back to top
Ana Sayfa Yorum Ölüm Bize Dokunmayacak, Sanıyoruz

Ölüm Bize Dokunmayacak, Sanıyoruz

“Ölüm büyüktür. Biz onunkileriz, gülümseyen ağızlarla ortasında dururuz hayatın.”
Rainer Maria Rilke

Ölüm, hep vardı.
Ama hiçbir zaman bize ait olmadı.

Onu hep başkalarının hikâyesi sandık.
Gazete köşelerinde, hastane koridorlarında, uzak telefon konuşmalarında dolaşan bir şey…
Bizim hayatımıza uğramayan, uğrasa bile kısa bir süreliğine değip geçen bir gölge.

Biz hep yaşayan taraftık.
Hep kalan.
Hep devam eden.

O yüzden ölüm, zihnimizde bir bilgi olarak kaldı.
Bir gerçeklik değil.

Birinin öldüğünü duyduğunda
ilk birkaç saniye gerçekten sarsılırsın.

Sonra bir şey olur.

Zihin, o haberi hemen kendinden uzaklaştırır.
“Onun başına geldi” der.
“Bizim değil.”

Ve hayat, sanki hiçbir şey olmamış gibi devam eder.

Kahveni içersin.
Mesajlarına bakarsın.
Bir sonraki planını düşünürsün.

Çünkü içten içe eminsindir:
Senin hayatın, o hikâyeye ait değil.

Ama aslında tam da o anda başlar en büyük yanılgı.

Ölümün varlığını inkâr etmeyiz.
Ama onun yerini inkâr ederiz.

Onu hayatın dışına koyarız.
Kendimizin dışına koyarız.
Sevdiklerimizin dışına koyarız.

Yanında oturan birine bakarsın.
Sana bir şey anlatır.
Güler.
Sana dokunur.

Onun bir gün olmayacağını düşünmek…
zihnin kabul etmediği bir şeydir.

Bu yüzden düşünmezsin.
Düşünemezsin.

Çünkü ölüm, başkalarına yakışır.
Bize değil.

Bir gün, o tokat gelir.

Hiç hazırlıklı olmadığın bir anda.
Hiç yakıştıramadığın bir yerden.

Dün sesini duyduğun biri…
Bugün yoktur.

Ve o an, zamanın çizgisi kırılır.

Dün ile bugün arasına
geri dönülmez bir boşluk girer.

Ama asıl sarsıcı olan ölümün kendisi değil…
ona nasıl yaklaştığımızdır.

Yoğun bakımın o sessizliğinde
insan kendini yavaş yavaş hazırlar.

Bilinci kapalı bir bedenin yanında dururken
zihin, vazgeçmeyi öğrenir.

Sanki hayat, o bedenden biraz uzaklaşmıştır.

Orada beklerken
insan fark etmeden şunu düşünmeye başlar:

“Belki de zamanı gelmiştir.”

Bu cümle yüksek sesle söylenmez.
Ama içten içe kurulmuştur artık.

Ve bu…
acı verici olduğu kadar, bir tür geçiştir.

Ama bir insanın zihni açıksa…

Gözleri seni tanıyorsa,
sesine cevap veriyorsa,
hala “orada”ysa…

İşte o zaman hiçbir yaş yeterince ileri değildir.

Doksan iki de olsa,
yüz de olsa,
yüz beş de olsa…

Hiçbiri fark etmez.

Çünkü o insan hâlâ hayattadır.
Sadece nefes aldığı için değil…
orada olduğu için.

Ve biz,
“orada olan” birini bırakmayı bilmeyiz.

Bir bakışın içinde kalırız.
Bir cümlenin yarım kalmışlığında.
Bir elin hâlâ sıcak oluşunda.

Ve içimizden sadece şu geçer:

“Henüz değil.”

O “henüz değil”…
insanın en çaresiz cümlesidir.

Çünkü aslında biliriz:
zamanın ne zaman olduğunu biz belirlemiyoruz.

Ama yine de,
sanki biraz daha istemekle zamanı uzatabilirmişiz gibi hissederiz.

Bu yüzden bazı ölümler
bize daha katlanılabilir gelir.

Çünkü o vedaya,
içimizde yavaş yavaş hazırlanmışızdır.

Zihin çoktan geri çekilmiştir.
Ses çoktan susmuştur.

Ve biz,
bedenin ardından giden şeyi çoktan hissetmişizdir.

Ama diğerleri…

Konuşan birinin,
bize bakan birinin,
hala bizimle olan birinin gidişi…

Kopar.

İçinden bir şey sökülür gibi.
Bir parça değil…
bir bütün.

Ve o kopuşun sesi,
uzun süre dinmez.

Sonra insanlar gelir.

Sana aynı cümleyi söylerler:

“Hayat devam ediyor.”

Gerçekten mi?

Hayat kaldığı yerden devam eder mi?

Hayır.

Hayat kaldığı yerden devam etmez.
Ettiğini sanırız.

Ama her kayıptan sonra
aynı hayata dönmeyiz.

Başka bir yerden başlarız.

Eksilmiş bir yerden.
Bir sesi daha az duyarak.
Bir sandalyeyi hep boş bilerek.

Dünya aynı görünür,
ama anlamı değişmiştir.

Aynı sokaklardan geçersin
ama artık başka birisin.

Belki de ölümün bize öğrettiği şey,
zamanın kısa olduğu değil.

Zamanın sandığımız gibi bizim olmadığıdır.

Hiçbir şeyi gerçekten erteleyemeyiz.

Hiçbir cümleyi güvenle yarına bırakamayız.

Hiçbir vedayı
“daha sonra ederiz” diyemeyiz.

Ve yine de…

Bütün bunları bildiğimiz halde
aynı hayatı yaşamaya devam ederiz.

Aynı ihmallerle.
Aynı ertelemelerle.
Aynı susuşlarla.

Çünkü insan,
gerçeği bilmekle değişmez.

Onu içine almak zorundadır.

Ve biz,
ölümü hâlâ içimize alamıyoruz.

Bu yüzden her kayıptan sonra
aynı şeyi hissederiz:

“Bu bana olmaz sanıyordum.”

Ve her seferinde
aynı yanılgıya geri döneriz:

Sanki…

Hiç olmayacakmış gibi.

Ölümün geleceğini biliyoruz.
Ama hâlâ,
onun bize yakışmayacağını düşünüyoruz.

Ve en çok da,
o gelmeden önce bile
onu kendimizden uzak tutmaya çalışıyoruz.

Arzu BURSA
Latest posts by Arzu BURSA (see all)