back to top
Ana Sayfa Haber Çevre Başkalarının Çöpe Attığı Hayat

Başkalarının Çöpe Attığı Hayat

Kentlerin henüz uyanmadığı saatlerde sokaklara çıkan kâğıt, plastik ve metal toplayıcıları, başkalarının gözden çıkardığı nesnelerden geçimlerini sağlamaya çalışırken doğanın üzerindeki yükü de hafifletiyor. Ancak geri dönüşümün görünmeyen emeğini üstlenen bu insanlar, çoğu zaman güvencesizliğin ve yoksulluğun içinde yaşıyor. Kentin atıklarında yalnızca tüketilmiş nesneler değil, insanın doğayla ve kendi emeğiyle kurduğu ilişkinin çelişkileri de birikiyor.

Sabahın ilk ışıkları henüz evlerin pencerelerine ulaşmamıştır. Geceden kalan serinlik kaldırımların taşlarına sinmiş, sokak lambalarının solgun ışığı boş caddelere yayılmıştır. Birkaç serçe, fırının arka kapısına dökülmüş ekmek kırıntılarını gagalarken sokağın başında ağır ağır ilerleyen bir adam görünür. Arkasında, iki tekerleği birbirinden farklı sesler çıkaran, demirleri paslanmış bir çekçek sürüklemektedir. Üzerine bağlanmış büyük çuval henüz boştur. Bir çöp konteynerinin önünde durur, kapağını kaldırır, içine eğilir. Karton kutuları düzeltir, plastik şişeleri ayırır, işe yarayacağını düşündüklerini çuvalına yerleştirir. Başkalarının gözden çıkardığı nesneler, onun ellerinde yeniden değer kazanmaya başlar.

Adamın kim olduğu, nereden geldiği, kaç yaşında bulunduğu yüzünden kolayca okunmaz. Yüzündeki çizgiler, yalnızca geçen yılların değil, birbirine benzeyen uzun çalışma günlerinin de izlerini taşır. Belki bir zamanlar fabrikada çalışmış, belki köyünde ekip biçtiği toprak geçimini sağlamadığı için büyük kente göç etmiş, belki de çocukluğundan beri başka bir çalışma biçimi tanımamıştır. Bunlar bilinmez. Bilinen, sabahın o saatinde sokaklara çıkmasının özgürce seçilmiş bir uğraştan çok geçinme zorunluluğuyla ilgili olduğudur. Günün sonunda eline geçecek para, topladığı malzemenin ağırlığına, bulabildiklerine ve kendisinin belirlemediği fiyatlara bağlıdır.

Bir süre sonra kent uyanacaktır. Fırınların önünde kuyruklar oluşacak, kafeler masalarını kaldırımlara çıkaracak, otomobiller caddeleri dolduracaktır. Mağazaların vitrinlerinde yeni ürünler sergilenecek, marketlere kamyonlar dolusu mal indirilecektir. İnsanlar satın alacak, kullanacak, eskitecek ve atacaktır. Kentin görünür hayatı böyle sürerken, aynı hayatın geride bıraktıkları başka insanların çalışma alanına dönüşecektir. Birinin birkaç dakikada boşalttığı plastik şişe, ötekinin kilometrelerce yürüyerek doldurmaya çalıştığı çuvalın içine girecektir. Aynı ekonomik hayatın içinde birbirine bağlı insanlar, bu ilişkinin iki ayrı ucunda yaşayacaktır.

Oysa çöp konteynerindeki karton kutunun geçmişi, oraya bırakıldığı gün başlamamıştır. Bir zamanlar bir ağacın gövdesinde, dallarında, yapraklarında süren hayatın içinden geçmiştir. Toprağın derinliklerinden çekilen su, güneşin ışığıyla birleşmiş; ağacın büyümesine, gövdesinin kalınlaşmasına katılmıştır. Kuşlar dallarında dinlenmiş, böcekler kabuğunun çatlaklarında barınmış, kökleri toprağın içindeki görünmeyen canlılarla ilişki kurmuştur. Sonra ağaç kesilmiş, taşınmış, işlenmiş, liflerine ayrılmıştır. Fabrikaların makineleri arasında kâğıda, kartona, ambalaja dönüşmüş; üzerine bir ürün yerleştirilmiş, bir mağazaya gönderilmiş ve kısa bir kullanımın ardından atılmıştır. Yıllar boyunca büyüyen bir ağacın maddesi, bazen birkaç dakikalık tüketimin ardından değersiz sayılmıştır. Şimdi sokaktaki adam, o kartonu çöpün içinden çıkarırken ağacı yeniden canlandıramaz; fakat yeniden işlenmesine katkıda bulunarak yeni ham madde ihtiyacının bir bölümünü azaltabilir.

Plastik şişelerin hikâyesi daha da uzaktır doğanın alışılmış döngülerine. Milyonlarca yıl boyunca yerin derinliklerinde oluşmuş fosil kaynaklar çıkarılmış, işlenmiş, kimyasal süreçlerden geçirilmiş, sonunda hafif ve kullanışlı kaplara dönüştürülmüştür. Bir insan susuzluğunu gidermek için şişeyi satın almış, içindekini tüketmiş ve geriye kalan kabı atmıştır. Oysa şişe, insanın onu kullanmak için ayırdığı birkaç dakikayla birlikte ortadan kalkmaz. Doğada uzun süre kalabilir, parçalanarak toprağa ve suya karışabilir. Sokaktaki adamın topladığı şişelerden geri dönüştürülebilenler yeniden üretime katılacaktır. Her plastik türü aynı ölçüde değerlendirilemese de onun emeği, bazı atıkların çevreye yayılmasını ve yeni ham madde kullanımını azaltmaya yardımcı olacaktır.

Adam bütün bunları düşünerek çalışmak zorunda değildir. Bir ağacın ömrünü, petrolün yer altında geçirdiği milyonlarca yılı ya da denizlere ulaşan plastik parçacıklarını bilmesi de gerekmez. Onun önceliği çuvalını doldurmaktır. Açlığın, kiranın, faturaların ve yarına ilişkin kaygının belirlediği bir hayatın içinde çalışmaktadır. Fakat insanın yaptığı işin anlamı, her zaman onu yaparken düşündüğü amaçla sınırlı kalmaz. Topladığı kartonlar yeni kâğıt üretiminde kullanıldığında, ayırdığı metaller yeniden eritildiğinde, plastiklerin bir bölümü geri dönüşüm tesislerine ulaştığında emeği kendi geçiminin ötesinde sonuçlar doğurur. Kendi hayatını sürdürmeye çalışırken, tüketim toplumunun doğa üzerinde oluşturduğu baskının bir bölümünü azaltmaktadır.

Kentin en derin çelişkilerinden biri de burada ortaya çıkar. İnsanlar doğayı korumaktan, geri dönüşümün öneminden, gelecek kuşaklara temiz bir dünya bırakmaktan söz ederken, bu işin en zahmetli bölümünü üstlenen insanların nasıl yaşadıklarını çoğu zaman görmezler. Belediyeler atık yönetimi planları hazırlar, şirketler çevre duyarlılığını anlatan kampanyalar düzenler, ürün ambalajlarına geri dönüşüm işaretleri yerleştirilir. Bütün bunların arasında, sabahın karanlığında konteynerlere eğilen adamın elleri görünmez kalır. Oysa malzemenin geri dönüşüm tesisine ulaşması için önce toplanması, ayrılması ve taşınması gerekir. Kentin en yoksul insanlarından bazıları, bu işin önemli bir bölümünü güvencesiz koşullarda yerine getirir.

Adamın ellerinde eldiven bulunmayabilir. Kırık camlar, keskin metal parçaları, kirli ambalajlar arasında çalışırken yaralanabilir. Yağmur yağdığında kartonları ıslanır; yazın güneş altında saatlerce yürür, kışın soğuk demirleri tutar. Hastalandığında çalışamadığı günün kazancını kaybedebilir. Çekçeğinin tekerleği kırıldığında onu onarmak için harcadığı para, evine götüreceği ekmekten eksilir. Günün sonunda topladıklarını tartıya götürür. Kantar malzemenin ağırlığını gösterir; fakat onu toplamak için harcadığı zamanı, yürüdüğü yolları, bedeninde biriken yorgunluğu göstermez. Kilosu belirlenen kartonun bir fiyatı vardır; ama o kartonu yağmurdan korumak için gösterdiği çabanın, soğukta geçen saatlerin, beline ve dizlerine binen yükün ayrı bir hesabı tutulmaz.

Toplanan malzemeler depolara, aracılara, ayrıştırma işletmelerine ve geri dönüşüm tesislerine doğru ilerledikçe ekonomik değerleri yeniden belirlenir. Karton, plastik ve metal üretimin ham maddesine dönüşürken çeşitli işletmelerin gelirine katılır. Sokaktaki toplayıcı ise çoğu zaman bu zincirin en az söz sahibi olan halkalarından biridir. Satacağı malzemenin fiyatını belirleyemez, yarın ne kadar kazanacağını önceden bilemez, çalışma koşullarını tek başına değiştiremez. Üretimin yeniden başlamasına katkıda bulunur, fakat ortaya çıkan değerin paylaşımında belirleyici bir güce sahip değildir. Kentin atıkları yeniden ekonomik dolaşıma katılırken, onları toplayan insanın yoksulluğu da aynı ilişkiler içinde sürüp gider.

Bu hayatı dışarıdan izleyen birinin kolayca düşebileceği yanılgı, yoksulluğun içinden doğan çevresel yararı, yoksulluğun kendisini güzel gösteren bir hikâyeye dönüştürmektir. Oysa çekçeğini sürükleyen adamın hayatında uzaktan bakıldığında şiirsel görünen pek çok şey, yakından bakıldığında ağır bir zorunluluktur. Sabahın sessizliği onun için dinlendirici bir dinginlik değil, başkalarından önce işe koyulma olanağıdır. Yağmurdan sonra ıslak kaldırımlarda parlayan ışıklar, güzel bir kent manzarasından önce ıslanmış kartonların ve zorlaşan çalışma koşullarının habercisidir. Sonbaharda dökülen yaprakların arasında dolaşması, doğayla kurulmuş özgür bir yakınlık değil, çoğu zaman başka geçim olanaklarının yokluğudur. Doğaya katkıda bulunması gerçektir; ama bu katkı, onu o koşullarda çalışmaya zorlayan yoksulluğu haklı çıkarmaz.

Doğada ise başka bir dönüşüm sürer. Ormanda yere düşen yaprak, toprağın üzerinde çürürken mantarların, bakterilerin, böceklerin ve sayısız canlının katıldığı bir sürecin parçası olur. Bir ağacın ömrü sona erdiğinde gövdesi başka canlılara barınak, toprağa besin olabilir. Akarsular, yağmurlar, rüzgârlar ve mevsimler birbirinden ayrı değil, karşılıklı ilişkiler içinde varlığını sürdürür. İnsanın üretim dünyasında bu döngü çoğu zaman kesintiye uğrar. Doğadan alınan madde kısa süreli kullanım için biçimlendirilir, ardından doğanın kolayca yeniden işleyemeyeceği miktarlarda ve biçimlerde çevreye bırakılır. Atık toplayıcısının yaptığı iş, bu kopuşun küçük bir bölümünü onarmaya yardım eder. Fakat insan toplumunun doğayla kurduğu ilişkinin gerçekten değişebilmesi, yalnızca atılanların toplanmasına değil, neden bu kadar çok üretildiğine, neden bu kadar çabuk tüketildiğine ve neden bu kadar kolay gözden çıkarıldığına da bağlıdır.

Bir mağazanın önüne bırakılmış kartonları toplarken adamın başını kaldırıp vitrindeki ürünlere baktığı düşünülebilir. Vitrinde yeni ayakkabılar, yeni giysiler, parlak ambalajlar içinde sergilenen eşyalar vardır. Bir kısmı daha kullanılabilir durumdaki eski ürünlerin yerini almak üzere satın alınacaktır. Reklamlar yeniyi arzulamayı, eskiyi gözden çıkarmayı, sahip olunanla yetinmemeyi öğütler. Bir şey hâlâ işe yararken modası geçebilir; onarılabilecek bir eşya, yenisini satın almak daha kolay olduğu için atılabilir. Böylece üretim ve tüketim hızlandıkça atıklar çoğalır. Kentin bir yanında satın alma gücü yeni ürünlerin dolaşımını beslerken öte yanında geçim sıkıntısı, atılan ürünlerin peşinde yürüyen insanları çoğaltır.

Oysa atıkların toplanması, ayrıştırılması ve yeniden üretime kazandırılması kamusal yarar taşıyan bir faaliyettir. Bu faaliyetin güvenceli çalışma koşullarıyla, sosyal haklarla, sağlık önlemleriyle ve adil gelir paylaşımıyla yürütülmesi mümkündür. Atık toplayıcılarının kooperatiflerde örgütlenmesi, belediyelerin atık yönetim sistemlerine hakları korunarak katılması, güvenli çalışma alanlarına ve ekipmanlara ulaşması, bugünkü yoksulluğun değişmez bir kader olmadığını gösteren seçeneklerdir. Sorun, sokaktaki adamın yaptığı işin değersizliği değil, değerli bir işin neden bu kadar değersiz koşullarda yaptırıldığıdır.

Kentin sokaklarında zaman zaman çocuklar da görünür. Büyük bir çekçeğin yanında yürüyen küçük bir çocuk, yerdeki plastik şişeyi alıp çuvala bırakır. Bazen babasının peşinden gelir, bazen annesinin yanında bekler, bazen de kendi başına malzeme toplar. Her çocuğun orada bulunma nedeni aynı değildir; ancak geçim sıkıntısının çocukları çalışma hayatına sürüklediği durumlarda yoksulluk, bugünün ötesine geçerek yarının hayatını da belirlemeye başlar. Okulda geçmesi gereken saatler sokakta geçebilir, oyun için ayrılması gereken zaman çalışmaya dönüşebilir. Çocuğun elindeki plastik şişe tartıda birkaç gram gelecektir. Fakat o şişeyi toplamak için kaybettiği öğrenme, dinlenme ve oyun zamanının ağırlığını gösterecek bir kantar yoktur.

Adam öğleye doğru bir ağacın gölgesinde durur. Çekçeğini kaldırımın kenarına çeker, cebinden çıkardığı ekmeği yer. Başının üzerinde yapraklar kıpırdar. Bir karınca, toprağın çatlağından bulduğu kırıntıyı yuvasına taşımaktadır. Kuşlar dallar arasında yer değiştirir. Ağacın gölgesi, onu tanımadan, nereden geldiğini sormadan, cebindeki parayı bilmeden üzerine düşer. Doğanın sunduğu bu kısa serinlik, kentteki başka pek çok şeyden farklı olarak satın alınmak zorunda değildir. Ama adamın gölgesinde oturduğu ağacın köklerinin uzanabileceği toprak daraltılmış, çevresi betonla kaplanmış, yağmur suyunun ona ulaşacağı yollar değiştirilmiştir. İnsan kendi yaşamını kolaylaştırmak için kurduğu kentin içinde hem doğanın koşullarını hem kendi yaşamının koşullarını yeniden biçimlendirmiştir. Bazen bu biçimlendirme, insanın da ağacın da nefes alabileceği alanları daraltmıştır.

Ağacın gölgesinde dinlenen adamla üzerinde oturduğu toprağın ortak bir hikâyesi vardır. İkisi de kendilerini aşan ilişkilerin içinde varlıklarını sürdürür. Ağacın büyümesi suya, toprağa, güneşe ve çevresindeki canlılara bağlıdır. Adamın yaşayabilmesi ise ekmeğe, suya, barınağa, sağlığa, başkalarının emeğine ve toplumun kurduğu ilişkilere. Hiçbiri tek başına var olmaz. Ne var ki insan toplumu, kendi üyelerinin yaşamını güvence altına alabilecek üretim olanakları geliştirdiği halde, bu olanaklardan herkesin eşit biçimde yararlanmasını sağlayamamıştır. Bir yanda ihtiyaçtan fazla tüketilen ve atılan nesneler birikirken öte yanda insanlar o nesneleri toplayarak temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır. Bolluk ile yoksunluk aynı sokakta, bazen aynı çöp konteynerinin iki yanında karşılaşır.

Akşam yaklaşırken adamın çekçeği ağırlaşır. Sabah boş olan çuval şimdi kartonlarla, plastik şişelerle, metal parçalarıyla doludur. Yürürken daha sık durur. Omuzları öne doğru eğilir, elleri çekçeğin demirini daha sıkı kavrar. Gün boyunca sokaklardan topladığı malzemeleri tartıya götürür. Kantarda rakamlar belirir. Malzemeler indirilir, ayrılır, karşılıkları hesaplanır. Eline verilen parayı sayar. Bu paranın içinde sabahın soğuğu, öğlenin sıcağı, yürüdüğü yollar ve taşıdığı yük vardır. Ama bunların hiçbiri banknotların üzerinde yazmaz. Para yalnızca o günün sonunda ne kadar harcayabileceğini söyler; emeğinin toplum ve doğa için taşıdığı değeri değil.

Kent ise akşam ışıkları altında yeniden parlamaya başlar. Mağazaların vitrinleri aydınlanır, restoranların masaları dolar, insanlar alışveriş torbalarıyla evlerine döner. Sabah kaldırımlarda duran kartonların bir bölümü ortadan kalkmıştır. Plastik şişelerin bir kısmı depolara ulaşmış, metaller yeniden işlenmek üzere ayrılmıştır. Temiz sokaklar, kendilerini temiz tutan emeğin izlerini büyük ölçüde silmiştir. Birkaç saat önce konteynerlerin önünde çalışan insanların çoğu artık görünmez. Oysa onların topladıkları malzemeler, ertesi gün başka fabrikalarda, başka makinelerde, başka işçilerin ellerinde yeni biçimlere dönüşmeye başlayacaktır.

Adam eve doğru yürürken hava kararmıştır. Sabah ötüşen serçeler çoktan ağaçlara çekilmiş, sokak lambaları yeniden yanmıştır. Çekçeğin tekerlekleri günün başlangıcındaki aynı sesi çıkarmaktadır. Belki eve vardığında çocukları uyumuş olacaktır. Belki bir tabak sıcak yemek bulacak, belki ertesi günün hesabını yapacaktır. Bütün gün başkalarının attıklarını toplamış, onları yeniden kullanılabilecek malzemelere ayırmış, doğanın yükünü bir ölçüde hafifleten bir iş görmüştür. Fakat kendi omuzlarındaki yükün ne kadarının hafiflediği belirsizdir.

Ertesi sabah kent yeniden uyanacak, yeni ürünler satılacak, yeni ambalajlar açılacak, yeni atıklar sokaklara bırakılacaktır. Adam da yeniden çekçeğini sürükleyecektir. Bu tekrarın içinde yalnızca bir insanın geçim mücadelesi değil, toplumun üretme, tüketme, bölüşme ve doğayla ilişki kurma biçimi de kendini göstermektedir. Çünkü bir kentin çöpü, yalnızca geride bıraktığı nesnelerden oluşmaz; neyi değerli saydığını, neyi kolayca gözden çıkardığını, hangi emeğe ihtiyaç duyup hangi insanı görmezden geldiğini de anlatır.

Doğa, kendisinden alınanların sonsuza kadar karşılıksız kalacağı bir kaynak deposu değildir. İnsan da emeği kullanıldıktan sonra geride bırakılabilecek bir araç değildir. Toprağın, suyun, ağacın ve insanın geleceği birbirinden ayrı düşünülemez. Bir toplumun doğayla daha dengeli bir ilişki kurabilmesi, yalnızca daha fazla atığı geri dönüştürmesine değil, daha az savurgan üretmesine, ihtiyaçlarını daha akılcı karşılamasına ve bütün bu süreçlerde çalışan insanların yaşamını korumasına bağlıdır.

Kentin gecesinde çekçeğini sürükleyerek uzaklaşan adam, belki bu büyük ilişkinin hiçbir kavramını kullanmayacaktır. Ama yaptığı iş, bütün o kavramların somut karşılığını taşır. Doğadan alınanları yeniden dolaşıma kazandırırken kendi hayatından eksilen zamanla yürümektedir. Onun arkasından bakıldığında görülen yalnızca ağır bir çuval değildir; bir toplumun tükettiğiyle ürettiği, koruduğuyla harcadığı, değer verdiğiyle değersiz bıraktığı arasındaki mesafedir.

Ve o mesafe kapanmadıkça, kentlerin sokakları ne kadar temizlenirse temizlensin, geride hep toplanmamış bir şey kalacaktır: Doğanın yükünü hafifleten insanın omuzlarındaki yoksulluk.