back to top
Ana Sayfa Yorum Orda Öyle Bekle Köprü / Gelip Geçmese de Yar / Umudum Var

Orda Öyle Bekle Köprü / Gelip Geçmese de Yar / Umudum Var

“Dünkü kendimi” biraz olsun geçebilmeye çalışıyorum. İnsanın başkasıyla değil, kendisiyle yarışabilmesi bir olgunluk göstergesi olsa gerek. Kişinin geleceğe bırakabileceği en önemli miras kendi kişiliği ve bu kişiliğin ürettiği görüşler ve tutumlardır diye düşünüyorum. Bundan daha büyük bir mirası tahayyül edemiyorum. Bunu da ancak kendi iyiliklerime, kötülüklerime zaaflarıma rakip çıkararak yapabilirim.

Hepimizin içinde iyi-kötü, sevecen-gaddar kişilikler olabilir. Biz hangisini beslersek onu büyütüp güçlendiririz. Ahlâklı ya da ahlâkçı oluruz. Bu ikisinin arasındaki fark, yüz seksen derecelik bir zıtlık içerir. Böylece “kendimizi” tüm iyiliklerin de tüm kötülüklerin de kaynağı yaparız.

Görüldüğü gibi bodoslama daldım yazıya. Aslında ne yazacağıma tam karar vermiş de değilim. Ama şurasını biliyorum: biraz içimi boşaltmak, olabilirse rahatlamak istiyorum. Öylesine gayesizce oturdum klavyenin başına. Ama söz, keyfînize kara çalmamaya çalışacağım.

İçimin karardığı oluyor zaman zaman. Öyle yağlı kara cinsinden değil, başkasına bulaşmayan, “zeytin karası” gibi bir şey. Hayat bazı şeyler kazandırdı, daha çok da kaybettirdi. Önemsediğim kimi insanların hayatında bazen önemli, bazen bir reklam arası, bazen de “öylesine açılmış bir parantez” oldum. Ama şunu öğrendim: “kendim” dediğim o kusurlu kabı neyle doldurmam gerektiğini bilmek. Zaaflarımın, korkularımın farkına vardım, gücümü hesapladım. Farkındalık iyi derler ama öğrendim ki her zaman iyi değil. Bu durumun insanı mutsuz eden bir yanı da var. Bu nedenle, işte o “kendim” dediğim çirkin kabı değiştirmeye niyetim yok. Zira çok emek verdim ona.

Şu bir insan gerçeğidir: adalet ortamı, özgürlük durumu, güvenlik kavramı hâkim kılındıkça kişi kendini daha fazla “birey” hisseder; azaldıkça sürünün bir parçasına dönüşür.

Toplumun geneli olarak, birey olmakla kölelik arasında gidip gelmekteyiz. Böylesi bir ülkenin yurttaşıyım. Öyle ama ülke benim mi, orası tartışmalı. Sanırım evet, bu ülke benim değil. Orada bir yerde bitki gibi boy vermişim o kadar. Vergi vermek ve askerlik yapmak dışında bir emeğim geçmemiş. Bensiz kurulmuş yani. Üyesi bulunduğum kimliği, bir parçası yapamamış mesela. O, benim olsa bile, ben onun olamamışım. Dünyadaki yerimi sağlamlaştırma, ufkumu, sınırlarımı genişletme imkânını tanımamış bana. Yapıla gelen siyaset bunun için icat olmuş desem abartılı görülmez umarım.

Siyaset, bizim olmayan şeylere emeksiz konmak için birtakım düzeneklere başvurma haliymiş; bunu gördüm, sonra öğrendim. Ayrıca bazı insanların birbirlerine “yakın” olmalarını sağlayan bir araçmış aynı zamanda. Daha da önemlisi, dünyayı kendimize “mal” edebilmenin formülünü verirmiş. O siyaset ki, bizim başkalarının acılarına ağlamamızı engelledi. Hatta acılardan sevinç üretme yeteneğimizi bile geliştirdi! Ki ağlamak insanın en sahici halidir. Başkaları için ağlamıyorsam kardeş de olamam. Kardeşliğin ilk şartı aynı ana-babadan olmak değil, başkası için de ağlayabilmektir.

Hayatta tek ilkem, “gerekli” bir insan olmaktı. En azından birine yararlı olacaksam, bunun diğerine zararı olmamalıydı. Tabii ideal olan, kendimi bu anlamda ve ayrıca ahlâki olarak beslerken, diğerinin de aynı anlamda beslenmesine neden olmaktı. Canlı vücudu buna iyi bir örnektir. İnsanı ele alalım; onun kalbi, midesi ya da karaciğeri kendi kendini beslerken aynı zamanda diğer organları da besleme yükümlülüğünü yerine getirir. Sağlıklı bir bünyede hiçbir organ diğerinin aleyhine çalışmaz. Ama toplumsal hayattaki insan sadece kendine çalışır. Böylece toplumu zehirleyen bir kanserli hücredir o artık. Bunu insan dışında hiçbir canlı yapmıyor. Zira bu, doğanın işleyişine ters.

Evet, hayat böyle gelip geçiyor. Böylesi bir toplumsallık tarafından kuşatılmış insan. Ve tabii zaman geçiyor. Nedense zaman dendiğinde kum saatini hatırlarım, kum saati dendiğinde de zamanı… Kum saatindeki kum, saniye saniye, dakika dakika, saat be saat damlar durur. Saati ters çevirdiğinde zaman yeniden başlar onun için. Sorun şu ki, saati ters çevirince insan için zaman yeniden başlamaz. Acı, sevinç, keder, başarı, başarısızlık, kum akarken saatten nakşolur kişinin tarihine. Orada zaman yeniden başlayamaz. Bu yüzden hep düşünürüm zamanı kum saatinde olduğu gibi yeniden başlatabilseydik diye. Ama tabii ki bu ham bir hayal.

İşte tüm bunlar benim “dünkü kendimi”, iyilikte, güzellikte, estetikte daha da geçmeye itiyor. Bu yüzden, içimdeki kötülüğü değil iyiliği, ahlâkçılığı değil ahlâkı beslemeliyim. “Kendim” dediğim o şekilsiz kabı, kötülüklerin değil iyiliklerin kaynağı yapmalıyım. Zira hayat tekrar yaşanabilen bir süreç değil. Haydi, bunu bir avantaja dönüştürüp, bir seferde “iyi” yaşamayı öğrenelim. Bunun için size ihtiyacım var. Hiçbir kötülük, bizim iyi bir insan olabilmemizin önüne geçememeli ki, hayatımız “reklam arası”na dönüşmesin. Öylesine açılmış bir parantez olmasın yaşamımız.

Yazının başında, içinize kara çalmamaya söz vermiştim, ne kadar başarabildim bilmiyorum.

Bir şiirle bitirelim: “Orada bekle köprü/ gelip geçmese de yar/ umudum var.”


Nokta Haber Yorum sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.