geçmişte aldığı biçimi değişmez kabul etmek anlamına gelmemelidir. Cumhuriyetin temelindeki halk egemenliği düşüncesini bugünün koşullarında daha geniş, daha eşitlikçi ve daha özgürlükçü bir toplumsal yaşama dönüştürmek de Cumhuriyete sahip çıkmanın bir yoludur.

Hatta belki de en gerekli yoludur.

Çünkü bir cumhuriyet, yalnızca kendisini kuranların iradesine bağlı kaldığında geçmişin siyasal düzeni olarak yaşamaya devam eder. Onu izleyen kuşakların özgür iradesiyle yeniden biçimlendiğinde ise yaşayan bir toplumsal düzene dönüşür.

Cumhuriyetin Gerçek Güvencesi Kimdir?

Bugün Türkiye’de Cumhuriyet üzerine yürütülen tartışmalarda, çoğu zaman onun kurucusuna gösterilen saygının derecesi üzerinden siyasal ayrımlar oluşturuluyor. Bir kesim Cumhuriyeti korumayı kurucu önderin düşüncelerine bağlılıkla özdeşleştirirken, başka bir kesim Cumhuriyetin tarihsel kazanımlarını onun kurucusuna yönelik eleştiriler üzerinden değersizleştirmeye yönelebiliyor. Böylece Cumhuriyetin toplumsal niteliği, iki farklı kişiselleştirilmiş tarih anlayışının arasında geri plana düşüyor.

Oysa Cumhuriyetin geleceğini belirleyecek olan, geçmişte yaşamış bir kişinin iradesine bugün ne kadar bağlı kalındığından çok, halkın kendi yaşamı ve geleceği üzerinde ne ölçüde söz sahibi olabildiğidir. Bir toplumda seçimler yapılırken seçilmişlerin yetkileri sınırlandırılıyor, yargı bağımsızlığı zayıflıyor, basın özgürlüğü daralıyor, emekçilerin örgütlenme olanakları kısıtlanıyor ve kamusal kaynaklar toplumun denetiminden uzaklaşıyorsa, cumhuriyetin biçimsel varlığıyla demokratik içeriği arasındaki uzaklık büyüyor demektir.

Bu uzaklığı yalnızca geçmişe duyulan saygıyla kapatmak mümkün değildir. Cumhuriyetin halk tarafından sahiplenilmesi, onun gündelik yaşamda somut bir karşılığının bulunmasını gerektirir. Yurttaş, devlet karşısında hak sahibi olduğunu hissetmeli; yöneticilerin kendisine hesap vermesini isteyebilmeli; ekonomik ve siyasal kararların alınmasına katılabilmelidir. Cumhuriyet, halkın yalnızca yönetilen değil, yöneten olabilmesinin olanaklarını genişlettiği ölçüde toplumsal bir güvence kazanır.

Burada önemli bir başka nokta daha var. Cumhuriyeti koruyacak güç yalnızca kendisini Cumhuriyetçi olarak tanımlayanlardan oluşamaz. Cumhuriyetin yurttaşlık, eşitlik, özgürlük ve halk egemenliği ilkeleri, farklı düşüncelere, inançlara, dillere ve kimliklere sahip insanların ortak yaşamının temeli haline gelebildiğinde kalıcılaşır. Bir kesimin kendisini Cumhuriyetin doğal sahibi, başka kesimleri ise onun karşısında duran topluluklar olarak görmesi, ortak siyasal yaşamın dayanaklarını zayıflatır.

Cumhuriyetin gerçek güvencesi, onu tartışılmaz bir inanç konusu haline getirenler değil; onun sağladığı hakları kullanan, eksikliklerini eleştiren ve daha ileri bir toplumsal düzen için mücadele eden yurttaşlardır.

Tarihin Büyük İnsanları ve Büyük Toplumları

Tarihte kimi insanlar, yaşadıkları dönemin çelişkilerini başkalarından daha erken görür, dağınık toplumsal talepleri ortak bir siyasal hedefe yöneltebilir ve kritik anlarda önemli kararlar alabilir. Bu insanların tarihsel rolünü küçümsemek, toplumsal koşulların önemini görmezden gelmek kadar eksik bir yaklaşımdır. Ancak onların büyüklüğünü, kendilerinden önceki kuşakların birikimini ve birlikte hareket ettikleri insanların emeğini görünmez kılarak açıklamak da aynı ölçüde yanlıştır.

Mustafa Kemal’in Cumhuriyetin kuruluşundaki rolü, bu tarihsel bütünlük içinde değerlendirildiğinde daha anlamlı hale gelir. Onun siyasal önderliği, imparatorluğun çözülüşüyle ortaya çıkan koşulları, bağımsızlık mücadelesinin yarattığı olanakları ve önceki kuşaklardan devralınan düşünsel birikimi belirli bir siyasal hedefe yöneltmiştir. Fakat Cumhuriyetin kuruluşunu mümkün kılan toplum, yalnızca onun kararlarını uygulayan edilgen bir kalabalık değildi. O toplumun içinde farklı çıkarlar, beklentiler, çatışmalar, direnişler ve geleceğe ilişkin tasarılar bulunuyordu.

Tarihi büyük insanların iradesine indirgemek, ilk bakışta onlara gösterilen saygının ifadesi gibi görünebilir. Oysa bu yaklaşım, toplumların kendi tarihlerini yaratma gücünü küçümseyen bir anlayışı da içinde taşır. Cumhuriyetin bir kişiye ait olduğu düşüncesi güçlendikçe, halkın o Cumhuriyet üzerindeki kurucu hakkı zayıflar. Yurttaş, kendi tarihinin öznesi olmak yerine, kendisine bırakılmış bir mirasın bekçisi haline gelir.

Belki de Türkiye’de Cumhuriyet üzerine yeniden düşünmenin başlangıç noktası burası olmalıdır. Cumhuriyeti kuran tarihsel iradeyi yalnızca bir kişinin yaşam öyküsünde değil, o kişiyi ortaya çıkaran toplumsal koşullarda, önceki kuşakların düşünsel mücadelelerinde, halkın bağımsızlık arayışında ve yeni bir yaşam kurma isteğinde aramak gerekir.

Cumhuriyetin korunması da aynı tarihsel mantığa bağlıdır. Onu bir zamanlar mümkün kılan şey, eski düzenin artık toplumun ihtiyaçlarına yanıt verememesi ve yeni bir siyasal düzen arayışının güçlenmesiydi. Bugün Cumhuriyetin varlığını sürdürebilmesi, toplumun değişen ihtiyaçlarına, eşitlik ve özgürlük taleplerine yanıt verebilmesine bağlıdır.

Cumhuriyet, bir insanın topluma bıraktığı armağan olarak değil, toplumun uzun tarihsel mücadelesinin kazanımı olarak anlaşıldığında gerçek sahiplerine kavuşur. Çünkü armağan edilen bir düzen için teşekkür edilir; mücadeleyle kazanılmış bir düzenin ise sorumluluğu üstlenilir.

Bir toplum, kendi Cumhuriyetinin yalnızca geçmişte nasıl kurulduğunu değil, bugün neden var olması gerektiğini de açıklayabiliyorsa onu koruyabilecek güce sahiptir. Bu güç, bir kişinin anısında, bir devlet töreninde ya da bir resmî söylemde değil; haklarını bilen, birbirinin özgürlüğünü tanıyan, yöneticilerini denetleyen ve ortak geleceğini belirlemek isteyen yurttaşların toplumsal iradesinde bulunur.

Cumhuriyetin kuruluşunda Mustafa Kemal’in tarihsel rolünü teslim etmekle Cumhuriyeti yalnızca onun iradesine bağlamak aynı şey değildir. İlki tarihi anlamaya, ikincisi ise tarihi kişiselleştirmeye yönelir. Cumhuriyeti gerçekten yaşatmak isteyenlerin, onu yalnızca kurucusuyla değil, halkıyla da buluşturması gerekir.

Çünkü Cumhuriyeti bir kişi ilan edebilir; fakat onu ancak halk yaşatabilir.