Ekrem İmamoğlu, Beylikdüzü Belediye Başkanlığı döneminde kendi aracını makam aracı olarak kullanması nedeniyle yargılanıyor. Kamu zararının faiziyle ödendiğini söyleyen İmamoğlu, davanın hukuki değil siyasi bir zeminde yürütüldüğünü savundu. Ortaya çıkan tablo ise Türkiye’de kamu kaynaklarının kullanımından çok, siyasi iktidarla kurulan mesafeye göre değişen bir hukuk düzeni tartışmasını yeniden gündeme taşıyor.
Tutuklu Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Silivri’de görülen bir başka davada yine sanık kürsüsünde. Bu kez konu, Beylikdüzü Belediye Başkanlığı döneminde kişisel aracını makam aracı olarak kullanması.
Dosya ilk bakışta sıradan bir kamu harcaması ve görevi kötüye kullanma davası gibi sunulabilir. Ancak İmamoğlu’nun savunmasında dile getirdiği ayrıntılar, tartışmayı yalnızca bir otomobilin yakıtı, bakımı ya da lastiği üzerinden yürütülen bir muhasebe hesabının ötesine taşıyor.
Çünkü İmamoğlu, aynı uygulamanın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde de sürdüğünü, yakıt giderlerini kendisinin karşıladığını ve belediyeye ait makam araçlarının bulunduğunu ancak kendi aracını kullanmayı tercih ettiğini söylüyor.
Daha önemlisi, söz konusu harcamalar nedeniyle ortaya çıkan yaklaşık 215 bin liralık bedelin faiziyle birlikte belediyeye ödendiğini belirtiyor. Buna rağmen davanın açılmış olmasını ise siyasi bir sürecin parçası olarak değerlendiriyor.
Makam Aracından Sanık Kürsüsüne
İmamoğlu’nun savunmasındaki en dikkat çekici nokta, makam kavramına ilişkin yaklaşımı.
İmamoğlu, belediye başkanlığını zenginleşmenin, gösterişin ya da ayrıcalığın adresi olarak görmediğini, kamu görevinin kişiye daha fazla imkân değil, daha fazla sorumluluk yüklediğini savunuyor. Kendi aracını kullanmasının gerekçesini de belediyeye ayrıca makam aracı kiralatmamak olarak açıklıyor.
Buradaki çelişkiyi ise doğrudan ortaya koyuyor: Bir dönem belediyeye makam aracı maliyeti çıkarmamak için kendi otomobilini kullanan kişi, yıllar sonra aynı araç üzerinden açılan davada sanık sandalyesine oturuyor.
Bu durumun hukuki açıdan nasıl değerlendirileceği elbette mahkemenin konusu. Ancak siyasi açıdan bakıldığında tartışılması gereken başka bir soru var: Kamu kaynaklarının gerçekten korunması mı amaçlanıyor, yoksa belirli bir siyasi aktörün attığı her adımın suç şüphesi altında tutulduğu bir süreç mi işletiliyor?
Asıl Tartışma Aracın Kendisi Değil
İmamoğlu, savunmasında yalnızca kendi dosyasını anlatmadı. İBB döneminde kullanılan ve 2015 ile 2017 yıllarında satın alındığını söylediği zırhlı Mercedes S 600 araçlardan da söz etti.
Bu araçların KİPTAŞ ve İGDAŞ üzerinden satın alındığını, sonrasında satılmak istendiğini ancak alıcı bulunamadığını ifade eden İmamoğlu, kendi dönemindeki kamu harcamalarıyla geçmiş dönem harcamaları arasında karşılaştırma yaptı.
Burada ortaya çıkan temel mesele, bir makam aracının teknik özelliklerinden çok daha geniş: Kamu kaynakları söz konusu olduğunda ölçünün herkese aynı uygulanıp uygulanmadığı.
İmamoğlu’nun savunmasının merkezine yerleştirdiği iddia da tam olarak bu.
Bir belediye başkanının kendi aracını kullanması kamu zararına yol açıyorsa bunun hesabının sorulması gerektiğini söyleyen İmamoğlu, aynı hassasiyetin kamu kaynaklarının çok daha yüksek bedellerle kullanıldığı başka örneklerde de gösterilmesi gerektiğini savunuyor.
“Özgürlüğü Saraya Yakınlıkla Ölçen Zihniyet”
İmamoğlu’nun duruşmadaki en sert sözleri ise kendisini “siyasi tutsak” olarak görmeyenlere yönelikti.
“Beni siyasi tutsak olarak görmüyormuş” sözleriyle başlayan değerlendirmesinde İmamoğlu, özgürlüğün iktidar merkezine yakınlıkla ölçülemeyeceğini savundu. Kendisine göre asıl özgürlük, insanın bulunduğu koşullar ne olursa olsun doğru bildiğini söyleyebilmesi ve iradesini teslim etmemesiydi.
Bu sözler, bugün İmamoğlu’nun karşı karşıya olduğu davaların toplamına ilişkin siyasi tartışmanın da merkezine oturuyor.
Çünkü ortada yalnızca “makam aracı” dosyası bulunmuyor. İmamoğlu’nun tutukluluğu, hakkında açılan farklı soruşturmalar ve davalar, siyasi yasak tartışmaları ve Cumhurbaşkanlığı adaylığıyla birlikte düşünüldüğünde, her bir dosyanın tek başına değerlendirilmesinden daha geniş bir tablo ortaya çıkıyor.
Bir Belediye Başkanı Neden Bu Kadar Didiklenir?
İmamoğlu, soruşturmayı yürüten müfettiş İsmail Yıldırım’ın geçmişte AK Parti’den milletvekili aday adayı olduğunu ve daha önce İBB hakkında yürütülen başka incelemelerde görev aldığını öne sürerek soruşturmanın tarafsızlığına ilişkin ciddi itirazlarda bulundu.
Aynı müfettişin Beylikdüzü Belediyesi dönemindeki işlemlerini geniş biçimde incelediğini, geçmiş yıllara ait ruhsatlara kadar uzanan araştırmalar yapıldığını söyleyen İmamoğlu, kendisinin uzun süredir sistematik biçimde mercek altında tutulduğunu savundu.
Bu iddiaların hukuki karşılığını mahkeme değerlendirecek. Ancak siyasi tartışmanın ağırlık merkezi başka yerde duruyor.
Bir siyasetçi hakkında yıllar boyunca açılan dosyaların sayısı arttıkça, artık yalnızca tek tek suçlamaların içeriğini değil, bu soruşturmaların bütününün siyasi bağlamını da sorgulamak kaçınılmaz hale geliyor.
“Kamu Zararını Değil, Kamu Faydasını Konuşmalıyız”
İmamoğlu’nun savunmasında dikkat çeken bir başka nokta da kamu zararı iddiasına ilişkin yaptığı hesap.
11 yıllık kamu görevinde 30 milyon liranın üzerinde kamu faydası oluşturduğunu savunan İmamoğlu, tartışılan yakıt ve diğer giderlerin ise faiziyle birlikte belediyeye ödendiğini belirtti.
Burada hukukun temel sorusu açık: Bir kamu zararının oluşup oluşmadığı, oluşmuşsa bunun niteliği ve sorumluluğun kimde bulunduğu somut delillerle ortaya konulmalıdır.
Ancak bunun yanında başka bir soru da var: Kamu zararının telafisi yapılmışsa, ceza hukukunun devreye sokulmasının gerekçesi ve ölçüsü nedir?
İşte tartışmanın düğümlendiği yer burasıdır.
Kamu kaynaklarının korunması elbette vazgeçilmezdir. Fakat hukuk devletinde kamu kaynaklarının korunması kadar, aynı kuralların bütün kamu görevlilerine eşit uygulanması da vazgeçilmezdir.
Mesele Bir Otomobilden Çok Daha Büyük
İmamoğlu’nun “Nasıl suçlayacaklarını şaşırdılar” diye özetlenebilecek siyasi itirazının arkasında tam da bu duygu bulunuyor.
Bir belediye başkanının kişisel aracını makam aracı olarak kullanması, yakıt ve bakım giderlerinin nasıl karşılandığı elbette denetlenebilir. Bunun hesabının sorulması da hukuk devletinin gereğidir.
Fakat hukuk, siyasi mücadelede kullanılan bir sopa haline geldiğinde aynı denetim mekanizması başka bir anlama bürünür.
Bugün İmamoğlu’nun önündeki dosya, bu nedenle yalnızca bir makam aracı davası değildir. Bir otomobilin benzini üzerinden başlayan tartışma, kamu görevinin anlamına, yargının tarafsızlığına ve siyasi iktidarla hukuk arasındaki mesafeye kadar uzanmaktadır.
İmamoğlu’nun duruşmada söylediği gibi, mesele yalnızca bir litre benzinin hesabı değildir.
Mesele, o hesabın kimden sorulduğu, kimden sorulmadığı ve hukuk terazisinin herkese aynı ağırlıkla uygulanıp uygulanmadığıdır.
Ve Türkiye’de bugün asıl ağırlaşan soru da budur: Bir belediye başkanını makam aracının hesabı için sanık sandalyesine oturtan hukuk düzeni, kamu kaynaklarının çok daha büyük ölçeklerde kullanıldığı durumlarda da aynı hassasiyetle çalışıyor mu?
Bu sorunun yanıtı, yalnızca İmamoğlu dosyasının değil, Türkiye’de hukuk devletinin geleceğine ilişkin tartışmanın da merkezinde duruyor.









