back to top
Ana Sayfa Haber Çevre Küreseş Isınmayı Anlayabilmek  (I)

Küreseş Isınmayı Anlayabilmek  (I)

Küresel ısınmaya dikkat çekiyoruz, bunlar lobilerin işi, iklim değişikliği diye bir şey yok diyen çıkıyor. Hatta bu iddiada bulunanlar bazen ülke liderleri bile olabiliyor. Bakın şimdiden sanayileşme öncesi döneme göre dünyamız yaklaşık 1,5 derece ısındı diyoruz; 1,5 derece öyle büyük bir rakam değil ki, önemli bir etkisi olmaz diyen çıkıyor. Hatta, ne güzel işte, kışlar daha ılıman geçecek diyene bile rastlanıyor… Çok kişi olayın ciddiyetinin farkında değil, şaka gibi.
Madem bu konudaki farkındalığın artırılması gerekiyor, yazma zamanı gelmiş demektir!
Sıcaklık biraz artsa ne olur ki, diye düşünmek konuyu tüm boyutlarıyla değerlendirememekten kaynaklanıyor.
Geniş perspektiften bir değerlendirme yapabilmek için, son dönemde Sydney Üniversitesi’nde Sıcaklık ve Sağlık Araştırma Merkezi’nde, Termal Ergonomi Laboratuvarı’nda yapılan bir deneyin sonuçlarına bakmak yardımcı olabilir. Deneye “Geleceğin İklimine Dayanmak” adı konulmuş ki deneyin amacını mükemmel açıklıyor.
Deney iki aşamada yapılmış ve Guardian Avustralya’nın çevre ve iklim muhabiri Graham Readfearn katılmış. Readfearn;
  • İlk oturumda, 43 santigrat derecede ve % 18’lik nem oranında (küresel ısınma 2 santigrat dereceye ulaştığında Sidney, Meksika ve São Paulo gibi yerlerde çok daha sık gözlemlenebilecek koşullar)
  • İkinci oturumda, yine 43 santigrat derecede ancak bu defa % 36’lık nem oranında (hissedilen sıcaklık olarak  49 santigrat dereceye karşılık geliyor)
koşu bandında hafif tempoda yürüyüş yapmış ve bilim insanları da bu ortamın vücudu üzerinde yarattığı etki incelemiş.
İlk oturum bir saat beş dakika sürmüş ve Readfearn’ın vücut ısısı bu bir saatlik süre içinde 37,98 dereceden, 38,25 dereceye yükselmiş. Aynı zamanda yine bu zaman zarfında ter yoluyla 0,47 litre sıvı kaybetmiş. Readfearn, bu koşullarda yürürken deney ekibinin kendisine sorduğu sorulara konsantre olmakta dahi sorun yaşadığını ifade ediyor.
İkinci oturum ilkinden çok daha zorlu. Neden, diye düşünebilirsiniz. Sıcaklık artmıyor ki, sadece nem oranı yükseltiliyor.
Bu aşamada, bazı ilave bilgiler verilmesinde fayda var. Nem, havadaki su buharı miktarı olarak tanımlanabilir.  Bilindiği gibi insanoğlu, sıcak havada terliyor ve bu ter buharlaşmaya başladığında serinliyor. Diğer bir ifadeyle terlemek tek başına yeterli değil, vücudumuzun soğuması için bu terin buharlaşması gerekiyor. Sorun da tam bu noktada başlıyor zira havadaki nem arttıkça, terin buharlaşmasını engelliyor. Yani, hava aşırı sıcaksa ve nem de yüksekse vücudunuz kendisini soğutma becerisini kaybediyor ve ısı ölümcül hale gelebiliyor.
Kritik eşik, vücut ısınızın 40 santigrat dereceye ulaşması. Buradan sonra sıcak çarpması riski kapınıza dayanmış anlamına geliyor.
İkinci oturum, diğerinden daha kısa, yalnızca 47 dakika sürüyor ve Readfearn’ın vücut ısısı bu süre zarfında 37,87 dereceden, 38,07 dereceye yükseliyor. Aynı zamanda yine bu zaman zarfında ter yoluyla yaklaşık 0,41 litre sıvı kaybediyor. Ancak, en kötüsü, deney başlangıcında 126 düzeyinde seyreden kalp atışları, süre sonunda dakikada 154’e yükseliyor. Readfearn, bu koşulların bir öncekine nazaran kıyaslanamayacak kadar kötü olduğunu, sanki sıcak ve tuzlu su dolu bir kova kafasından boca ediyormuş gibi hissettiğini söylüyor. Kısaca, nem zaten zor olan koşulları  neredeyse dayanılmaz hale getiriyor.
Bir parantez açıp İstanbul’da gözlemlenen aylık nem miktarının ortalama %75 olduğunu da belirtelim. Böylelikle iklim değişiminin özellikle yaz aylarında İstanbul’da nasıl sorunlara yol açabileceğini de tahayyül edebiliriz.
Gölgeye kaçarım, klimayı açarım diye de düşünmeyin. Klima, önemli sera gazı kaynaklarından birisi. Yani, kendinizi kurtarırken dünyayı yok etmeye devam etmiş oluyorsunuz. Ayrıca, haydi diyelim siz kendinizi kurtardınız, hayatını sürdürmek için dışarıda çalışmak zorunda olanların durumu ne olacak? Sürdürülebilir bir dünyaya ulaşmak istiyorsak, Avrupa Birliği’nin ifade ettiği gibi “kimsenin geride kalmamasını sağlamak” da sorumluluklarımızdan birisi.
Bilindiği gibi sıcaklık ölü doğum yapma ve düşük doğum ağırlığı gibi risklerle ilişkilendiriliyor. Kronik rahatsızlıklarla birleştiğinde daha ölümcül sonuçlar oluşturabiliyor. Tıp dergisi Lancet’e göre, aşırı sıcaklıklar 2012 ile 2021 yılları arasında her yıl tahmini 546.000 ölüme neden olmuş durumda. Bu, 1990’lardaki rakamlara göre %63’lük bir artış anlamına geliyor. Yukarıda bahis konusu ettiğimiz deneyi gerçekleştiren Profesör Ollie Jay, bu sayının büyüklüğünü anlatabilmek için şu benzetmeyi yapmış: “Bu, yıl boyunca her yedi saatte bir, insanlarla dolu bir jumbo jetin düşmesine eşdeğer”.
Ancak, konunun bir de üzerinde tam olarak konuşulmayan bir etkisi daha var. Sıcaklık artışları aynı zamanda iş yerinde üretkenliğimizi olumsuz etkilerken güvende hissetmemize de engel oluyor. Verimin düştüğü ve insanların tedirgin bir şekilde çalıştığı ortamlarda faaliyet sonuçlarının beklentilerin gerisinde kalacağını öngörmek, herhalde kehanet olmayacaktır.
Daha su ve gıda güvenliğine giremedik bile. Ancak sadece yukarıda çizdiğimiz görüntünün ve ortaya koymaya çalıştığımız sonuçların dahi ne kadar ürkütücü olduğu ortada. Dolayısıyla, yitirilecek zaman yok. Acilen, tüm dünya genelinde fosil yakıtların kullanımının sınırlandırılması ve kademeli olarak sonlandırılması gerekiyor. Bu durumda (belki) küresel ısınmayı aşağıya çekme şansımız olabilir.
Deneyi detaylı olarak incelemek ve videosunu izlemek isteyenler, bu bağlantıdan ulaşabilirler: Extreme heat lab: enduring the climate of the future | Climate crisis | The Guardian
Bir başka yazıda görüşene kadar, sağlıcakla kalın…
Özgün ÇINAR
Latest posts by Özgün ÇINAR (see all)