Yusuf’un çiçek bozuğu yüzünden Ali Amca’nın kaybettiği bacağına, oradan Elbistan’ın toprağına ve insanlarına uzanan bir hikâye.

Bazı yerleri önce haritada değil, insanların yüzlerinde tanırız. Bir kentin adı çocukluğumuzdan kalmış bir arkadaşın gülüşüne, bir fabrikanın adı bir işçinin bedenindeki eksikliğe, bir ovanın hikâyesi yıllar önce duyduğumuz bir acıya dönüşür. Afşin-Elbistan Termik Santrali de hayatıma böyle girdi. Ne toprağının altında ne kadar kömür bulunduğunu biliyordum ne de bir gün bacalarından yükselen dumanın bütün bir ovanın kaderiyle birlikte anılacağını. Benim için Elbistan önce arkadaşım Yusuf’un çiçek bozuğu yüzüydü. Sonra babası Ali Amca’nın kaybettiği sağ bacağı oldu. Santralin inşaatında çalışırken iskeleden düşmüş, bir bacağını kaybetmişti. Büyük bir enerji tesisinin yükseldiği yerde, bir insanın hayatı artık geri dönülemeyecek biçimde değişmişti. Santral tamamlanacak, makineler çalışacak, elektrik üretilecek, fakat Ali Amca’nın kaybettiği bacak bir daha yerine gelmeyecekti.

Yıllar boyunca Elbistan’ın adı belleğimde bu iki insanla birlikte yaşadı. Yusuf’un yüzü, Ali Amca’nın uğradığı iş kazası ve büyük bir sanayi kuruluşunun inşaatında eksilmiş bir hayat… O zamanlar bütün bunları bir üretim düzeninin sonuçları olarak değerlendirecek kadar düşünmemiştim. Bir arkadaşın babasının başına gelmiş ağır bir talihsizlikti benim için. Sonra yıllar geçti, çalışma hayatını, iş kazalarını, insanın emeğiyle kurduğu ilişkiyi ve doğanın giderek ağırlaşan sorunlarını başka gözlerle görmeye başladım. Çevre sorunlarıyla ilgilendikçe Elbistan da belleğimde başka bir anlam kazandı. Ali Amca’nın bedeninde açılan eksiklikle bir ovanın toprağında, suyunda ve havasında biriken zarar arasında görünmeyen bir yakınlık bulunduğunu fark ettim. Biri insanın bedeninde, diğeri doğanın bedeninde yaşanıyordu; fakat ikisi de üretimin yarattığı zenginliğin gerisinde bırakılan hayatlara aitti.

İlkay Nişancı’nın yönettiği, senaryosunu Aslı Odman’la birlikte yazdığı Yavaş Ölüm belgeseli, bu düşünceyi yeniden canlandırdı. Belgeselin paylaşılan görüntülerinde önce gökyüzünü kaplayan koyu bir duman beliriyor. Ardından yıkıntılar arasında duran bir insan, yapraksız ağaçların arasında uzanan yalnız bir siluet, arka planda yükselen bacalar ve gündelik hayatını sürdüren bir yerleşim yeri görülüyor. Bir yanda evler, yollar ve insanlar; öte yanda aynı gökyüzünü paylaşan sanayi yapıları. Kamera kimi zaman bacaların üzerine yükseliyor, kimi zaman toprağa yaklaşıyor. Uzakta büyük bir tesis, yakında küçük bir insan görünüyor. Bu görüntülerde söylenmeden anlatılan bir şey var: İnsan kendi elleriyle kurduğu dünyanın içinde giderek küçülebiliyor.

Belgeselin adı da bu nedenle yalnızca bir çevre felaketini değil, zamanın içinde gerçekleşen daha derin bir çözülüşü düşündürüyor. Ölüm her zaman ansızın gelmiyor. Bazen bir ovanın suyunda, toprağında, ağaçlarında ve insanların soluduğu havada yıllar boyunca birikiyor. Bir günün felaketi olarak değil, her gün biraz daha ağırlaşan bir hayat olarak yaşanıyor. İnsanlar sabah kalkıyor, işlerine gidiyor, çocuklarını büyütüyor, tarlalarını ekiyor, hastalanıyor, iyileşiyor ya da iyileşemiyor. Hayat sürüyor; fakat sürdüğü için her şeyin eskisi gibi kaldığı sanılıyor. Oysa kimi zaman en büyük değişim, insanların alışmak zorunda kaldığı şeylerde gizleniyor.

Toprağın Altındaki Zenginlik, Üstündeki Hayat

Afşin-Elbistan Ovası, Anadolu’nun önemli tarım havzalarından biri. Yüzyıllar boyunca insanları besleyen toprağın altında Türkiye’nin büyük linyit rezervlerinden biri bulunuyor. Toprağın üstünde yaşamı çoğaltan bereket, altında ise sanayinin yakıtı var. Aynı coğrafyada bulunan bu iki zenginlik, zamanla birbirini tamamlamak yerine birbirinin geleceğini tehdit eden bir ilişkiye dönüşmüş. Toprağı işleyen insan onun verimli kalmasını isterken, altındaki kömürü çıkarmaya dayalı üretim toprağı başka bir ekonomik değerin taşıyıcısı olarak görüyor. Böylece bir ovanın kaderi, üzerinde yaşayanların gereksinimleriyle onun altındaki kaynaklardan elde edilecek kazanç arasında şekilleniyor.

Afşin-Elbistan A Termik Santrali 1984 yılında elektrik üretmeye başladı. Ardından B Termik Santrali devreye girdi. Kömür ocakları genişledi, dev makineler toprağı kazdı, taşıma bantları uzadı ve bacalar yıllar boyunca ovanın üzerinde yükseldi. Üretilen elektrik ülkenin başka kentlerine, fabrikalarına ve evlerine ulaştı. Ancak üretimin çevresel maliyeti büyük ölçüde santrallerin yakınında yaşayan insanların gündelik hayatında kaldı. Elektrik uzaklara taşınırken kül, toz ve kirlenme aynı coğrafyada birikti.

Bütün bunların başlangıcında büyük bir kalkınma vaadi vardı. Daha fazla enerji üretilecek, sanayi gelişecek, yeni iş alanları açılacak, ülke zenginleşecekti. Kuşkusuz elektrik üretimi toplumsal bir gereksinimdi. İnsanların çalışmaya, evlerin aydınlanmaya, fabrikaların üretmeye ihtiyacı vardı. Fakat üretimin büyümesiyle hayatın iyileşmesi her zaman aynı anlama gelmiyor. Bir ülkenin enerji kapasitesi artarken o enerjiyi üreten insanların yaşam koşulları kötüleşebilir, üretimin gerçekleştiği coğrafyanın doğal varlıkları zarar görebilir. O zaman kalkınmanın yalnızca ne kadar üretildiğiyle değil, bu üretimin kimin hayatını nasıl değiştirdiğiyle de değerlendirilmesi gerekir.

Ali Amca’nın kaybettiği bacak, benim için bu sorunun ilk somut karşılığıydı. Santralin inşaatı ilerlemiş, sonunda üretim başlamıştı. Fakat o büyük yapının yükselişi sırasında sakat kalan insanın hayatı, üretim rakamlarının içinde görünmüyordu. Bir yatırımın maliyeti hesaplanabilir, ürettiği elektrik ölçülebilir, ekonomiye katkısı sayılarla anlatılabilirdi. Peki bir insanın artık eskisi gibi yürüyememesinin, hayatının geri kalanını eksilmiş bir bedenle sürdürmesinin karşılığı nasıl hesaplanacaktı? Yıllar sonra Elbistan Ovası’nın çevre sorunlarını öğrenirken aynı soruyu başka türlü sormaya başladım: Bir ovanın kaybettiği temiz havanın, suyunun ve bereketinin karşılığı hangi hesapta yer alıyordu?

İnsanın emeğiyle doğanın varlığı arasında sanıldığından daha derin bir yakınlık bulunuyor. İkisi de hayatı üretir; fakat ikisi de kendilerinden alınanın karşılığını her zaman geri alamaz. Bir işçi çalışırken bedenini tüketebilir, bir ova üretime açılırken suyunu ve toprağının verimliliğini kaybedebilir. Ortaya çıkan zenginlik rakamlarla anlatılırken bu kayıplar başka defterlerde kalır. Biri hastane kayıtlarında, biri tarımsal zarar raporlarında, biri de bir ailenin belleğinde yaşamaya devam eder. Elbistan’ın hikâyesi, bu farklı defterlerde biriken kayıpların aslında aynı hayatın parçaları olduğunu düşündürüyor.

Külün Altında Yaşamak

Yavaş Ölüm belgeselinin yayımlanmış tanıtımlarında yer alan tanıklıklardan biri, kırk yıldır yağan külü hatırlatarak kameranın neden ancak şimdi geldiğini soruyor. Bu sözde yalnızca bir yakınma değil, uzun yıllar boyunca görülmemiş olmanın ağırlığı var. İnsan kendi evinin üzerine yağan külü her sabah temizlerken, başka yerlerde aynı üretimin adı ekonomik büyüme, enerji güvenliği ve kalkınma olarak anılabiliyor. Bir yerde hayatı zorlaştıran şey, başka bir yerde ilerlemenin göstergesine dönüşüyor. Böylece aynı olayın iki ayrı hikâyesi yazılıyor: Biri üretim miktarları ve yatırımlarla, diğeri insanların gündelik hayatları ve kayıplarıyla.

Elbistan’daki yerel gazetelerde yıllardır yayımlanan haberler, bu ikinci hikâyenin parçalarını oluşturuyor. Bacalardan yükselen yoğun duman, çevreye yayılan kül, tarım ürünlerinde görülen zararlar ve köylülerin şikâyetleri farklı tarihlerde yeniden gündeme geliyor. Afşin Ziraat Odası Başkanı İbrahim Emiroğlu’nun tarımsal zararlar ve tazminatlara ilişkin açıklamaları, sorunun yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ekonomik olduğunu gösteriyor. Çiftçinin ürün kaybı yalnızca o yıl kazanamadığı para değildir. Toprağına duyduğu güvenin azalması, gelecek yıl ne ekeceğini bilememesi ve çocuklarına bırakacağı hayatın belirsizleşmesidir.

Tes-İş Sendikası Afşin Şube Başkanı Mustafa Kılıç’ın santralden yayıldığını belirttiği kül ve dumana tepki göstermesi ise meselenin başka bir yönünü açığa çıkarıyor. Çevre sorunları konuşulduğunda işçilerle doğayı korumak isteyenler çoğu zaman birbirlerinin karşısına yerleştiriliyor. Sanki işçinin ekmeğiyle köylünün temiz havası arasında seçim yapmak zorunluymuş gibi bir düşünce yaratılıyor. Oysa santralde çalışan işçi de vardiya sonunda aynı havayı soluyor, aynı suyu içiyor, aynı ovada ailesiyle yaşıyor. Geçimini sağlamak için çalıştığı yerin, sağlığı konusunda kaygı duyduğu bir yere dönüşmesi, insanın kendi emeğiyle kurduğu ilişkinin en ağır çelişkilerinden biri.

Santrallerin çevresel etkileri üzerine hazırlanan bilimsel incelemeler ve açılan davalar, yöre halkının kaygılarının daha geniş bir zeminde tartışılmasını sağlıyor. Hava kirliliği, tarımsal zararlar, su kaynakları ve insan sağlığı üzerindeki riskler, bilirkişi raporlarının ve çevresel değerlendirmelerin konusu olmuş durumda. İnsan Hakları İzleme Örgütünün hava kalitesine ilişkin incelemeleri de santrallere yakın yerleşimlerdeki kirlilik sorununa dikkat çekiyor. Böylece köylülerin yıllardır anlattığı kül, toz ve kirli hava, bilimsel ölçümlerin ve hukuki tartışmaların da konusu haline geliyor.

İnsan Bedenine Yazılan Tarih

İnsanın bedeni de bir tarih taşır. Tarih yalnızca kitaplarda, arşivlerde ve devlet kayıtlarında yaşamaz; bir işçinin eksilen bacağında, yıllarca ağır koşullarda çalışmış insanların ellerinde, hastalıklarla geçen gecelerde de birikir. Ali Amca’nın kaybettiği sağ bacak, benim için sanayileşmenin insan hayatındaki karşılığını ilk kez görünür kılan hikâyelerden biriydi. Yıllar sonra çevre sorunlarıyla ilgilenmeye başladığımda doğanın da benzer biçimde izler taşıdığını gördüm. Bir ovanın suyunun azalması, toprağının verimliliğinin düşmesi, havasının kirlenmesi de geçmişte alınmış kararların bugüne ulaşan izleriydi.

Belgeselde aktarılan hastalık ve ölüm hikâyeleri, çevresel tahribatın insan hayatında nasıl bir kaygıya dönüştüğünü düşündürüyor. Yöre halkı kanserden, kalp hastalıklarından, solunum sorunlarından ve kaybettikleri yakınlarından söz ediyor. Bu tanıklıkların her birini doğrudan santrallerin neden olduğu hastalıklar olarak değerlendirmek mümkün değil; bunun için ayrıntılı sağlık araştırmaları gerekiyor. Ancak hava kirliliğinin insan sağlığı üzerindeki etkileri bilinirken, Elbistan’da yaşayan insanların hastalık deneyimlerinin ve çevresel maruziyetlerinin bilimsel olarak araştırılması da kamusal bir sorumluluk.

Burada yalnızca tıbbi bir sorun bulunmuyor. İnsan, yaşadığı yerin sağlığına zarar verdiğinden kaygı duyduğunda ve oradan ayrılacak ekonomik güce sahip olmadığında başka bir çaresizlikle karşılaşıyor. Bir yanda doğduğu toprak, ailesinin mezarları, çocukluğunun anıları ve geçimini sağladığı iş; diğer yanda sağlığına ilişkin korkuları duruyor. Gitmek kolay değil, kalmak ise giderek ağırlaşıyor. Yoksulluk bazen insanı yalnızca iyi bir yaşamdan değil, kendisine zarar verdiğini düşündüğü koşullardan uzaklaşma olanağından da yoksun bırakıyor.

Bu nedenle Elbistan’daki çevre sorunu, aynı zamanda toplumsal eşitsizlik sorunudur. Kirli havanın içinde yaşayanlarla o havanın dışında üretimden kazanç sağlayanların koşulları aynı değil. Başka bir kente taşınabilecek olanlarla toprağına ve işine bağlı kalmak zorunda bulunanların seçenekleri de aynı değil. Çevresel zarar herkesi etkileyebilir; fakat onunla baş edebilme olanakları toplumun bütün kesimlerine eşit dağılmaz.

Yusuf’un yüzünü ve Ali Amca’nın kaybettiği bacağı düşündüğümde, bütün bu tartışmaların benim için neden yalnızca çevre politikalarından ibaret olmadığını daha iyi anlıyorum. İnsan emeğiyle doğanın varlığı arasında sanıldığından daha derin bir yakınlık var. İkisi de hayatı üretir; fakat ikisi de kendilerinden alınanın karşılığını her zaman geri alamaz. Toprağın altındaki kömür elektrik üretimine dönüşürken ortaya çıkan ekonomik değer hesaplanıyor; fakat bu süreçte insanların sağlığına ve çevreye yüklenen maliyet aynı açıklıkla hesaplara girmiyor. Bir insanın kaybettiği bacakla bir ovanın kaybettiği bereket aynı ölçü birimiyle değerlendirilemez. Yine de ikisi, üretimin sonuçlarını yalnızca kazanç üzerinden değerlendirmenin ne kadar eksik olduğunu gösteriyor.

Kalkınmanın Unuttuğu İnsan

Belki de asıl üzerinde düşünmemiz gereken, insanın neden çalıştığı ve toplumların neden ürettiği sorusudur. Üretim, insanların yaşamını kolaylaştırmak, gereksinimlerini karşılamak ve daha güvenli bir gelecek kurmak için yapılmıyor mu? Öyleyse üretimin kendisi insanın sağlığını ve doğanın yaşama gücünü tehdit etmeye başladığında, amaçla araç arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmek gerekmez mi? Bir toplumun zenginleşmesi, o zenginliği yaratan insanların ve üzerinde yaşadıkları toprağın yoksullaşması pahasına gerçekleşiyorsa, ortada yalnızca ekonomik değil, insanın varoluşuyla ilgili bir sorun da bulunuyor.

Bu sorunun çözümü, santrallerde çalışan insanları işsizliğe terk etmekten geçmiyor. Kömürden uzaklaşma tartışmaları, işçilerin geleceğiyle birlikte ele alınmak zorunda. İnsanların temiz havaya, güvenli çalışmaya ve geçimlerini sürdürebilecekleri bir işe aynı anda sahip olabilmeleri gerekiyor. Doğayı korumakla emeği korumak birbirinin karşıtı değil; tersine, aynı hayatı korumanın birbirinden ayrılamayacak iki yanı. Ali Amca’nın yaşadığı acıyı hatırlarken bugün o santrallerde çalışan insanların güvenli bir gelecek isteme hakkını da unutmamak gerekir.

Elbistan’ın hikâyesi, insanın doğayla kurduğu ilişkinin hangi düşünce üzerine inşa edildiğini sorgulatıyor. Doğa yalnızca tüketilecek kaynakların toplamı olarak görüldüğünde, onun yenilenme gücü ve insan hayatıyla kurduğu bağ ikinci plana itiliyor. İnsan emeği yalnızca üretim maliyetinin bir parçasına indirgendiyse, çalışanın sağlığı ve geleceği de aynı biçimde gözden uzaklaşabiliyor. Böylece insanın ve doğanın ortak kaderi, onları birbirinden ayıran ekonomik hesapların içinde görünmezleşiyor.

Yavaş Ölüm belgeselinin düşündürdüğü en önemli konulardan biri de bu. Bir ovanın yavaşça değişmesi, yalnızca doğanın kendi başına yaşadığı bir süreç değil. İnsanların üretim biçimleri, ekonomik tercihleri, siyasi kararları ve gündelik hayatları bu değişimin içinde yer alıyor. Bu nedenle Elbistan’ın geleceğini düşünmek, yalnızca bacalardan çıkan dumanı azaltmayı değil, insanların nasıl çalışacağına, nasıl yaşayacağına ve doğayla nasıl bir ilişki kuracağına yeniden karar vermeyi gerektiriyor.

Hatırlamak, Unutturulanı Yeniden Görmek

Belgeselin paylaşılan görüntülerinden biri belleğimde özellikle yer ediyor: Yapraksız ağaçların arasında duran insan ve uzakta yükselen duman. Ağaçlar, toprak, insan ve santral aynı görüntünün içinde. Hiçbiri diğerinden bütünüyle ayrı değil. Bu sahne, doğanın insanın dışında duran sessiz bir manzara olmadığını hatırlatıyor. İnsan yaşadığı yerin suyuyla, havasıyla, toprağıyla birlikte var oluyor. Doğaya verilen zarar da sonunda onun hayatına ulaşıyor.

Bir felaket ansızın yaşandığında insanlar onu fark ediyor. Deprem oluyor, bina çöküyor, maden ocağında patlama meydana geliyor; bütün ülke bir süre o olayı konuşuyor. Fakat felaket her gün küçük parçalar halinde gerçekleştiğinde görünmezleşebiliyor. Bugün biraz daha kirlenen hava, yarın biraz daha azalan su, yıllar içinde verimliliği düşen toprak, giderek çoğalan hastalık kaygıları… Hiçbiri tek başına büyük bir manşete dönüşmeyebiliyor. Böylece hayatı ağır ağır değiştiren süreç, insanların alışmak zorunda kaldığı bir gündelik gerçeklik haline geliyor.

Yavaş Ölüm adı bu nedenle yalnızca ölümün zamana yayılmasını değil, toplumun bir felakete alışmasını da anlatıyor. İnsan, sürekli karşılaştığı bir kötülüğü bir süre sonra yaşamın doğal parçası sanmaya başlayabiliyor. Çocukluğundan beri kül yağan bir yerde büyüyen insan için temiz bir sabahın nasıl olduğunu hatırlamak bile zorlaşabiliyor. En büyük kayıp bazen yalnızca sahip olunanların yitirilmesi değil, başka türlü bir hayatın mümkün olduğuna ilişkin düşüncenin de silinmesi oluyor.

Benim belleğimdeyse Elbistan’ın hikâyesi hâlâ Yusuf’la başlıyor. Onun çiçek bozuğu yüzü, Ali Amca’nın kaybettiği sağ bacağı ve yıllar içinde öğrendiğim başka hayatlar birbirine karışıyor. O zamanlar santralin çevresel etkilerini bilmiyordum. Bir işçinin başına gelenin, bir ülkenin kalkınma anlayışı hakkında ne kadar çok şey anlatabileceğini de bugünkü kadar düşünemiyordum. İnsan bazen hayatının erken dönemlerinde karşılaştığı bir olayı yalnızca kişisel bir anı olarak saklıyor. Sonra yıllar geçiyor, okudukları, gördükleri ve yaşadıkları çoğaldıkça o anının anlamı değişiyor. Bir arkadaşın babasının başına gelen talihsizlik olarak hatırlanan şey, zamanla çalışma hayatının, üretimin ve insanın doğayla kurduğu ilişkinin daha büyük sorularına açılıyor.

Belki de belgesellerin, kitapların ve tanıklıkların en önemli yanı burada. İnsanların birbirinden uzak hayatlarını aynı düşüncenin içinde buluşturabiliyorlar. Elbistan’da yaşayan bir köylünün anlattıkları, yıllar önce tanıdığım bir işçinin hikâyesiyle birleşiyor. Bir bilim insanının hazırladığı rapor, bir sendikacının yükselttiği itiraz ve bir sinemacının kamerası, aynı gerçeğin farklı yönlerini görünür kılıyor. Böylece geçmişte tek başına duran anılar, başkalarının yaşadıklarıyla buluşarak daha geniş bir anlam kazanıyor.

Elbistan’ın hikâyesi yalnızca Elbistanlıların hikâyesi değil. Kömür havzalarında, maden bölgelerinde, sanayi kentlerinde ve büyük enerji tesislerinin çevresinde yaşayan milyonlarca insanın karşı karşıya bulunduğu soruların da bir parçası. Doğanın kaynakları kimin yararına kullanılıyor? Üretimin kazancı nasıl paylaşılıyor? Zararını kimler üstleniyor? İnsanların sağlıklı yaşama hakkı ekonomik büyümenin neresinde duruyor? Bu sorulara verilecek yanıtlar, yalnızca bir ovanın değil, gelecekte nasıl bir toplumda yaşayacağımızın da sınırlarını belirleyecek.

Belki bir gün Elbistan Ovası’nın hikâyesi yeniden yazılacak. Kömürün, külün ve hastalıkların değil; temiz suyun, yeniden verimli hale gelen toprağın, güvenli işlerin ve insanların gelecek kaygısı taşımadan yaşayabildiği bir hayatın hikâyesi olacak bu. Fakat böyle bir geleceğin kendiliğinden gelmeyeceğini bilmek gerekiyor. Doğanın kendisini yenileme gücü var, ama insanların bozduğu ilişkileri onarmak yine insanların sorumluluğunda.

Bugün Elbistan Termik Santrali’nin adını duyduğumda hâlâ önce Yusuf’u ve Ali Amca’yı hatırlıyorum. Yalnız artık onların hikâyesi benim için geçmişte kalmış iki insanın anısından ibaret değil. Ali Amca’nın kaybettiği sağ bacak, Yusuf’un yüzü, ovanın üzerine yağan kül ve insanların anlattığı hastalık hikâyeleri, aynı uzun tarihin farklı yerlerinde duruyor. Biri insan bedeninde, diğeri doğanın bedeninde açılmış yaraları hatırlatıyor. Yavaş Ölüm belgeseli de bu yaraların birbirinden ayrı olmadığını düşündürüyor.

Bir ovanın ölümü yalnızca toprağın ölümü değildir. Orada doğmuş insanların çocukluklarının, anılarının, emeklerinin ve geleceklerinin de yavaşça eksilmesidir. İnsanlık, kendi elleriyle yarattığı zenginliğin bedelini neden yine kendi hayatıyla ödüyor? Belki de asıl ilerleme, daha fazla üretmeyi öğrendiğimiz gün değil, üretirken hayatı tüketmemeyi başardığımız gün başlayacak. O gün geldiğinde Elbistan’ın üzerine yağan şeyin kül değil, yeniden hayat veren yağmur olmasını umut etmek istiyorum. Yusuf’un ve Ali Amca’nın hikâyesini hatırlarken, bir ovanın geleceğini düşünmenin benim için başka bir anlamı olamaz.


Gösterim notu: Yavaş Ölüm, 19 Ekim 2026 Pazartesi günü saat 19.30’da Hall.Ev.ANKARA’da gösterilecek. Gösterimin ardından söyleşi yapılacak. Etkinlik duyurusunda organizasyona katkılarından dolayı Sivil Toplum Geliştirme Merkezi Derneğine (STGM) teşekkür ediliyor.

TB / Yavaş Ölüm belgeseli tanıtım görüntüleri, İstanbul Kültür Sanat Vakfı, Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali, TEMA Vakfı, Elbistanın Sesi, Elbistan Kaynarca Gazetesi, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Greenpeace Türkiye, Cumhuriyet, bianet.