Gezi davasında 18 yıl hapis cezasına mahkûm edilen sinemacı ve kültür sanat çalışanı Mine Özerden, dört buçuk yıldır cezaevinde. Belgesel sinemadan kültür kurumlarının kuruluşuna, İstanbul’un kamusal alanlarının korunmasından sivil toplum çalışmalarına uzanan yaşamı, 25 Nisan 2022’de verilen mahkûmiyet kararıyla kesintiye uğradı. Özerden, son cezaevi görüşmesinde yalnızca kendi özgürlüğünden değil, annesinin, kızının ve yakınlarının hayatından eksilen yıllardan söz etti. Onun yaşam öyküsü, Gezi davasının hukuki tartışmaları kadar, uzun süreli hapis cezalarının aile ilişkileri ve toplumsal yaşam üzerindeki sonuçlarını da görünür kılıyor.
Mine Özerden, geçtiğimiz cuma günü Silivri Cezaevi’nde kendisini ziyaret eden İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu’na, hayatı boyunca kimseye kötülük yapmadığını anlatırken, bulunduğu durumu sivrisineklerle ilişkilendiren acı bir ironiye başvurdu. Öldürdüğü sivrisineklerin bedelini ödüyor olabileceğini söyledi. Bu sözler, dört buçuk yıldır cezaevinde bulunan bir kadının kendisine verilen cezayla yaşamı arasında kurabildiği ilişkiyi anlatıyordu. Özerden, 2013’teki Gezi Parkı protestolarıyla bağlantılı davada hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım suçundan 18 yıl hapis cezasına mahkûm edilmişti. Kendisinin şiddet eylemlerine katıldığına ilişkin bir tespit bulunmadığını savunan Özerden, mahkûmiyetini kabul etmiyor.
1965 yılında Almanya’nın Köln kentinde doğan Mine Özerden’in yaşamı, uzun yıllar boyunca sinema, kültür ve sivil toplum çalışmaları içinde şekillendi. İstanbul’da Fenerbahçe Lisesi’ni bitirdikten sonra sosyal antropoloji eğitimi aldı; sosyoloji, psikoloji, felsefe ve sanat tarihi gibi alanlarla ilgilendi. Daha sonra Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-TV Bölümünden mezun oldu. Öğrencilik yıllarında yazar Cemil Meriç’e gönüllü kitap okuyan gençlerden biriydi. Sinemaya yönetmen yardımcılığıyla başladı; 1992’de çektiği Leyleğin Getirdiği adlı kısa filmin ardından, geleneksel zil ustalığının ve üretiminin öyküsünü anlatan Zilname belgeseliyle 1994’te İFSAK başarı ödülü aldı.
Bu çalışmalar, Özerden’in daha sonraki yaşamında belirginleşecek bir ilginin erken örnekleriydi. Kültürün yalnızca sanat eserlerinden oluşmadığı, onu üreten insanların, çalışma biçimlerinin ve kuşaktan kuşağa aktarılan deneyimlerin de korunması gerektiği düşüncesi, belgesel çalışmalarında ve kültür kurumlarındaki görevlerinde karşılık buldu. Reklam sektöründe çalıştıktan sonra 2001 yılında Anadolu Kültür bünyesinde görev almaya başladı. Diyarbakır Sanat Merkezi, Kars Sanat Merkezi ve Diyarbakır Avrupa Sineması gibi girişimlerin kuruluş ve işleyiş süreçlerinde yer aldı. Sinema Televizyon Mensupları Derneğinin kurucu üyeleri arasında bulundu.
Kültür Çalışmalarından Gezi Davasına
Mine Özerden’in Gezi davasına uzanan süreci, İstanbul’un kamusal alanlarının düzenlenmesine ilişkin tartışmalarla başladı. 2012 yılında Taksim Meydanı’nın yayalaştırılması, Gezi Parkı’nın yerine Topçu Kışlası görünümünde bir yapı yapılması ve meydanın kullanım biçiminin değiştirilmesi planlarına karşı kurulan Taksim Platformu’nun oluşumunda yer aldı. Platform, kentte yaşayanların kamusal alanlarla ilgili kararlara katılmasını savunan, farklı mesleklerden ve çevrelerden gönüllülerin bir araya geldiği bir girişimdi. Daha sonra Taksim Dayanışması’nın bileşenlerinden biri oldu.
2013 yılında Gezi Parkı’nda başlayan protestoların ardından yürütülen soruşturmalar, yıllar içerisinde farklı iddianameler ve yargılama aşamalarıyla devam etti. Özerden de bu süreçte sanıklar arasında yer aldı. 25 Nisan 2022’de İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Osman Kavala hakkında ağırlaştırılmış müebbet, Mine Özerden’in de aralarında bulunduğu yedi sanık hakkında 18’er yıl hapis cezası verdi. Özerden, kararın ardından tutuklanarak cezaevine gönderildi. Daha önceki yargılama aşamalarında verilen beraat kararlarına rağmen yeniden mahkûmiyetle sonuçlanan dava, Türkiye’de hukuk güvenliği ve toplantı özgürlüğü bakımından tartışılmaya devam etti.
Özerden’in mahkûmiyeti, kültürel ve toplumsal faaliyetlerle ağır bir ceza suçlaması arasında kurulan ilişkinin hukuki dayanakları bakımından eleştirildi. Savunma tarafı ve insan hakları kuruluşları, kent hakkı ve sivil toplum çalışmalarının hükümeti devirmeye yönelik bir girişimin parçası olarak değerlendirilmesine karşı çıktı. Mahkûmiyet kararında ise Gezi protestolarının hükümete karşı bir kalkışma niteliği taşıdığı ve sanıkların bu süreçte farklı roller üstlendiği kabul edildi. Bu iki yaklaşım arasındaki uyuşmazlık, davanın ulusal ve uluslararası hukuk gündeminde kalmasının temel nedenlerinden biri oldu.
25 Ağustos 2026’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi, aynı davada mahkûm edilen Osman Kavala hakkında yeni bir karar verdi. Mahkeme, Kavala’nın adil yargılanma, ifade ve toplantı özgürlüğü haklarının ihlal edildiğine hükmetti; yargılamadaki ciddi eksiklikleri ve mahkûmiyetin dayanaklarını değerlendirdi. Karar doğrudan Mine Özerden hakkında verilmiş bir hüküm olmamakla birlikte, aynı Gezi yargılamasının hukuki niteliğine ilişkin tartışmalar bakımından önem taşıyor. Uluslararası insan hakları kuruluşları da davada mahkûm edilen diğer sanıkların durumunun yeniden değerlendirilmesini istiyor.
Bir Annenin Yokluğunda Büyüyen Zaman
Mine Özerden’in cezaevindeki yaşamını anlatan en önemli tanıklıklardan biri, kızı Su Özerden’in açıklamaları ve annesine yazdığı mektuplar oldu. Su Özerden, annesiyle görüşmelerinin belirli sürelerle sınırlandığını, kırk dakikalık görüşlerde gündelik hayatı paylaşmanın bile güçleştiğini anlattı. Birbirlerini çok iyi tanıyan iki insanın, aralarına giren fiziksel ve zamansal sınırlar nedeniyle yaşamlarındaki değişimleri eskisi gibi paylaşamadığını belirtti. Annesinin cezaevindeki yaşamıyla kendisinin dışarıdaki deneyimi arasında giderek büyüyen mesafe, yalnızca görüş günlerinde değil, gündelik yaşamın bütününde hissediliyordu.
Su Özerden, annesinin mahkûmiyet kararının ardından yaşadığı süreci anlatırken umutlarını deniz fenerlerine benzetmişti. İlk mahkûmiyet kararıyla bir fenerin, Yargıtay’ın cezaları onamasıyla bir başkasının söndüğünü söylemişti. Buna rağmen annesiyle ilişkisini ve gündelik yaşamın olağanlığını korumaya çalıştığını anlatıyordu. Annesine yazdığı mektupta ise iki yıldır dört duvar arasında neler düşündüğünü merak ettiğini, birbirlerini anlamaya dayanan ilişkilerinin cezaevi görüşlerinin sınırlılığı içinde değiştiğini dile getirmişti.
Mine Özerden’in son görüşmesinde söylediği sözler, kızının daha önce anlattıklarıyla aynı noktada birleşiyor. Özerden, dört buçuk yıldır yalnızca kendi yaşamının değil, annesinin, kızının ve sevdiklerinin yaşamının da etkilendiğini belirtti. Onlara karşı sorumluluklarını yerine getirme olanağının elinden alındığını söyledi. Bu değerlendirme, uzun süreli hapis cezalarının aile ilişkileri üzerindeki sonuçlarını somutlaştırıyor. Cezaevindeki kişinin günlük yaşamı belirli kurallara bağlanırken, dışarıda kalan yakınları da ziyaretler, yolculuklar, ekonomik yükler ve birlikte geçirilemeyen zaman üzerinden bu sürecin parçası haline geliyor.
Özerden’in cezaevi koşulları da zaman içerisinde değişti. Nisan 2022’den itibaren Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda tutulan Özerden, Temmuz 2026’da Çiğdem Mater ile birlikte İzmir Şakran Cezaevi’ne sevk edildi. Sevk kararının aileler ve avukatlar bakımından belirsizlik yarattığı, ziyaret olanaklarını zorlaştıracağı belirtildi. İki kadın beş gün sonra yeniden nakledilerek Silivri’deki Marmara Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna götürüldü. Kısa süre içerisinde gerçekleşen bu yer değişiklikleri, cezaevinde bulunan kişilerin yakınlarıyla ilişkilerinin yalnızca görüş sürelerinden değil, tutuldukları kurumun konumundan da etkilendiğini gösterdi.
Kötülüğün Failinden Önce Onu Mümkün Kılan Koşullar
Mine Özerden’in son görüşmesinde üzerinde durduğu konulardan biri, yaşadıklarının etik boyutuydu. Özerden, haksızlık olarak değerlendirdiği durumların yalnızca bunları gerçekleştiren kişilere bağlanmasının yeterli olmadığını, haksızlığı mümkün kılan koşulların ve bunlara karşı gösterilen toplumsal tepkilerin de tartışılması gerektiğini söyledi. Eşyaların kullanılmak, insanların ise sevilmek için var olduğunu hatırlatarak günümüzde bu ilişkinin tersine döndüğünü belirtti. Sürekli siyaset konuşulmasına karşılık insanın insana karşı sorumluluğunun yeterince tartışılmadığını dile getirdi.
Bu yaklaşım, Özerden’in kültür ve sivil toplum çalışmalarından cezaevindeki düşüncelerine uzanan sürekliliği de gösteriyor. Birlikte yaşamanın yalnızca aynı görüşleri paylaşmak anlamına gelmediğini, farklı düşünen insanların da temel haklar konusunda ortak ilkelerde buluşabilmesi gerektiğini savunuyor. Son görüşmesinde herkesin aynı siyasi düşünceye sahip olmasının gerekmediğini, buna karşılık birbirinin hukukunu savunabilmenin önemli olduğunu vurguladı. İnsanların haklarını yalnızca kendileri veya yakınları için değil, farklı görüşlere sahip kişiler için de savunabilmesi gerektiğini belirtti.
Özerden’in bu düşüncelerini özetleyen sözlerinden biri, bilgisi ve olanağı olanların bunlardan yoksun kişilere karşı sorumluluk taşıdığı yönündeki ifadesiydi. Bu söz, onun açısından yalnızca bireysel bir yardım anlayışını değil, birlikte yaşamanın gerektirdiği karşılıklı sorumluluğu anlatıyor. Kültür kurumlarında çalışırken farklı topluluklar arasında ilişki kurulmasına katkıda bulunmasıyla cezaevinde temel haklar üzerine söyledikleri, bu bakımdan birbirinden kopuk görünmüyor.
Mine Özerden bugün 61 yaşında. Yaşamının önemli bir bölümünü sinema, kültür ve sivil toplum çalışmalarına ayırdıktan sonra son dört buçuk yılını cezaevinde geçirdi. Hakkındaki 18 yıllık mahkûmiyet kararı yürürlükte bulunurken, Gezi davasının hukuki dayanaklarına yönelik tartışmalar da devam ediyor. Onun yaşam öyküsünde cezaevinin dışında kalan yıllar kadar, içeride geçirdiği yılların annesi, kızı ve yakınları üzerindeki etkileri de yer tutuyor. Bir insan hakkında verilen ceza hukuken yalnızca o kişiye yöneltilirken, ailesinin ve yakınlarının yaşamından eksilen yılların toplumsal ve etik sorumluluğu nasıl değerlendirilecek?
- NHA / Velev, bianet, Diken, BirGün, Cumhuriyet, Medyascope, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Uluslararası Af Örgütü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, SinemaTürk, Kamera Arkası.
- Mine Özerden: Dört Duvarın Ardında Bir Hayat, Dışarıda Eksilen Yıllar - 13 Ekim 2026
- Türkiye’de İş Cinayetlerinde Bir Hafta: Fabrikalarda, İnşaatlarda, Tersanelerde ve Çocukların Omuzlarında Büyüyen Ölüm - 11 Ekim 2026
- Eylül’de 226 İşçi Öldü: Çalışmak Türkiye’de Hâlâ Hayatta Kalma Mücadelesi - 7 Ekim 2026












