back to top
Ana Sayfa Haber Mekke Paktı Yemen Savaşının Gölgesinde: Türkiye Kimin Savaşına Ortak Olacak?

Mekke Paktı Yemen Savaşının Gölgesinde: Türkiye Kimin Savaşına Ortak Olacak?

Suudi Arabistan’a yönelik Husi saldırılarının yoğunlaşması, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalandığı açıklanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı yeniden gündeme taşıdı. Üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının diğerlerine de yapılmış sayılmasını öngören düzenleme, Ankara’nın Yemen savaşında üstlenebileceği rolü tartışmaya açıyor. Ancak savunma dayanışmasının nerede sona erip doğrudan savaş ortaklığının nerede başlayacağı, anlaşmanın hukuki statüsü ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkileri henüz yeterince açıklığa kavuşmuş değil.

Yemen’in dağlarında on yılı aşkın süredir devam eden savaş, artık yalnızca bu yoksul ülkenin sınırları içerisinde kalmıyor. Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik füze ve insansız hava aracı saldırıları, çatışmayı yeniden Körfez’in güvenlik gündeminin merkezine taşırken, Riyad’ın savunması için kurulan bölgesel ortaklıkları da sınamaya başladı. Bir zamanlar Yemen’in köylerinde, limanlarında ve dağ geçitlerinde sürdürülen savaşın sonuçları bugün Suudi Arabistan’ın havaalanlarında, petrol tesislerinde ve başka ülkelerin askerî karargâhlarında hissediliyor. Savaşın sınırları genişlerken, onu başlatan ya da sürdüren devletlerin ötesinde yeni ülkelerin de çatışmanın parçası haline gelmesi ihtimali büyüyor.

Associated Press’in 12 Ekim tarihli haberinde, Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’na düzenlenen saldırılarda çok sayıda kişinin öldüğü ve yüzlerce kişinin yaralandığı bildirildi. Husilerin üstlendiği saldırılar, Suudi Arabistan’ın gelişmiş hava savunma sistemlerine rağmen başkentinin güvenliğini sağlamakta karşılaştığı güçlükleri yeniden gündeme getirdi. Riyad yönetimi Yemen’deki askerî operasyonlarını sürdürürken Husiler de Suudi topraklarını hedef almaya devam ediyor. Böylece yıllardır karşılıklı saldırılarla sürdürülen savaş, yalnızca iki tarafın askerî kapasitesini değil, bölgenin bütün güvenlik ilişkilerini etkileyen yeni bir aşamaya giriyor.

Mekke Paktı: Bir ülkenin savaşı üç ülkenin sorumluluğu mu?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026’da Mekke’de imzalandığı açıklanan Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkenin güvenliğini birbirine bağlayan bir düzenleme olarak sunuldu. Kamuoyuna aktarılan kolektif savunma ilkesine göre, taraflardan birine yönelik silahlı saldırı diğerlerine de yapılmış kabul edilecek. Ancak bu hükmün uygulamada hangi askerî yükümlülükleri doğurduğu, saldırıya uğrayan ülkeye sağlanacak desteğin sınırları ve doğrudan savaşa katılma kararının nasıl alınacağı konusunda önemli belirsizlikler bulunuyor. Anlaşmanın bütün hükümleri bağımsız biçimde doğrulanmış bir metin üzerinden değerlendirilemediği için, üç ülkenin koşulsuz biçimde birbirlerinin savaşlarına katılmak zorunda olduğu sonucuna varmak mümkün değil.

Uluslararası basına yansıyan haberlerde, Ekim ayının ilk günlerinde Riyad’da gerçekleştirilen üçlü görüşmelerin ardından ortak savunma mekanizmasının işletilmesinin gündeme geldiği belirtiliyor. Reuters’ın aktardığı bilgilere göre Türkiye’nin katkısı, öncelikle hava savunma sistemleri, teknik personel, istihbarat paylaşımı ve lojistik destek çerçevesinde değerlendiriliyor. Pakistan’ın ise Suudi Arabistan’la uzun yıllara dayanan askerî ilişkileri, eğitim faaliyetleri ve savunma iş birliği bulunuyor. Bununla birlikte ne Türkiye’nin ne de Pakistan’ın anlaşma nedeniyle Yemen’de doğrudan muharip operasyon yürütmek zorunda olduğu doğrulanmış durumda.

Burada gözden kaçırılmaması gereken ayrım, bir ülkenin savunmasına yardım etmekle onun yürüttüğü savaşın tarafı olmak arasındaki farktır. Suudi Arabistan’a hava savunma sistemi sağlamak başka, Yemen topraklarında askerî harekât yürütmek başka bir sorumluluktur. Birincisi savunma iş birliğinin sınırları içerisinde değerlendirilebilirken ikincisi, Türkiye’yi bölgesel çatışmanın doğrudan taraflarından biri haline getirebilir. Üstelik Türkiye açısından bu karar yalnızca hükümetin dış politika tercihiyle açıklanamaz. Anayasa’nın 92. maddesi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesinde TBMM’ye yetki tanırken uluslararası antlaşmalardan doğan yükümlülükler için de ayrı bir hukuki çerçeve öngörüyor. Dolayısıyla anlaşmanın onay durumu, kapsamı ve uygulanma biçimi açıklığa kavuşturulmadan Ankara’nın askerî sorumluluğunun nerede başlayıp nerede sona erdiği kesin olarak söylenemez.

Yemen’in savaşı, bölgenin hesabı

Mekke Paktı’nın önemi yalnızca üç ülkenin birbirine verdiği savunma sözünden kaynaklanmıyor. Türkiye’nin savunma sanayisindeki üretim kapasitesi, Pakistan’ın askerî birikimi ve Suudi Arabistan’ın mali kaynakları aynı güvenlik düzenlemesinde buluşuyor. Bu ortaklık, Ortadoğu’da mevcut askerî ittifakların yanında yeni bir güç ilişkisi kurulabileceğine işaret ediyor. Ancak ülkelerin askerî imkânlarının birbirini tamamlaması, siyasi hedeflerinin de aynı olduğu anlamına gelmiyor. Ankara’nın İran’la ilişkileri, Pakistan’ın bölgesel dengeleri ve Riyad’ın Yemen üzerindeki güvenlik hesapları, ortak savunma anlayışının uygulamada farklı beklentilerle karşılaşabileceğini gösteriyor.

Çatışmanın bir başka cephesinde ise Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı bulunuyor. Dünya ticaretinin önemli geçiş yollarından biri olan bu bölgenin güvenliği, petrol taşımacılığından uluslararası tedarik zincirlerine kadar geniş bir ekonomik alanı etkiliyor. Yemen’deki savaşın yalnızca bu ülkenin iç siyasi dengeleriyle açıklanamamasının nedenlerinden biri de burada yatıyor. Deniz yollarının denetimi, enerji kaynaklarının güvenliği ve bölgesel nüfuz mücadelesi, savaşın sürdürülmesinde etkili olan çıkar ilişkilerini oluşturuyor. Bu nedenle Yemen’deki çatışmanın genişlemesi, yalnızca askerî değil, ekonomik sonuçlarıyla da dünyanın başka bölgelerinde hissediliyor.

Ne var ki bütün bu hesapların ortasında Yemen halkının yaşadığı büyük yıkım giderek görünmezleşiyor. Yıllardır süren savaşın, açlığın, yerinden edilmenin ve yoksulluğun yükünü taşıyan milyonlarca insanın geleceği, bölgesel güvenlik görüşmelerinin merkezinde aynı ağırlıkla yer almıyor. Bir tarafta havaalanlarını, petrol tesislerini ve ticaret yollarını korumak için yeni savunma sistemleri kurulurken diğer tarafta sıradan insanların yaşamlarını sürdürebilecekleri koşulların nasıl oluşturulacağı sorusu yanıtsız kalıyor. Suudi Arabistan’da sivilleri hedef alan saldırılar da Yemen’de sivillerin yaşamına mal olan askerî operasyonlar da aynı insani ve hukuki sorumluluk çerçevesinde değerlendirilmek zorunda.

Ankara’nın önündeki asıl soru

Türkiye açısından Mekke Paktı’nın ortaya çıkardığı temel sorun, bir müttefikin güvenliğine katkıda bulunmanın hangi noktada başka bir ülkenin savaşına ortak olmaya dönüşeceğidir. Türkiye zaten NATO üyesi olarak kolektif savunma yükümlülükleri taşıyor. Buna Suudi Arabistan ve Pakistan’la kurulan yeni bir savunma ortaklığının eklenmesi, Ankara’nın bölgesel çatışmalardaki sorumluluk alanını genişletebilir. Ancak NATO üyeliği, Mekke Paktı kapsamında alınacak kararları kendiliğinden NATO’nun sorumluluğuna dönüştürmediği gibi yeni bir savunma anlaşması da Türkiye’nin anayasal karar mekanizmalarını ortadan kaldırmaz.

Bu nedenle açıklığa kavuşturulması gereken mesele, Türkiye’nin Suudi Arabistan’a ne kadar askerî destek verebileceğinden önce, bu desteğin hangi siyasi ve hukuki sınırlar içerisinde yürütüleceğidir. Anlaşmanın tam metni, yürürlüğe giriş koşulları, ortak savunma kararlarının nasıl alınacağı ve olası askerî müdahalelerin kim tarafından denetleneceği kamuoyunun bilgisine açık olmalıdır. Çünkü başka ülkelerle yapılan güvenlik anlaşmaları yalnızca devlet yöneticilerinin değil, sonuçlarına katlanacak toplumların da geleceğini ilgilendirir.

Ortadoğu’nun yakın tarihi, güvenliği sağlamak amacıyla kurulan askerî ittifakların her zaman barış getirmediğini gösteren deneyimlerle dolu. Yemen’deki savaşın yeni ülkeleri içine çekme ihtimali de bu tarihsel deneyimlerden bağımsız değerlendirilemez. Riyad’a yönelen füzelerin durdurulması, Suudi Arabistan’da yaşayan insanların güvenliği açısından önemli olabilir; ancak Yemen’de savaşı besleyen siyasi ve toplumsal nedenler ortadan kaldırılmadıkça daha güçlü savunma sistemleri tek başına kalıcı bir çözüm oluşturamaz.

Mekke’de verilen savunma sözünün Ankara açısından gerçek anlamı da burada ortaya çıkıyor. Türkiye’nin sorumluluğu yalnızca imzaladığı anlaşmalardan doğan yükümlülüklerle değil, kendi toplumunu bölgesel bir savaşın sonuçlarından koruma ve barışçı çözüm yollarını açık tutma gereğiyle birlikte değerlendirilmeli. Çünkü devletlerin güvenliği ile toplumların güvenliği her zaman aynı yöntemlerle sağlanmıyor. Asıl mesele, bir ülkenin savaşına ne kadar güçlü katılabileceğimiz değil, o savaşın parçası olmadan barışa ne kadar katkıda bulunabileceğimizdir.


  • NHA / Reuters, Financial Times, Al Jazeera, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Madde 92), Birleşmiş Milletler Şartı (Madde 51).