Türkiye’nin farklı bölgelerinde işçiler ücretlerini, iş güvencelerini ve toplu sözleşme haklarını korumak için mücadele ederken köylüler de topraklarını, meralarını, ormanlarını ve su kaynaklarını savunmayı sürdürüyor. Eylül sonunda bağımsız kayıtlara geçen 117 devam eden emek mücadelesi, çalışma yaşamındaki uyuşmazlıkların yaygınlığını gösteriyor. Muğla’da zeytinliklerin, Ordu’da yaylaların, Rize’de köylerin ve Çanakkale’de içme suyu havzasının geleceği ise madencilik projeleri çevresinde tartışılıyor. Birbirinden uzak görünen bu mücadeleler, insanların geçimlerini sağladıkları ve yaşamlarını sürdürdükleri koşullar üzerinde söz sahibi olma taleplerini görünür kılıyor.
Türkiye’nin farklı kentlerinde, fabrikaların kapılarında, inşaat şantiyelerinde, maden ocaklarında ve köy yollarında birbirinden bağımsız başlayan mücadeleler, çalışma yaşamıyla kırsal üretimin karşı karşıya bulunduğu sorunları yeniden gündeme taşıyor. Kimi işçiler aylarca ödenmeyen ücretlerini alabilmek için çalışmayı durduruyor, kimileri toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde taleplerinin karşılanmasını bekliyor, bazıları ise sendikal örgütlenme nedeniyle işten çıkarıldıklarını belirterek işyerlerinin önünde direniyor. Aynı günlerde köylüler, yıllardır geçimlerini sağladıkları zeytinliklerin, hayvanlarını otlattıkları meraların ve içme suyunu sağlayan kaynakların madencilik faaliyetlerinden etkilenmemesi için hukuki başvurular yapıyor, toplantılar düzenliyor ve protestolara katılıyor. Birinde emeğin karşılığı, diğerinde toprağın ve doğal kaynakların geleceği tartışılıyor. Her iki alanda da insanların geçimlerini sürdürebilmeleri, çalışma ve üretim koşullarının nasıl belirlendiğiyle doğrudan ilişkili.
Eylül ayına ilişkin bağımsız direniş kayıtları, işçi eylemlerinin yalnızca kamuoyunda geniş yer bulan büyük işletmelerle sınırlı olmadığını gösteriyor. Ay sonunda 117 mücadelenin devam ettiği, yeni başlayan direnişlerin önemli bölümünün inşaat sektöründe gerçekleştiği belirtiliyor. Ücret ve tazminat alacakları, sendikal örgütlenme, toplu sözleşme uyuşmazlıkları ve iş güvencesi, çalışanların temel talepleri arasında yer alıyor. Köylülerin mücadelelerinde ise maden sahalarının genişletilmesi, tarım alanlarının kaybı, su kaynaklarının korunması ve çevresel kararların alınmasında yerel halkın söz sahibi olması öne çıkıyor. Bu farklı mücadeleler, tek bir örgütlenmenin ya da ortak programın parçaları değil; ancak Türkiye’de üretim ve yaşam koşullarının farklı kesimler açısından nasıl bir güvence sorunu oluşturduğunu birlikte ortaya koyuyor.
Ücretini Alabilmek İçin Çalışmayı Durduran İşçiler
Eylül ayında kayda geçen işçi eylemlerinin önemli bir bölümü, ödenmeyen ücret ve tazminat alacakları nedeniyle başladı. Bağımsız direniş kayıtlarına göre ay içinde 26 yeni direniş ortaya çıktı ve bunların 18’i inşaat şantiyelerinde gerçekleşti. Yeni açılan mücadele ve eylem kayıtlarının 31’inde ücret, tazminat veya birikmiş işçilik alacakları temel talep olarak yer aldı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Ağustos 2026 verilerinde ise 12 yasal grevin devam ettiği görülüyor. Resmî grev istatistikleriyle bağımsız direniş kayıtları farklı kapsam ve yöntemlerle tutulduğu için aynı toplamın parçaları olarak değerlendirilemiyor; buna karşılık her iki kaynak da çalışma yaşamındaki uyuşmazlıkların sürekliliğine işaret ediyor.
İstanbul Arnavutköy’deki Emlak Konut şantiyesinde çalışan işçiler, ödenmeyen alacakları nedeniyle üretimi durdurdu. Eylem sırasında polis müdahalesi yaşandığı ve sendika yöneticisine yönelik gözaltı girişiminde bulunulduğu bildirildi. İşçilerin ücret taleplerini sürdürmesinin ardından uyuşmazlık, alacakların ödenmesiyle sonuçlandı. Benzer iş bırakma eylemleri Ferçim, Vakfıkebir ve Antakya’daki TOKİ şantiyelerinde de yaşandı. Eylül ayında başlayan 18 inşaat direnişinin dokuzu ay sona ermeden kazanımla sonuçlandı. Bu örnekler, işçilerin ortak hareket ederek alacaklarını tahsil edebildiklerini gösterirken ücretlerin zamanında ödenmesine ilişkin sorunların farklı şantiyelerde tekrarlandığını da ortaya koyuyor.
İnşaat sektöründe işçiyle çalıştığı projenin asıl yüklenicisi arasına giren taşeron şirketler, ücret uyuşmazlıklarını daha karmaşık hale getirebiliyor. Aynı şantiyede çalışan işçiler farklı şirketlerin bordrolarında bulunabiliyor; ücret ödenmediğinde sorumluluğun hangi işverene ait olduğu konusunda anlaşmazlıklar yaşanabiliyor. Büyük yatırımların sürdüğü şantiyelerde işçilerin yaptıkları işin karşılığını alabilmek için üretimi durdurmak zorunda kalmaları, yatırımın büyüklüğüyle çalışanların geçim güvencesinin her zaman aynı doğrultuda gelişmediğini gösteriyor. Bir inşaatın tamamlanma takvimi şirketler açısından ekonomik bir yükümlülükken o inşaatta çalışan işçi için ücretin zamanında ödenmesi, kira, gıda ve ailesinin gündelik gereksinimlerini karşılayabilmenin koşulu.
Sendikal Örgütlenme ve Toplu Sözleşme Uyuşmazlıkları
Ücret alacaklarının yanında sendikal örgütlenme ve toplu iş sözleşmesi görüşmeleri de işçi mücadelelerinin önemli başlıkları arasında bulunuyor. Güneş enerjisi sektöründe faaliyet gösteren Smart Solar fabrikasında işçiler, sendikal tercihlerine müdahale edildiğini ve bu nedenle işten çıkarmalar yaşandığını ileri sürerek direnişe başladı. Dört gün süren eylemin ardından taraflar arasında beş maddelik yazılı anlaşma sağlandığı açıklandı. Anlaşmanın bütün hükümlerinin sonraki dönemde nasıl uygulandığına ilişkin ayrıca doğrulanmış bilgi bulunmuyor. Bununla birlikte uyuşmazlık, yenilenebilir enerji gibi yeni yatırım alanlarında da işçilerin örgütlenme ve çalışma koşullarına ilişkin taleplerinin önemini koruduğunu gösterdi.
Bursa’daki Tamira Foods fabrikasında ise toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması üzerine TEKGIDA-İŞ Sendikası 4 Eylül’de grev pankartı astı. Sendika, ücret ve çalışma koşullarına ilişkin taleplerinin karşılanmadığını açıkladı. Grev kararının ilan edilmesiyle fiilî grevin başlaması farklı aşamalar olduğundan işyerindeki son durumun ayrıca izlenmesi gerekiyor. Ancak uyuşmazlığın kendisi, toplu pazarlığın yalnızca ücret artışından ibaret olmadığını; çalışma saatleri, sosyal haklar ve işyerindeki güvencelerle birlikte ele alındığını gösteriyor.
Madencilik sektöründe de işçilik alacakları nedeniyle eylemler yaşandı. Doruk Madencilik ve Eti Gümüş işçileri, Yıldızlar SSS Holding bünyesindeki işyerlerinde biriken ücret ve tazminatlarının ödenmesi için Ankara’da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde protestolar düzenledi. Daha önce verilen ödeme sözlerinin yerine getirilmediğini belirten işçilerin 17 gün süren direnişi, Ağustos ayında alacakların ilk taksitinin yatırılması üzerine sona erdi. Yozgat’taki Rasih ve İhsan Madencilik işyerlerinde ise yaklaşık 140 işçinin dört buçuk aylık ücretlerini alamadıkları gerekçesiyle Eylül ayında üretimi durdurduğu bildirildi. Bu eylemler, madencilik gibi ağır çalışma koşullarının bulunduğu sektörlerde ücret güvencesinin de önemli bir uyuşmazlık alanı olduğunu ortaya koyuyor.
İşçilerin taleplerinde iş sağlığı ve güvenliği de ayrı bir yer tutuyor. Maden ocakları, inşaatlar, tersaneler ve ağır sanayi işletmelerinde çalışma koşullarının tehlikeleri, yalnızca bireysel dikkatle önlenebilecek sorunlar değil. Risk değerlendirmelerinin yapılması, gerekli koruyucu donanımın sağlanması, çalışma sürelerinin düzenlenmesi ve denetimlerin etkili biçimde yürütülmesi işverenlerin yasal yükümlülükleri arasında bulunuyor. Çalışanların tehlikeleri bildirebilmesi, gerekli önlemleri talep edebilmesi ve sendikal temsil yoluyla çalışma koşullarına ilişkin kararlara katılabilmesi, iş güvenliğinin uygulanmasında önem taşıyor. İşçi için ücret, geçimini sürdürebilmenin; güvenli çalışma ortamı ise yaşamını ve sağlığını koruyabilmenin temel koşullarından biri.
Akbelen’de Zeytinliklerin ve Köy Yaşamının Geleceği
İşçilerin fabrikalarda ve şantiyelerde sürdürdüğü mücadelelerle aynı dönemde Muğla’nın Milas ilçesine bağlı İkizköy ve Akbelen çevresinde köylüler, topraklarını ve yaşam alanlarını korumak için yıllardır devam eden girişimlerini sürdürüyor. Yeniköy-Kemerköy termik santrallerine kömür sağlayan maden sahasının genişletilmesi, bölgedeki tarım alanlarının, zeytinliklerin ve köy yerleşimlerinin geleceğine ilişkin uyuşmazlığın merkezinde bulunuyor. Köylüler, madencilik faaliyetlerinin genişlemesinin geçim kaynaklarını ve yaşadıkları çevreyi olumsuz etkileyeceğini savunurken şirketler kömür tedariki ve enerji üretiminin sürdürülmesini ekonomik gerekçeler arasında gösteriyor.
Akbelen’deki mücadelenin 2026 yılındaki önemli gelişmelerinden biri, acele kamulaştırma kararlarına karşı açılan davalarda verilen yargı kararları oldu. Danıştay 6. Dairesi, Mayıs ayında bölgede kömür madenciliği amacıyla alınan acele kamulaştırma kararının yürütmesini durdurdu. Temmuz ayında 679 parseli ilgilendiren süreç hakkında verilen başka bir karar da el koyma işlemlerinin ilerlemesini engelledi. Bu kararlar madencilik faaliyetlerinin tamamının sona erdiği anlamına gelmiyor; ancak köylülerin mülkiyet ve yaşam alanlarına ilişkin itirazlarının yargısal denetim kapsamında değerlendirildiğini gösteriyor.
24 Temmuz’da Akbelen’de düzenlenen üçüncü yıl buluşmasına farklı bölgelerden köylüler, çevre örgütleri ve yaşam savunucuları katıldı. Eylül ayında köylülerin taleplerini Ankara’ya taşımasıyla mücadele yeniden ulusal gündemde yer buldu. Bölgedeki uyuşmazlık, bir maden sahasının genişletilmesiyle sınırlı kalmıyor. Zeytinlikler, tarım alanları ve köy yerleşimleri, kuşaklar boyunca sürdürülen üretim ve toplumsal ilişkilerin de parçası. Bu nedenle köylülerin kaygıları yalnızca sahip oldukları taşınmazların ekonomik değerine değil, geçimlerini sağladıkları ve yaşamlarını sürdürdükleri koşulların geleceğine dayanıyor.
Karadeniz Yaylalarında Maden Sondajına Karşı Mücadele
Ordu’nun Aybastı ve Korgan ilçeleri arasında bulunan Perşembe, Turnalık ve Çobantepe yaylalarında da maden arama faaliyetlerine karşı köylülerin itirazları sürüyor. Bölge halkı, Taşzemin Madencilik tarafından yürütülen sondaj çalışmalarının su kaynaklarına, meralara, hayvancılığa ve tarımsal üretime zarar verebileceğini belirtiyor. Temmuz sonunda Turnalık Yaylası’nda yeniden başlayan çalışmalara karşı düzenlenen protestolara jandarma müdahale etti. Aralarında siyasi parti ilçe yöneticilerinin de bulunduğu yaklaşık 20 kişinin gözaltına alındığı bildirildi.
Bölgeye ulaşmak isteyen yurttaşların kontrol noktalarında durdurulması, köylülerin yaşam alanlarına erişim ve protesto haklarına ilişkin tartışmaları büyüttü. Güvenlik güçlerinin uygulamaları kamu düzeni gerekçeleriyle açıklanırken çevre örgütleri müdahalelerin barışçıl gösteri hakkını sınırlandırdığını savundu. 21 Ağustos’ta Perşembe Yaylası’nda düzenlenen toplantıda yöre halkı ve çevre örgütleri bir araya gelerek madencilik faaliyetlerinin olası sonuçlarını değerlendirdi. Ordu Çevre Derneği, Ünye Çevre Platformu ve Fatsa Doğa ve Çevre Derneği temsilcileri, tarım ve hayvancılığın korunması için ortak hareket edilmesi çağrısında bulundu.
Karadeniz yaylalarında mera, yalnızca boş bir arazi değil, hayvancılık faaliyetinin sürdürüldüğü üretim alanı. Yaylaların su kaynakları, bitki örtüsü ve otlatma kapasitesi birbirine bağlı bir doğal bütünlük oluşturuyor. Bu alanlarda yapılacak sondaj ve madencilik faaliyetlerinin etkileri de yalnızca çalışma yapılan noktalarla sınırlı olmayabiliyor. Köylülerin itirazları, geçim kaynaklarının korunmasıyla doğal çevrenin korunmasını aynı talepte birleştiriyor. Bölgedeki tartışmanın temelinde, madencilik faaliyetlerinin ekonomik getirileriyle kırsal üretimin devamlılığı arasında nasıl bir denge kurulacağı bulunuyor.
Rize’nin Fındıklı ilçesine bağlı Aslandere köyünde de maden arama girişimlerine karşı köylüler ve çevre savunucuları hukuki ve toplumsal girişimlerde bulundu. Temmuz 2025’te başlayan sürece yönelik itirazlar, 2026 yazında da gündemdeydi. Köylüler, tarım alanlarının ve su kaynaklarının korunmasını, maden arama faaliyetlerinin olası çevresel sonuçlarının değerlendirilmesini istedi. Ekim ayı itibarıyla kesintisiz bir protesto nöbetinin sürdüğüne ilişkin doğrulanmış güncel bilgi bulunmasa da bölgede ortaya çıkan uyuşmazlık, kırsal alanlarda madencilik kararlarının yerel halkın yaşam koşulları üzerindeki etkisini yeniden gündeme taşıdı.
Çanakkale’de İçme Suyu Havzası İçin Yargı Mücadelesi
Çanakkale’de Atikhisar Barajı çevresinde yapılmak istenen altın madeni projesine karşı yürütülen hukuki mücadelede 8 Ekim’de yeni bir karar alındı. Kentin içme suyu kaynağının yakınında planlanan Koza Altın işletmesine ait proje için verilen Çevresel Etki Değerlendirmesi olumlu kararı mahkeme tarafından iptal edildi. Projeye karşı çıkan çevre örgütleri ve yurttaşlar, madencilik faaliyetlerinin içme suyu havzası üzerindeki olası etkilerinin yeterince değerlendirilmediğini savunuyordu.
Mahkemenin iptal kararı, çevresel izin süreçlerinde verilen idari kararların hukuka uygunluğunun yargısal denetime tabi olduğunu gösterdi. Bununla birlikte kararın sonraki idari ve hukuki aşamalarının da izlenmesi gerekiyor. Atikhisar’daki uyuşmazlık, madencilik yatırımlarının ekonomik gerekçeleriyle toplumun ortak kullanımındaki su kaynaklarının korunması arasındaki ilişkinin önemini ortaya koyuyor. İçme suyu havzalarının geleceği, yalnızca yakın çevrede yaşayan köylüleri değil, su kaynağından yararlanan kent nüfusunu da doğrudan ilgilendiriyor.
Türkiye’de madencilik projelerine yönelik bu itirazlar, Kasım ayında Antalya’da düzenlenmesi planlanan COP31 iklim zirvesi öncesinde uluslararası basının da gündemine girdi. Özellikle Karadeniz’deki yayla protestoları, su kaynaklarının korunması ve çevre savunucularının gösteri hakkına ilişkin gelişmeler uluslararası yayınlarda yer buldu. Çevre örgütleri, iklim zirvesiyle eş zamanlı yapılması planlanan toplantılarda yerel toplulukların taleplerini gündeme taşımaya hazırlanıyor. Böylece Türkiye’nin uluslararası iklim politikalarıyla ülke içindeki enerji, madencilik ve çevre kararları arasındaki ilişki de tartışma konusu oluyor.
Emeğin Karşılığıyla Toprağın Geleceği Arasında
Türkiye’nin farklı bölgelerinde gelişen bu mücadeleler, birbirinden ayrı ekonomik ve toplumsal koşullarda ortaya çıkıyor. İşçiler ücretlerinin zamanında ödenmesini, güvenli çalışma ortamı sağlanmasını ve toplu pazarlık haklarının korunmasını istiyor. Köylüler ise tarım alanlarının, meraların, ormanların ve su kaynaklarının geleceğini ilgilendiren kararlarda yaşam koşullarının gözetilmesini talep ediyor. Her uyuşmazlığın hukuki ve ekonomik koşulları farklı olsa da ortak nokta, insanların geçimlerini ve yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli güvencelerin korunması.
İşçi direnişlerinin bir bölümünün anlaşmayla sonuçlanması, bazı maden projelerine ilişkin yargı kararlarının köylülerin itirazları doğrultusunda verilmesi, örgütlü taleplerin somut sonuçlar doğurabildiğini gösteriyor. Ancak ücretlerin ödenmesiyle çalışma yaşamındaki bütün sorunlar ortadan kalkmadığı gibi, bir çevresel izin kararının iptal edilmesiyle de kırsal alanlardaki bütün uyuşmazlıklar sona ermiyor. Anlaşmaların uygulanması, kalan işçilik alacaklarının ödenmesi, iş güvenliği önlemlerinin denetlenmesi ve mahkeme kararlarına uyulması, bu mücadelelerin sonraki aşamalarında belirleyici olacak.
Fabrikanın kapısında ücretini bekleyen işçiyle köyünün yakınındaki maden sahasına itiraz eden köylü, aynı koşullarda yaşamıyor ve aynı talepleri dile getirmiyor. Ancak her ikisinin yaşamında da emekleriyle kurdukları gelecek arasındaki bağ belirleyici. Birinin geçimi çalıştığı işyerinden aldığı ücrete, diğerininki yıllardır ekip biçtiği toprağa, yetiştirdiği hayvanlara ve kullandığı suya bağlı. Ücretin ödenmemesi işçinin gündelik yaşamını nasıl belirsizliğe sürüklüyorsa tarım toprağının veya meranın kaybı da köylünün üretimini sürdürebilme olanağını etkiliyor. Türkiye’nin farklı yerlerinde devam eden bu mücadeleler, ekonomik kararların sonuçlarının yalnızca üretim rakamları ve yatırım büyüklükleriyle değil, o üretimin içinde yaşayan insanların koşullarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.
İşçilerin toplu sözleşme masalarında, köylülerin mahkeme salonlarında ve yaşam alanlarında sürdürdüğü girişimlerin önümüzdeki dönemde nasıl sonuçlanacağı henüz bilinmiyor. Ancak ortaya çıkan tablo, çalışma hakkıyla sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının birbirinden uzak sorunlar olmadığını hatırlatıyor. Bir işçinin emeğinin karşılığını alabilmesi, bir köylünün üretimini sürdürebileceği toprağı koruyabilmesi ve her ikisinin de yaşamlarını ilgilendiren kararlarda söz sahibi olabilmesi, yalnızca bugünkü geçim koşullarını değil, gelecek kuşaklara bırakılacak toplumsal yaşamın niteliğini de belirliyor.
- NHY / Umut-Sen, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Bağımsız Maden-İş, TEKGIDA-İŞ, bianet, Evrensel, ANKA Haber Ajansı, Medyascope, Cumhuriyet, Sözcü, Ordu Olay, AFP












