İnsan türünün yeniliklere en açık çağının, bebeklikten itibaren ilk beş yıl olduğunu söylüyor bilim insanları. Yetişkinlik ve yaşlılık çağında adeta tek renge tapan bir dindar, tek ses çıkaran bir düdük olup çıkıyor kişi. İnsan yaş aldıkça zihinsel olarak büyümüyor; aksine kısalıyor, daralıyor. Bebekken kendi seçtiği yöne giderken, yetişkin (yetişkin ne demekse artık) olunca başkalarının seçtiği yöne gider oluyor. Zira gerçekte yetişkinlerin ne dinî inançları ne de ideolojileri kendi seçimleri, kendi tasarımlarıdır. Çocuklar ise yolu büyükleri gibi herkesin yürüdüğü yerden değil, kendi seçtikleri yerden yürürler. İşte bu yüzden çocuklar en iyi kâşiflerdir. Öğrendikleri her şey kendi buluşlarıdır. En basitinden, hatayı iğne gibi batırırlar tenlerine; dener ve öğrenirler. Denemeden, teste tabi tutmadan hataya “hata” demezler. Başka bir konuda biri için “hata” olan, diğeri için olmayabilir zira. Hatanın kriterini başkası değil, kendileri koyarlar.

Çocuklar neden yapılmıştır, biliyor musunuz? Etten ve kemikten çok, camdan ve ruhtan yapılmışlardır. Bir kez kırıldılar mı tekrar yapışmazlar. Çocukken yazdıklarını ömür boyu temize çeker de yine de bitiremez insan.

Neticede çocukların güzelliğine sığınmış bir türüz. Sanki onların yüzü suyu hürmetine yaşıyormuşuz gibi gelir bana. Onların kalbine girmek kolaydır; sevgi dolu bir dokunuşla dokunmayagörün, hemen açılır kapıları. Yetişkinliğe doğru ise kilitler takılır o kapılara. Sonra bir kilit yetmez, ikincisi eklenir… Kişi zenginleştikçe kilitler son teknolojik ürünlerle desteklenir. Artık kalbe açılan o kapı herkese açılmaz olur.

Çocukları sevmemin pek çok nedeni var; biri de şu: Onlar kendilerini kendilerine saklamazlar. Şeffaftırlar. Dışından bakınca içini, içinden bakabilirsen dışını görebilirsin. Daha ne olsun… Onlar birer çiçek. Ne var ki diğer çiçekler gibi açmak için herhangi bir mevsimi de beklemezler. Yeter ki ışıklarını, sularını engellemeyin…

Ah çocuklar! “Çocuk senin tohumun değil, sadece yeni bir tohum,” diyor Nil Karaibrahimgil. Çok haklı! Onlardan öğreniyoruz pek çok şeyi. Yetişkinlere anne-baba oluyorlar bazen. Şayet yetişkinler onlardan bir şeyler öğrenemiyorlarsa, ebeveyn olma hakkını kazanamıyorlar demektir. Hayat bize her an “Çıkarın kalemi kâğıdı, sınav yapıyorum,” der. Bunu da en çok çocuklar üzerinden yapar. Pek çoğumuz, farkında bile olmadan sınıfta kalırız. Memleketin hâlinden de anlaşılmıyor mu bu zaten!

Çocuklar iç dünyalarını büyükler gibi çekiştirip durmazlar. Kibritini çakar, ateşini yakarlar. Ne yapacaklarsa, ne söyleyeceklerse hemen hayata geçirirler. Sinir uçlarının kablolarını geçmişe ya da geleceğe bağlamaz, “şimdinin” kavgasını yaparlar. Pek çok yetişkin, onların söylediklerini sanki başka bir dile çevirerek dinler; böylece hep yanlış anlar. Çocuklar için “yol” önemlidir, gidilecek yerin bir hükmü yoktur. Anda nefes alıp vermek yetmez onlara; meraklı ve taze zihinleriyle ana nefes vermek isterler. Çocuklar kimseye “köşe yastığı” olmak istemezler, bunu beceremezler de zaten. Hep birilerinin kendilerine köşe yastığı olmasını beklerler. O kadar da kaprisleri olsun artık!

Yetişkinlere de bir çift söz etmeden geçmemeli: Çocuğunuza özen gösterdiğinizi düşünüyorsunuz büyük olasılıkla. Onun iyi, çalışkan, dürüst ve adil biri olmasını istiyorsunuz. Peki siz iyi, çalışkan, dürüst ve adil biri misiniz? Unutmamalısınız ki çocuk, sizin tüm duygu ve tutumlarınızı zihnine, karakterine kopyalar.

Neticede, çevrenizdeki kalplere ne kadar özen gösteriyorsanız, çocuğunuza da o kadar özen göstermiş oluyorsunuz. Bunun farkında olduğunuzu umuyorum. Çocuğunuzun nasıl biri olmasını istiyorsanız, önce siz öyle biri olun. Sizin var edemediğiniz bir insanlık hâlini ondan beklemeniz ne kadar ahlaki? Bu yazıyı düşünürken Gandi’nin şu sözü ilham kaynağım oldu: “Dünyada görmek istediğiniz değişimin kendisi siz olun.”

Olun ki çocuklar şansımızken sancımız olmasın.

Ali Rıza GELİRLİ
Latest posts by Ali Rıza GELİRLİ (see all)