back to top
Ana Sayfa Haber 6 – 7 Eylül: Bir Şehir Komşularını Kaybettiğinde

6 – 7 Eylül: Bir Şehir Komşularını Kaybettiğinde

Tarih bazı geceleri takvimden çıkaramaz. Aradan yıllar geçer, binalar yenilenir, dükkânların tabelaları değişir, sokaklardan başka kuşaklar geçer; fakat kırılmış bir vitrinin sesi, yağmalanmış bir evin sessizliği ve kapısına işaret konulmuş bir ailenin korkusu şehrin görünmeyen hafızasında yaşamayı sürdürür. 6–7 Eylül 1955, İstanbul’un böyle gecelerinden biridir. Ona uzun süre yalnızca “olaylar” denildi. Bu sözcük, yaşananları tarihin sisine bırakmaya elverişliydi; çünkü “olay”, kendiliğinden meydana gelmiş bir şeyi, başlangıcı ve sorumlusu belirsiz bir taşkınlığı çağrıştırıyordu. Oysa akademik araştırmalar, diplomatik raporlar, dönemin gazeteleri, arşiv belgeleri, tanıklıklar ve saldırının sokak sokak izini taşıyan fotoğraflar yan yana getirildiğinde ortaya çok daha ağır bir hakikat çıkmaktadır: Başta Rumlar olmak üzere Ermenilerin ve Yahudilerin evlerini, işyerlerini, ibadethanelerini, okullarını ve mezarlıklarını hedef alan; milliyetçi öfkenin siyasal ve kurumsal araçlarla harekete geçirildiği örgütlü bir pogrom yaşanmıştır.¹

Bir şehri yalnızca binalarından ibaret sananlar, 6 Eylül sabahıyla 7 Eylül sabahı arasındaki farkı yıkılmış yapıların sayısıyla ölçebilir. Oysa bir şehir her şeyden önce insanların birbirlerine duydukları güvenle ayakta durur. Komşunun kapısını çalabileceğine, devletin kendisini koruyacağına, polisin saldırganla mağdur arasında hukukun yanında duracağına, doğduğu ülkenin bir gün ansızın kendisine yabancı muamelesi yapmayacağına inanabilmek, kentsel hayatın görünmeyen harcıdır. 6–7 Eylül gecesi yalnızca evlerin kapıları kırılmadı; İstanbul’un yüzyıllar boyunca biriktirdiği bu güven de parçalandı. Sabah olduğunda sokaklarda yalnızca cam kırıkları değil, yurttaşlık fikrinin enkazı vardı.

O gecenin görünürdeki bahanesi, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin yanındaki Türk Konsolosluğu bahçesinde bir bombanın patladığı haberiydi. Radyo haberi 6 Eylül günü öğle saatlerinde duyurdu; İstanbul Ekspres gazetesi ise “Atamızın Evi Bomba ile Hasara Uğradı” manşetiyle ikinci baskıya çıktı. Normal koşullarda sınırlı sayıda basılan gazetenin o gün olağanüstü yüksek bir tirajla dağıtılması, haberin yalnızca verilmediğini, şehir çapında bir öfke dalgası yaratacak biçimde dolaşıma sokulduğunu göstermekteydi. Kıbrıs meselesi etrafında zaten gerilmiş bulunan siyasal ortamın içine bırakılan bu haber, beklenen kıvılcım işlevini gördü.²

Fakat hiçbir kıvılcım, yanacak maddeler önceden biriktirilmemişse tek başına bir şehri ateşe veremez. Dönemin basınını inceleyen akademik çalışmalar, İstanbul Ekspres’in yanı sıra Hürriyet, Vatan, Akşam ve Zafer gibi gazetelerin de kullandıkları haber diliyle toplumsal öfkenin hazırlanmasında, yönlendirilmesinde ve sonradan meşrulaştırılmasında etkili olduğunu göstermektedir.³ Gazete burada olup biteni aktaran tarafsız bir göz olarak kalmamış, hangi korkunun büyütüleceğini ve hangi insanın hedef olarak gösterileceğini belirleyen siyasal sahnenin etkin bir unsuruna dönüşmüştür. Milliyetçilik, matbaa mürekkebiyle çoğaltılmış; dış politikadaki bir gerilim, aynı mahallede yaşayan insanların arasına düşmanlık olarak bırakılmıştır.

Böylesine geniş bir alana yayılan şiddeti yalnızca bir gazete manşetinin uyandırdığı ani öfkeyle açıklamak mümkün değildir. Kalabalıkların İstanbul’un birbirinden uzak semtlerinde aynı toplumsal kesime ait evleri ve işyerlerini bulabilmesi, saldırı araçlarının hazır bulunması, grupların kent içinde taşınması, hedeflerin önceden bilinmesi ve güvenlik güçlerinin uzun süre etkisiz kalması, gecenin öncesinde kurulmuş bir örgütlenmeye işaret etmektedir. Speros Vryonis’in birincil kaynaklara dayanarak hazırladığı kapsamlı çalışması The Mechanism of Catastrophe, saldırıların hazırlanmasını, yönlendirilmesini ve devlet kurumlarının tutumunu ayrıntılarıyla ele alır.⁴ Dilek Güven’in arşiv belgeleriyle sözlü tarih görüşmelerini bir araya getiren çalışması ise 6–7 Eylül’ü Cumhuriyet döneminde gayrimüslimlerin ekonomik, kültürel ve demografik varlığını daraltan Türkleştirme politikalarının sürekliliği içinde değerlendirir.⁵

Burada kendiliğinden öfkelenmiş bir kalabalıktan çok, kime öfkelenmesi gerektiği öğretilmiş, hedefi gösterilmiş ve belirli bir süre hareket alanı açılmış bir kitle bulunmaktadır. Bu nedenle 6–7 Eylül’ü anlamak için yalnızca kalabalığın elindeki baltaya, demir çubuğa ya da sopaya değil, o araçların önünde açılan siyasal yola da bakmak gerekir. Her pogromun sokakta görünen failleri vardır; fakat bir de görünmeyen hazırlayıcıları bulunur. İnsanlara yıllar boyunca ülkenin gerçek sahiplerinin kimler olduğu anlatılır, bazı yurttaşların sadakati sürekli sorgulanır, ekonomik sıkıntıların ve dış politik gerilimlerin sorumluluğu kimliği kolayca seçilebilen topluluklara yüklenir. Ardından yağma başladığında iktidar şaşırmış görünür. Oysa toplumsal şiddet, düğmeye basıldığı anda doğmaz; okul kitabında, gazete manşetinde, meydan konuşmasında, kahvehane söylentisinde ve devlet dairesindeki ayrımcı uygulamada yavaş yavaş hazırlanır. Kalabalık, gecenin karanlığında sokağa çıkmadan önce zihninde komşusunu çoktan yabancılaştırmıştır.

Hedef alınanlar, başka bir ülkenin uzaktan görünen insanları değildi. İstanbul Rumları bu şehrin balıkçıları, bakkalları, doktorları, öğretmenleri, terzileri, meyhanecileri, zanaatkârları ve komşularıydı. Aynı vapura biniyor, aynı yağmura yakalanıyor, aynı mahallede cenaze kaldırıyor, çocuklarını aynı sokaklarda büyütüyorlardı. Buna rağmen Kıbrıs meselesinde Türkiye ile Yunanistan arasında büyüyen gerilim, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olan Rumların üzerine yıkıldı. Bir devletin başka bir devletle yaşadığı anlaşmazlık, kendi yurttaşlarının sadakatini sınamak için kullanıldı. Böylece yurttaşlık hukuki bir bağ olmaktan çıkarılarak çoğunluğun verdiği geçici bir izne dönüştürüldü: Kimliğin makbulse ülkene ait sayılacak, siyasal atmosfer değiştiğinde doğduğun evde bile yabancı ilan edilebilecektin.

Yağmanın ölçeğine ilişkin kaynaklarda farklı rakamlar bulunmaktadır. Yaygın biçimde kullanılan resmi dökümlerden birine göre 4 bin 214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ve aralarında fabrikaların, otellerin, depoların ve başka yapıların bulunduğu 5 bini aşkın mekân saldırıya uğradı. Başka diplomatik ve tarihsel kayıtlarda işyeriyle konut sayıları farklı biçimlerde sınıflandırılmakta; ölümler, yaralanmalar ve cinsel saldırılar konusunda da resmi verilerle tanıklıklara dayanan tahminler arasında ciddi ayrılıklar bulunmaktadır.⁶ Bu belirsizlik, yaşanan zulmü küçültmez. Tersine, suçun ardından mağdurların sesinin ne kadar yetersiz kayda geçirildiğini ve devletin hakikati bütün boyutlarıyla ortaya çıkarmaktan ne ölçüde uzak durduğunu gösterir.

Kesin olarak bilinen, binlerce yapının tahrip edildiği, ibadethanelerin yakıldığı, mezarlıkların parçalandığı, insanların dövüldüğü, kadınların cinsel şiddete uğradığı ve çok sayıda ailenin yaşamı boyunca taşıyacağı bir korkuya mahkûm edildiğidir. Pogromlarda sayıların kendisi kadar, sayılmayanların varlığı da önemlidir. Resmî kayıtlara giremeyen korku, utanç nedeniyle anlatılamayan cinsel saldırı, evinin önünde aşağılanan yaşlı bir insanın kırılan onuru ve ertesi gün çocuğunun elinden tutarak ülkeyi terk etmeyi düşünen bir babanın çaresizliği hiçbir istatistikte bütünüyle görünmez. Tarih çoğu zaman yıkılan binayı kaydeder; fakat o binanın içinde yıkılan hayatı kaydetmekte zorlanır.

Bir dükkânın yağmalanması yalnızca raftaki malların çalınması değildir. O raflara yılların emeği dizilmiştir. Bir terzinin dikiş makinesi, bir kuyumcunun tezgâhı, bir bakkalın terazisi, bir fırının hamur teknesi, o insanın hayatını kendi emeğiyle sürdürebilme olanağıdır. Saldırganlar vitrinleri kırarken yalnızca eşyalara zarar vermedi; belirli bir topluluğun şehir içindeki ekonomik varlığını da tasfiye etti. Yağma, milliyetçiliğin en kaba biçimiyle mülkiyet arzusunun birleştiği yerde ortaya çıktı. “Burası bizim” diye bağıran sesin hemen arkasından “buradaki mal da bizim olsun” düşüncesi yürüdü. Böylece kutsal sayılan ulusal öfke, başkasının dükkânına el koymanın ve ekonomik alanı yeniden paylaşmanın örtüsüne dönüştü.

Bu yönüyle 6–7 Eylül yalnızca kimlikler arasındaki bir nefret patlaması değil, aynı zamanda servetin ve kentsel imkânların zor yoluyla el değiştirmesinin tarihidir. Homojen bir ulus yaratma siyaseti, nüfusun yalnızca dilini ve dinini değil, mülkiyetin sahiplerini de değiştirmek ister. Bir topluluğu ülkeden ayrılmaya zorladığınızda geride evler, dükkânlar, atölyeler, okullar, vakıflar ve ibadethaneler kalır. Bu nedenle azınlıklara yönelik baskının ekonomik sonucu tesadüf değildir; çoğu zaman baskının yapısal amaçlarından biridir. Milliyetçi slogan, yağmacının elinde ahlaki bir ruhsata dönüşürken, kurulan yeni ekonomik düzen mağdurun yokluğundan beslenir. Şehir görünürde aynı şehir olarak kalır; fakat ekmeğini pişiren, müziğini çalan, dilini çoğaltan ve hafızasını taşıyan insanların bir bölümü artık orada değildir.

İbadethanelere ve mezarlıklara yönelen şiddet ise saldırının maddi kazançla açıklanamayacak başka bir yüzünü gösterir. Bir dükkân yağmalanabilir; fakat bir kilisenin ikonalarını parçalamak, kutsal eşyaları aşağılamak, mezar taşlarını kırmak ya da ölülerin huzuruna saldırmak, hedef alınan topluluğa yalnızca “malınız burada güvende değil” demek değildir. Bundan daha ağır bir cümle kurulmaktadır: “Geçmişiniz de burada güvende değil; ölünüzün bile bu topraklarda yeri yok.” Pogrom, yaşayanları korkuturken ölüleri de sürgüne göndermek ister. Çünkü bir topluluğun mezarlığı, o şehirdeki tarihinin tapusudur. Mezar taşını kıran el, geride “siz hiç burada yaşamadınız” denilebilecek sahte bir boşluk bırakmaya çalışır.

Kadınlara yönelen cinsel şiddet de pogromların tesadüfi bir yan ürünü değildir. Milliyetçi tahayyül, hedef aldığı topluluğun bedenini çoğu zaman kadın bedeni üzerinden cezalandırır; saldırıyı bir kişiye karşı işlenmiş suç olmaktan çıkarıp bütün bir cemaati aşağılamanın aracına dönüştürür. Mağdurların susmaya zorlandığı, ailelerin utanç duygusuyla yalnız bırakıldığı ve resmî kayıtların yaşananları eksik bıraktığı düşünüldüğünde, 6–7 Eylül’ün en ağır acılarından bir bölümünün hiçbir zaman bütünüyle sayılamayacağı anlaşılır. Tarih öldürülenleri kaydedebilir, yakılan binaları listeleyebilir; fakat korkusunu ömrü boyunca bedeninde taşıyan insanların sessizliğini ölçemez.

Devletin sorumluluğu yalnızca şiddeti doğrudan örgütleyip örgütlemediği sorusuna indirgenemez. Devlet, yurttaşlarının yaşamını, bedenini, evini, ibadethanesini ve malını korumakla yükümlüdür. Kolluk güçlerinin saldırı karşısında hareketsiz kalması, geç müdahale etmesi ya da kimi yerlerde kalabalığı cesaretlendiren bir tutum göstermesi, bu yükümlülüğün ağır ihlalidir. Şiddet yalnızca baltayı savuran, sopayı kaldıran ve vitrini kıran kişinin eyleminden oluşmaz; o eylemi durdurabilecek güce sahip olduğu hâlde seyreden kurumların sessizliği de şiddetin parçasıdır. Amerikan diplomatik kayıtlarına dayanan değerlendirmeler, polisin birçok yerde olaylara seyirci kaldığını ve saldırının önceden hazırlanmış olduğuna ilişkin güçlü işaretler bulunduğunu aktarmaktadır.⁷

Yaşananlar, daha o tarihte yürürlükte bulunan temel uluslararası yükümlülüklerin açık ihlaliydi. Lozan Barış Antlaşması’nın 37–44. maddeleri, gayrimüslim azınlıkların korunmasına ilişkin hükümleri temel yasa niteliğinde kabul ediyordu. Antlaşmanın 38. maddesi, Türkiye’de yaşayan herkesin yaşam ve özgürlüğünün doğum, milliyet, dil, ırk ve din ayrımı yapılmaksızın korunmasını; 39. maddesi ise gayrimüslim yurttaşların Müslümanlarla aynı medeni ve siyasal haklardan yararlanmasını güvence altına almıştı.⁸ Türkiye ayrıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni 18 Mayıs 1954’te onaylamıştı.⁹ Yaşam hakkı, kötü muamele yasağı, özel hayatın ve konutun korunması, din özgürlüğü, ayrımcılık yasağı ve mülkiyet hakkı bakımından değerlendirildiğinde 6–7 Eylül, yalnızca ahlaki bir utanç değil, devletin bağlı olduğu hukuk düzeninin de ağır biçimde çiğnenmesiydi.

Alfred de Zayas, 6–7 Eylül saldırılarını uluslararası hukuk bakımından değerlendirirken olayların örgütlenme biçimini, hedef alınan topluluğu ve saldırının yaygınlığını göz önünde bulundurarak bunların insanlığa karşı suç kapsamında tartışılabileceğini belirtmektedir.¹⁰ Hukuki nitelendirme üzerine farklı değerlendirmeler yapılabilse de yaşamın, beden bütünlüğünün, inanç özgürlüğünün, mülkiyetin ve ayrımcılıktan korunma hakkının kitlesel biçimde ihlal edildiği tartışmasızdır. Bir yurttaş topluluğunun kimliği nedeniyle hedef alınması, şiddetin rastlantısal değil seçici biçimde uygulanması ve kamu gücünün mağdurları korumakta başarısız kalması, pogromun temel özelliklerini oluşturmaktadır.

Hukuk ihlali, saldırılar sona erdiğinde bitmedi. Suçun etkili biçimde soruşturulmaması, gerçek sorumluluk zincirinin ortaya çıkarılmaması ve mağdurların uğradığı zararların adalet duygusunu karşılayacak biçimde giderilmemesi, gece başlayan şiddeti yıllara yaydı. Cezasızlık yalnızca geçmişteki failleri korumaz; geleceğin saldırganlarına da bir şey öğretir. Devletin kimi yurttaşlarını korumakta isteksiz davranabileceğini, çoğunluğun öfkesinin suç için mazeret sayılabileceğini ve zaman geçtikçe toplumun unutmaya razı olacağını anlatır. Böylece pogrom bir gece sürer, fakat onun siyasal pedagojisi kuşaklar boyunca yaşamaya devam eder.

Saldırıların ardından sıkıyönetim ilan edildi ve iktidar sorumluluğu komünistlerin üzerine yıkmaya çalıştı. Olaylarla bağlantıları bulunmayan solcu aydınlar gözaltına alındı; gerçek örgütlenme ilişkilerinin araştırılması yerine, dönemin hazır düşmanları suçlandı.¹¹ Bu da devlet aklının karanlık zamanlarda başvurduğu tanıdık yöntemi gösteriyordu: Asıl sorumluluk ağını ortaya çıkarmak yerine, önceden belirlenmiş siyasal düşmanları işaret etmek. Pogromun doğrudan mağdurları gayrimüslimlerdi; fakat olayın ardından baskının yöneldiği bir başka kesim de muhalifler oldu. İktidar böylece hem azınlıkları korkutuyor hem de kendi sorumluluğunun konuşulmasını engelleyecek bir düşman anlatısı kuruyordu. Toplumdan önce komşusunu, ardından hakikati terk etmesi isteniyordu.

Yıllar sonra Yassıada yargılamalarında 6–7 Eylül saldırıları Demokrat Parti yöneticilerine yöneltilen suçlamalardan biri hâline geldi. Ancak bu yargılamaların 27 Mayıs askerî darbesinin hukuk dışı siyasal koşulları altında yürütülmüş olması, orada verilen kararların tek başına demokratik ve tarafsız bir yüzleşme sayılmasını imkânsızlaştırmaktadır. Darbe yargısının hükümleri, 6–7 Eylül’ün toplumsal ve kurumsal sorumluluğunu bütünüyle aydınlatmadı; tersine, suçun birkaç yöneticiye indirgenerek daha geniş devlet ve toplum ilişkilerinin görünmez kalmasına da hizmet etti. Pogromun hakikati, ne darbe mahkemelerinin intikamcı hukukuna ne de sonraki iktidarların sessizliğine sığabilecek kadar genişti.

6–7 Eylül’den sonra İstanbul Rumlarının büyük bölümü için şehir artık aynı şehir değildi. İnsanlar bir gecede topluca ayrılmadılar; birçok aile kalmaya, hayatını onarmaya ve komşuluklarına tutunmaya çalıştı. Fakat kırılmış olan yalnızca kapılar değildi. “Bir daha olur mu?” sorusu evlerin içine yerleşmişti. Akademik çalışmalar, 1955’in yarattığı güvensizliğin, 1964’te Yunanistan uyruğundaki Rumların sınır dışı edilmesi ve ailelerin parçalanmasıyla birleşerek kitlesel ayrılışı hızlandırdığını göstermektedir.¹² 1992 tarihli Helsinki Watch raporu, Türkiye’deki Rum nüfusunun Lozan dönemindeki yaklaşık 110 binden 1990’ların başında yaklaşık 2 bin 500’e gerilediğini kaydederken bu azalmayı pogromlar, sınır dışı etmeler ve süreklilik gösteren ayrımcı uygulamalarla ilişkilendirmektedir.¹³

Göç istatistiklerinde yalnızca insan sayısı azalmaz; bir kentin kelime hazinesi de daralır. Bir dil daha az işitilir, bir okul kapanır, bir gazete basılmaz olur, bir zanaat ustasız kalır, bir bayramın sesi sokaktan çekilir. Ardında kalan boşluk çoğu zaman hemen fark edilmez. Yeni dükkânlar açılır, evlere başka aileler taşınır, şehir büyümeye devam eder. Fakat çoğulluk ortadan kalktığında kent zenginleşmiş değil, yoksullaşmıştır. İstanbul’un nüfusu milyonlara doğru yükselirken hafızası küçülmüş; kalabalığı artarken birlikte yaşama deneyimi eksilmiştir.

Sosyolojik bakımdan pogrom, çoğunluk ile azınlık arasındaki ilişkiyi kökten dönüştürür. Çoğunluk, yurttaşlığı kendisinin dağıttığı bir ayrıcalık gibi görmeye başlar; azınlık ise hukukun korumasından çok, komşusunun kişisel iyiliğine güvenmek zorunda kalır. “Bizim Rum”, “bizim Ermeni” gibi görünüşte koruyucu ifadeler bile bu eşitsizliğin izini taşır. Bir insanın güvenliği evrensel haklara değil de kendisini tanıyan çoğunluk mensuplarının himayesine bağlıysa orada eşit yurttaşlık yoktur. İnsan, kendisini sürekli kanıtlamak, ülkesine bağlılığını yeniden göstermek, siyasal gelişmeler karşısında topluluğu adına açıklama yapmak zorunda bırakılır. Susması şüphe, konuşması meydan okuma sayılır. Böyle bir düzende azınlık olmak, anayasal vatandaşlıktan çok süresiz bir sınavda yaşamak demektir.

Pogrom çoğunluğun ruhunda da bir yarık açar. Komşusunun dükkânının yağmalanışını seyreden, korkudan kapısını kapatan ya da kalabalığa katılan kişi, ertesi sabah eski hayatına bütünüyle dönemez. Kimi utanır ve susar, kimi suça ortaklığını unutmak için mağduru suçlar, kimi de yaşananları “karşılıklı hadiseler” diye küçülterek kendisine ahlaki bir sığınak kurar. Toplumsal inkâr böyle doğar. İnsanlar gerçeği bilmedikleri için değil, bildikleri gerçekle yaşamak ağır geldiği için unutmayı seçerler. Fakat bastırılan geçmiş yok olmaz; başka kimliklere yönelen her yeni nefret kampanyasında, başka dükkânlara konulan her işarette ve başka yurttaşların sadakatini sorgulayan her cümlede geri döner.

Bu nedenle 6–7 Eylül’ü anmak, geçmişte kalmış bir Rum-Türk meselesini hatırlamak değildir. Mesele, bir toplumun farklı olanla kurduğu ilişkinin hangi koşullarda düşmanlığa dönüştürülebileceğini görmektir. Ekonomik sıkıntılar, dış politik gerilimler ve siyasal iktidarın meşruiyet sorunları bir araya geldiğinde, çoğunluğun öfkesi kolaylıkla görünür bir azınlığa yöneltilebilir. Önce dil sertleşir, ardından insanlar topluluk hâlinde suçlanır, sonra yurttaşlıkları tartışmaya açılır. Şiddet başladığında herkes şaşırmış görünür; oysa felaket, ilk taş atılmadan çok önce kelimelerin içinde hazırlanmıştır.

Basının sorumluluğu da burada tarihsel bir uyarı olarak durmaktadır. Gazetecilik, iktidarın gösterdiği hedefi büyüttüğünde haber verme görevini değil, kalabalık üretme işlevini yerine getirir. Bir manşet yalnızca kâğıda basılmaz; korkuya, öfkeye ve önyargıya da basılır. Ertesi gün kullanılan “mağazalar tahrip olundu”, “hadiseler çıktı”, “halk galeyana geldi” türündeki edilgen ifadeler, failin yüzünü cümlenin içinden siler. Kim tahrip etti, kim örgütledi, kim engellemedi soruları anlatının dışında bırakılır. Dil böylece yalnızca suçu anlatmaz, aynı zamanda suçu saklar. Dönemin gazetelerinin önemli bir bölümünde görülen bu tutum, medyanın milliyetçi seferberlik içindeki yerini anlamak bakımından bugün de güncelliğini korumaktadır.¹⁴

6–7 Eylül’le yüzleşmek, bugünün insanlarını atalarının suçu altında ezmek anlamına gelmez. Aksine, geçmişin suçunu tanımak, onu sonraki kuşaklara miras bırakmamanın tek yoludur. Gerçek bir yüzleşme; olayın adını doğru koymayı, devletin ve siyasal kurumların sorumluluğunu araştırmayı, mağdurların tanıklıklarını kamusal hafızanın parçası hâline getirmeyi, zarar gören vakıf ve cemaat mülklerinin durumunu adalet ilkesiyle ele almayı, bu tarihi ders kitaplarında saklamadan anlatmayı ve devlet adına açık bir özür dilemeyi gerektirir. Özür geçmişi değiştirmez; fakat devletin hangi tarafta durması gerektiğini açıklar. Yağmacının değil yurttaşın, çoğunluğun öfkesinin değil insan onurunun, inkârın değil hakikatin yanında durulacağını ilan eder.

Bir ülke yalnızca sınırlarıyla vatan olmaz. Bir insanın korkmadan ibadet edebildiği, çocuğuna kendi dilini öğretebildiği, dükkânının camına kimliğinden dolayı taş atılmayacağını bildiği ve mezarının bile korunacağına inandığı ölçüde vatan olur. Vatan, çoğunluğun mülkü değil, birlikte yaşayan insanların birbirlerine karşı üstlendikleri ahlaki ve hukuki sorumluluktur. Devlet bu sorumluluğu bir kesim için askıya aldığında, zarar gören yalnızca hedef alınan azınlık değildir; ülkenin bütün yurttaşları hukuk önünde daha güvencesiz hâle gelir. Çünkü hukukun bir topluluğun kapısından çekildiği yerde, bir gün başka bir topluluğun kapısından da çekilemeyeceğinin hiçbir güvencesi kalmaz.

Bugün İstanbul’un bazı sokaklarında, bir zamanlar Rumca konuşulan evlerin önünden geçilir. İçeride artık başka hayatlar yaşanmakta, pencerelerden başka sesler yükselmektedir. Fakat dikkatle bakıldığında taş duvarlarda silinmiş bir yazının, değiştirilmiş bir kapı tokmağının ya da yıllardır açılmayan bir okulun sessizliği görülebilir. Şehir, kovulanların yokluğunu da taşır. Onların gitmiş olması hikâyelerini sona erdirmez; yalnızca anlatma sorumluluğunu geride kalanlara bırakır.

6–7 Eylül gecesi İstanbul’da bazı insanlar evlerinden, dükkânlarından ve ibadethanelerinden edildi. Fakat daha büyük kayıp, bu insanların kendi şehirlerinde eşit yurttaş olabileceklerine dair inançlarının yıkılmasıydı. Bir toplumun gerçek uygarlık ölçüsü görkemli meydanları, büyük orduları ya da yüksek binaları değildir; sayıca az olanın, farklı dua edenin ve başka bir dil konuşanın korkmadan yaşayabilmesidir. İstanbul o gece bu sınavı kaybetti. Şimdi geçmişin karşısında yapılabilecek en dürüst şey, kırılan camları “birkaç taşkınlık”, zorla sökülen hayatları “göç”, örgütlü saldırıyı ise “olay” diye adlandırmaktan vazgeçmektir.

Çünkü zulüm yalnızca yapıldığında değil, adı gizlendiğinde de sürer. Hakikat ise mağdurun evine, bedenine, emeğine, inancına ve hafızasına yönelen şiddeti bütünüyle gördüğümüzde başlayabilir. 6–7 Eylül’ü hatırlamak bu nedenle geçmişe karşı yerine getirilen törensel bir görev değil, bugünün komşusunu koruma iradesidir. Bir daha hiçbir yurttaşın kapısına kimliği nedeniyle işaret konulmaması için önce o gece işaretlenen kapıların önünde durmak ve içlerinden yükselen sessizliği duymak gerekir.


¹ Dilek Güven, Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve Stratejileri Bağlamında 6–7 Eylül Olayları, İstanbul: İletişim Yayınları, 2005; Speros Vryonis Jr., The Mechanism of Catastrophe: The Turkish Pogrom of September 6–7, 1955, and the Destruction of the Greek Community of Istanbul, New York: Greekworks.com, 2005.

² İstanbul Ekspres’in 6 Eylül 1955 tarihli ikinci baskısı ve haberin yayılma süreci için bkz. Elif Akgül, “6–7 Eylül 1955’i Basın Nasıl Gördü?”, Bianet, 6 Eylül 2013; ayrıca Güven, 6–7 Eylül Olayları.

³ Hülya Öksüz ve Mehmet Şahin, “6–7 Eylül 1955 Olayları Işığında Türkiye’de Basın, Toplum ve Siyaset İlişkisi”, Uluslararası Kültürel ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt 6, Sayı 2, 2020, s. 633–655. Çalışmada Hürriyet, İstanbul Ekspres, Vatan, Akşam ve Zafer gazetelerinin 6–7 Eylül 1955 tarihli sayıları içerik çözümlemesiyle incelenmektedir.

⁴ Vryonis, The Mechanism of Catastrophe. Yazar, saldırıların hazırlık ve uygulama mekanizmalarını dönemin diplomatik belgeleri, basın kayıtları, resmî belgeler ve tanıklıklar üzerinden değerlendirmektedir.

⁵ Güven, 6–7 Eylül Olayları. Kitap, yazarın Bochum Ruhr Üniversitesi’nde tamamladığı doktora tezine dayanmakta; Alman ve İngiliz arşiv belgeleriyle tanıklıkları birlikte kullanmaktadır.

⁶ Hasar ve mağdur sayıları kaynaklara göre değişmektedir. Yaygın kullanılan dökümlerden biri 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır ve 26 okulun saldırıya uğradığını belirtmektedir. Farklı sınıflandırma ve tahminler için bkz. Güven, 6–7 Eylül Olayları; Fahri Çoker Arşivi, 6–7 Eylül Olayları: Fotoğraflar–Belgeler, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2005; Vryonis, The Mechanism of Catastrophe. Ölüm, yaralanma ve cinsel saldırı sayılarındaki farklılıklar nedeniyle tek bir rakamın tartışmasız kesinlikte kullanılması doğru değildir.

⁷ Amerika Birleşik Devletleri’nin İstanbul Başkonsolosluğu ve Dışişleri Bakanlığı kayıtlarına yansıyan gözlemler için bkz. Vryonis, The Mechanism of Catastrophe; ayrıca United States Senate, S. Res. 160: A Resolution Marking the Anniversary of the Anti-Greek Pogrom in Turkey, on September 6, 1955, 104th Congress, 7 Ağustos 1995.

Lozan Barış Antlaşması, 24 Temmuz 1923, Birinci Kısım, Üçüncü Bölüm, md. 37–45. Özellikle 38. madde yaşam ve özgürlük hakkının din, dil, ırk ve milliyet ayrımı yapılmadan korunmasını; 39. madde ise gayrimüslim yurttaşların medeni ve siyasal haklarda eşitliğini düzenlemektedir.

⁹ Council of Europe, European Convention on Human Rights: Chart of Signatures and Ratifications, Treaty No. 005. Türkiye sözleşmeyi 4 Kasım 1950’de imzalamış, 18 Mayıs 1954’te onaylamıştır.

¹⁰ Alfred de Zayas, “The Istanbul Pogrom of 6–7 September 1955 in the Light of International Law”, Genocide Studies and Prevention: An International Journal, Cilt 2, Sayı 2, 2007, s. 137–154. Yazar, pogromu dönemin uluslararası hukuku ve insanlığa karşı suç kavramı çerçevesinde değerlendirmektedir.

¹¹ Olaylardan sonra Aziz Nesin, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve başka solcu aydınların gözaltına alınması ile sorumluluğun komünistlere yöneltilmesi hakkında bkz. Güven, 6–7 Eylül Olayları; Vryonis, The Mechanism of Catastrophe.

¹² Rıdvan Akar ve Hülya Demir, İstanbul’un Son Sürgünleri: 1964’te Rumların Sınırdışı Edilmesi, İstanbul: İletişim Yayınları, 1994. Ayrıca Öksüz ve Şahin, “6–7 Eylül 1955 Olayları Işığında Türkiye’de Basın, Toplum ve Siyaset İlişkisi”.

¹³ Helsinki Watch, The Greeks of Turkey, New York: Human Rights Watch, Mart 1992, s. 1–4. Raporda Türkiye’deki Rum nüfusunun Lozan dönemindeki yaklaşık 110.000 kişiden 1990’ların başında yaklaşık 2.500 kişiye gerilediği belirtilmekte; bu daralma pogromlar, sınır dışı etmeler ve ayrımcı politikaların sürekliliğiyle ilişkilendirilmektedir.

¹⁴ Öksüz ve Şahin, “6–7 Eylül 1955 Olayları Işığında Türkiye’de Basın, Toplum ve Siyaset İlişkisi”; Mehmet Aktaş, “Basının Gündeminde 6–7 Eylül Olayları: Hürriyet ve İstanbul Ekspres Üzerine Bir İçerik Analizi”, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2015.