Lafı eğip bükmeden doğrudan söyleyeyim: Şu haliyle toplumları geri dönüşüme sokmalı. İdeolojilerle yoğrulmuş toplumlardan artık iyi bir şey çıkmayacak. İdeolojiler, insanların yetersizliklerini çarpıtmaktan ya da örtmekten başka ne işe yaradı ki? En iyi ihtimalle toplumların yetersizliklerini ve eksikliklerini idare ettiler diyelim. Toplumları ister geçmişiyle ister bugünüyle değerlendirelim, ideolojilerin gerçeği değişmiyor. Geçmişe “ölü” birine davranır gibi davranmamızı istiyor. Ne var ki “geçmiş ölü değildir; hatta geçmiş bile değildir”. Şimdi, geçmişin bir boyutudur. Toplumların tüm duraklarında ideolojilerin ve geçmişin izleri vardır.
Tüm bu nedenlerle yaşamı ideolojik açıdan değil, etik açıdan yorumlamak gerektiğini düşünüyorum. Ama bugün olguyu etik açıdan yorumlamanın faturası çok ağırdır, bunu biliyorum. Günümüz toplumlarının bu faturayı ödeme kabiliyetlerinin olmadığını da görüyorum. Zira tüm iktidarları, tüm egemenleri, tüm devletleri ve tüm egemenlik sistemlerini ahlaksızlık olarak yorumlamanın etik paradigmanın bir gereği olduğunu düşünüyorum. Tekrar edelim: İktidar olmak ahlaksızlıktır. Egemen olmak ahlaksızlıktır. Ötekine devlet olmak ahlaksızlıktır. Sınıflaşmaya meydan vermek ahlaksızlıktır. Bunların tümü politik bir tutumu içerir.
Hannah Arendt, “Politikanın bittiği yerde özgürlük başlar” demişti. İşte bu nedenle politika etikle yollarını ayırır. Etik, özgür ve eşit yaşam ilkelerini düzenlemek isterken, politika egemenlik ilişkilerini düzenler. Politika, egemenlik ve itaat kültürünü devreye sokar. İtaat ilişkilerinde ahlak devrededir artık. Nietzsche’den alıntılayarak söylersem; “Ahlak, törelere itaat etmekten başka bir şey değildir.” Gerçi ahlak evrensel olmayıp, beslendiği kültürel kodların izlerini taşır; oysa etik evrensel olanın peşindedir. Bu nedenle ben yeri geldiğinde “Ahlaklı ol” demem, “Etik ol” derim.
İşte bu yüzden toplumun bana dayattığı varoluş formlarından kaçmak isterim. Kaldı ki yürürlükteki ahlak son tahlilde, ulus tekelciliğini, kültür tekelciliğini ve devlet tekelciliğini beslemek durumundadır. Zira farklı olanı “öteki”leştirmek gerekir! Böylece insanlar ahlak sayesinde etnik, dinsel ve politik ötekileri küfre dönüştürürler. Bu şartlarda onları itibarsızlaştırmak hiç de zor bir iş olmaz.
Bazen ahlakı etikle karıştıranları görüyorum. Benzerliklerinden çok ayrılıkları söz konusudur. Etiğin ne olduğunu yukarıda kısaca ifade etmeye çalıştım. Ahlak ise bir klişeler dizgesidir; keza ahlak, klişe üretir. Klişeler aynı zamanda kültüreldir; kültürel olanın etikle çatışması bu yüzdendir diyebilirim. Diğer yandan etik olmak, ahlaki klişeler dâhil tüm iktidar mekanizmalarına karşı olmayı gerektirir. Kaldı ki etik, demokrasi böylesi bir mekanizmanın parçası olduğu oranda ona dahi karşı çıkmak durumundadır.
Verili toplum, en “faydalı” yerlerimi kendine ayırmak istiyor. Şayet bu toplumun uyumlu bir bireyi isem, beynimi ve kalbimi onlara ayırıyorum. Toplum demek devlet demek… Peki, ne demek istiyorum şimdi ben? Devlet insan etinden mi besleniyor? Cevap: Evet, devlet insan etinden besleniyor; daha çok beyninden ve kalbinden. Bu ikisini koşulsuz kazanmak için eğitim kurumları kuruyor. Bu etik mi?
Tıpkı devletin; şuh bir kadının elbisesinin dekoltesini çekiştirip, memelerinin destekli sütyenin tüm nimetlerinden fışkırırcasına yakasından taşmasından aldığı hazzı, fethettiği kalp ve beyinden almasına benzer bir durumdur bu. Verdikçe hep daha fazlasını istiyor. Şimdi neden bu “şuh kadın” metaforunu kullandım bilmiyorum. Devletle kadının ne gibi bir benzerliği olabilir ki? Devletin olsa olsa erkek cinsiyle bir benzerliği olabilir. Bir sefer yazmış olduğum “o” cümleyi anlamaya/anlamlandırmaya çalışıyorum. Yoksa kadın, zihnimin dokunmak istemediğim köşelerini mi temsil ediyor? Etik gereği bu “not”u buraya düşme gereği görüyorum.
Sanırım insanlar gözünün gördüğünü, kulağının duyduğunu, teninin hissettiğini beyninde birleştiriyor. Sonra beyin kalple iletişime geçiyor olmalı. Böylesi bir iletişim sonucu bir eylemsizlik, bir sessizlik hâkimse ortama, kalbimiz beynimizin sessizliğini öğrenmiş demektir! Devletin bizden istediği tam da bu. Yani kalbimin beynimdeki sessizliği öğrenmesi… Sessizlik yerine öfkelenmeyi öğrenebilseydik. Artık öfkelenemiyoruz. Galiba hayatta onurlu bir biçimde kalabilmenin ilk şartı öfkelenememek!
Verili hayatın bize dayatmalarına karşı kendimizi hayata dayatmalıyız. Kendimizi bir sayı olmaktan çıkarıp nitelikli bir varlığa dönüştürmeliyiz. Sayı değil nitelik söz konusu olmalı. Ama insan çok garip bir varlık; “sayı” olmakta ayak diriyor adeta. Diğer taraftan sınırlar çiziyor. Sanki sınır çizmekle malul bir canlı. Mütemadiyen sınırlar çiziyor, çizdiği sınırlara hapsediyor kendini. Fiziksel sınırlar yetmiyor, duygusal sınırlar çiziyor bu kez. Sınırlar onlara hep çok şey verecekmiş gibi yapıyor. Sonra… Sonrası malum!
Etikten söz ederken kentlerden söz etmemek olmaz sanıyorum. Kentler “taşıran damla”yı oynuyor. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde kentler etiği berhava etmek için var denebilir. İçinde barındırdığı her şeyi taşırıyor; insanları, yolları, metroları, hastaneleri… Bunların yanında tüm değerleri de taşırıp dışına atıyor. İçinde yaşamakta olduğum İstanbul kenti giderek hastalıklı dev bir organizma adeta. O harikulade boğaz, hastalığını bir nebze olsun gizlemeye çalışıyor ama sadece bir nebze… Bir ayağı “etik ülkesi” Avrupa’da, bir ayağı Ortadoğu’da… Şimdi her ikisi için de olumsuz anlamda “taşıran damla”…
Kentimde sağlıklı olan tek şey beton! Ve betondan yapılmış binalar giderek daha fazla sağlıklı oluyor. Şahsen ben yeni yapıların sağlığından şüphe duymuyorum! Benim, şehrin değil de betonun sağlığından şüphe duymam etik değil belki ama gerçek bu! Beton o kadar sağlıklı ki doymak nedir bilmeyen vahşi bir hayvan gibi saldırıyor doğaya. O halde etik karıştırmalı şehre. Keza bir ayağı M.Ö. 7. yüzyılda, diğeri bugün. Böylesine büyük tarihine karşın sanki biraz gerizekâlı! Bir şehrin etikten yoksunluğunu anlatacak başka cümle kuramıyorum. Etikten yoksunluk nasıl anlatılır bir şehir için, bir düşünün… Elbette kentimiz “canlı” bir organizma olduğu için onun da bir nabzı var. Ne var ki şehrin nabzı sadece şehrin nabzı olarak kalmıyor; o şehirde yaşayan insanların nabzında devam ediyor, giderek ülkenin nabzını etkiliyor. İşe etik karıştırma yetkinliğinde olmadığımız için nabız ya çok yüksek ya da çok düşük bir seyir izliyor.
Aslına bakacak olursak etikten yoksun inşa edildiği için İstanbul şehri adeta devasa bir mide. Sokakları, caddeleri, otoyolları, metroları da sindirim sistemi gibi insanları bir yerden başka bir yere boşaltıyor. “Boşaltıyor” sözcüğü hafif kaldı, kusuyor adeta insanları.
Bu konuda ne desem bir eksik kalacak biliyorum. Ama şunu tekrar etmeden geçmeyelim: Önce verili toplumu ahlakıyla, kültürüyle, ideolojileriyle; sonra kentleri geri dönüşüme sokmalı. Nihayetinde yeni baştan işe etik karıştırılmalı.
- İdeolojilerin Ötesinde, Etik Bir Yaşam Arayışı - 25 Ekim 2026
- Çocuklar… - 8 Ekim 2026
- Hayat Bilgim - 22 Eylül 2026



















