back to top
Ana Sayfa Haber Merkez Bankası Enflasyon Hedefini Yine Yukarı Çekti

Merkez Bankası Enflasyon Hedefini Yine Yukarı Çekti

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, daha önceki tahminlerinin gerçekleşmemesi üzerine 2026 yıl sonu enflasyon öngörüsünü yüzde 26’dan yüzde 28’e yükseltti. Başkan Fatih Karahan’ın “dezenflasyon devam ediyor” mesajına karşın, temmuz itibarıyla yıllık enflasyonun yüzde 31,8’de bulunması ve yeni tahminin mevcut gerçekleşmenin hâlâ gerisinde kalması, Merkez Bankası’nın hedeflerinin güvenilirliği ve para politikasının sonuçları üzerindeki tartışmayı yeniden gündeme taşıdı.

Tahmin Tutmadı, Hedef Yeniden Güncellendi

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan, İstanbul Finans Merkezi’nde düzenlenen Enflasyon Raporu 2026-III toplantısında 2026 yılı enflasyon tahmininin yüzde 26’dan yüzde 28’e yükseltildiğini açıkladı. Böylece Merkez Bankası, yıl sonuna ilişkin öngörüsünü bir kez daha yukarı yönlü revize etmiş oldu.

Karahan, revizyonun temel gerekçelerini jeopolitik gelişmelerin yarattığı arz şokları, enerji fiyatlarındaki oynaklık, gıda fiyatlarına ilişkin riskler ve enflasyon beklentilerindeki belirsizlik olarak sıraladı. Ancak rakamların ortaya koyduğu tablo, sorunun yalnızca dışsal şoklarla açıklanamayacağını gösteriyor. Temmuz ayında yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,8 seviyesindeyken, yeni yüzde 28’lik yıl sonu tahmini mevcut gerçekleşmenin yalnızca yaklaşık beş ay içinde önemli ölçüde aşağı çekilmesini gerektiriyor.

Bu nedenle yeni tahmin, yalnızca teknik bir güncelleme değil, Merkez Bankası’nın öngörü kapasitesi açısından da önemli bir sınav niteliğinde. Para politikasının başarısının yalnızca faiz kararlarıyla değil, ekonomik aktörlerin Merkez Bankası’nın geleceğe ilişkin öngörülerine duyduğu güvenle de ölçüldüğü düşünüldüğünde, art arda yapılan revizyonların beklenti yönetimi açısından maliyeti bulunuyor.

Dezenflasyon Var, Ancak Hayat Pahalılığı Sürüyor

Karahan, son aylarda dezenflasyon sürecinde ivme kaybı yaşandığını kabul ederken, temmuzda enflasyonun ana eğiliminde gerileme görüldüğünü ve son üç aylık yıllıklandırılmış ana eğilimin yüzde 27’li seviyelere işaret ettiğini belirtti. Temel mal enflasyonunun düşük seyrettiğini, hizmet enflasyonunda da kira ve eğitim kalemlerinin katkısıyla yavaşlama görüldüğünü söyledi.

Ancak Merkez Bankası’nın “ana eğilim” vurgusu ile yurttaşın karşı karşıya kaldığı yıllık yüzde 31,8’lik fiyat artışı arasında önemli bir fark bulunuyor. Dezenflasyon, fiyatların gerilemesi değil, fiyatların daha yavaş artması anlamına geliyor. Dolayısıyla enflasyonun düşüyor olması, hayat pahalılığının sona erdiği anlamına gelmiyor.

Üstelik Karahan’ın kendisi de gıda ve enerji fiyatlarının enflasyon üzerindeki baskısını sürdürdüğünü, jeopolitik gelişmelerin enerji ve temel mal fiyatları üzerinde risk oluşturduğunu kabul ediyor. Bu tablo, Türkiye ekonomisinde fiyat istikrarına henüz ulaşılamadığını gösterirken, “enflasyon düşüyor” söyleminin tek başına toplumun satın alma gücündeki kaybı açıklamaya yetmediğini ortaya koyuyor.

Sıkı Para Politikası Talebi Bastırıyor

Merkez Bankası politika faizini yüzde 37’de tutarken, likidite yönetimiyle piyasa faizlerinin yüzde 40’a yakın seviyelerde oluşmasını sağladığını açıkladı. Karahan ayrıca kredi büyümesinin şubat sonundaki yüzde 34,6 seviyesinden yaklaşık yüzde 25’e gerilediğini belirtti.

Bu göstergeler, para politikasının iç talep üzerinde belirgin bir sıkılaştırıcı etki yarattığına işaret ediyor. Nitekim Merkez Bankası Başkanı da perakende satışlar ve kart harcamalarındaki yavaşlamaya dikkat çekerek talep koşullarındaki dezenflasyonist görünümün yılın geri kalanında korunmasını beklediklerini söyledi.

Ancak burada ekonomi politikası açısından temel soru ortaya çıkıyor: Enflasyonu düşürmenin bedeli ne kadar süreyle ücretliler, emekliler, küçük işletmeler ve borçlular tarafından taşınacak?

İşsizlik oranının düşük seyrettiğini belirten Karahan, aynı zamanda geniş tanımlı göstergelerin daha az sıkı bir işgücü piyasasına işaret ettiğini ve atıl iş gücü oranının yüksek olduğunu da kabul etti. Dolayısıyla “talebin soğutulması” olarak tanımlanan politika, ekonomik büyüme ve istihdam üzerinde toplumsal maliyetler yaratırken, enflasyonla mücadelenin yükünün hangi kesimlere dağıldığı sorusunu da gündeme getiriyor.

Rezervlerde Artış, Güven Sorunu Devam Ediyor

Karahan’ın açıkladığı verilere göre TCMB’nin brüt rezervleri 27 Mart’taki 155 milyar dolardan 12 Ağustos itibarıyla 185 milyar dolara, swap hariç net rezervleri ise 56 milyar dolara yükseldi. TL mevduatın toplam içindeki payının yüzde 62’ye çıkması ve kredi büyümesindeki yavaşlama da Merkez Bankası’nın finansal koşullar üzerindeki etkisinin sürdüğünü gösteriyor.

Bununla birlikte rezervlerdeki artış, tek başına fiyat istikrarının sağlandığı anlamına gelmiyor. Merkez Bankası açısından asıl kritik gösterge, enflasyon beklentilerinin kalıcı biçimde çıpalanması ve fiyatlama davranışlarının normale dönmesi olacak.

Karahan da enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının önemini koruduğunu vurguladı. Bu vurgu, Merkez Bankası’nın önündeki sorunun yalnızca petrol, doğal gaz, gıda veya jeopolitik risklerden ibaret olmadığını ortaya koyuyor. Türkiye’de uzun süredir devam eden yüksek enflasyon, ekonomik aktörlerin gelecekte daha yüksek fiyat artışları beklemesine ve buna göre davranmasına yol açıyor.

Asıl Sınav Tahmin Değil, Güvenilirlik

Merkez Bankası 2027 sonunda enflasyonun yüzde 15’e, 2028 sonunda yüzde 9’a ve orta vadede yüzde 5 hedefine gerilemesini öngörüyor. Ancak geçmiş tahminlerin gerçekleşmelerden sapması, yeni hedeflerin ne ölçüde ikna edici olduğu sorusunu beraberinde getiriyor.

Buradaki temel mesele Merkez Bankası’nın tahmin değiştirmesi değil; neden sürekli değişen tahminlere rağmen kamuoyunun yeni tahminlere inanması gerektiğinin yeterince açıklanamaması. Ekonomide öngörülemeyen savaşlar, enerji şokları, iklim kaynaklı gıda sorunları ve küresel finansal dalgalanmalar elbette tahminleri bozabilir. Fakat bir merkez bankasının kurumsal gücü, yalnızca tahmin yapmasından değil, tahminleri ile gerçekleşmeler arasındaki farkı kamuoyuna şeffaf biçimde açıklayabilmesinden geçer.

Bugün ortaya çıkan tablo, Merkez Bankası’nın dezenflasyon konusunda iyimserliğini koruduğunu; buna karşılık gerçekleşen enflasyonun hâlâ hedeflerin belirgin biçimde üzerinde bulunduğunu gösteriyor.

Yüzde 26’dan yüzde 28’e çıkarılan tahmin, yalnızca iki puanlık bir revizyon değil; Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadelede “hedefe ulaşacağız” söylemi ile ekonominin günlük gerçekliği arasındaki mesafenin yeniden görünür hale gelmesidir.

Türkiye’nin ihtiyacı artık yalnızca yeni bir enflasyon tahmini değil; tahminlerin neden sürekli değiştiğini açıklayan, fiyat istikrarını gerçekten sağlayabilecek ve bunun toplumsal maliyetini adil biçimde dağıtacak güvenilir bir ekonomi politikasıdır.