Eskilerin çok bilinen bir sözü vardır: “Balık baştan kokar.” Bu söz, yalnızca ahlaki bir çürümenin değil, aynı zamanda bir yönetme biçiminin toplumun bütün katmanlarına nasıl yayıldığını anlatır. Çünkü bir ülkede iktidar sahipleri kuralları kendileri için bağlayıcı görmemeye başladığında, hukuk yalnızca rakiplere uygulanan bir araç haline geldiğinde ve meşruiyet güçle eş anlamlı hale dönüştüğünde, ortaya çıkan tahribat yalnızca devlet kurumlarıyla sınırlı kalmaz. O anlayış zamanla topluma sirayet eder, kurumların içine işler ve sonunda herkes kendi bulunduğu alanda aynı yöntemi uygulamaya başlar.
Türkiye’nin son yıllardaki en önemli siyasal dönüşümü de tam olarak budur. Uzun süredir anayasanın, yasaların, mahkeme kararlarının ve kurumsal teamüllerin, evrensel hukuk ilkelerinin gerektirdiği biçimde değil, siyasi ihtiyaçların gerektirdiği ölçüde dikkate alındığı bir dönemden geçiyoruz. Güç odağı işine geldiğinde hukuku kutsayan, işine gelmediğinde ise hukuku esneten, görmezden gelen ya da yeniden yorumlayan bir anlayışı siyasal hayatın merkezine yerleştirdi. Böylece hukuk, herkes için geçerli ortak bir sözleşme olmaktan çıkıp, gücü elinde bulunduranların kullanımına açık bir siyasal enstrümana dönüştü.
Bu durumun yarattığı en büyük tehlike, yalnızca iktidarın hukukla kurduğu sorunlu ilişki değildir. Asıl tehlike, bu anlayışın zamanla normalleşmesi ve toplumsal hayatın her alanına yayılmasıdır. Çünkü siyaset topluma yalnızca kararlarıyla değil, davranış biçimiyle de örnek olur. Yukarıda kuralsızlık ödüllendiriliyorsa, aşağıda da kurala bağlı kalmak saflık olarak görülmeye başlanır. Yukarıda güç meşruiyetin yerine geçiriliyorsa, aşağıda da insanlar haklı olmayı değil güçlü olmayı esas almaya başlar. Sonuçta herkes, eleştirdiği yapının küçük bir kopyasına dönüşür.
Bugün CHP’de mutlak butlan kararının ardından yaşanan tartışmalar bu açıdan dikkatle incelenmeyi hak ediyor. Çünkü ortaya çıkan tablo, yalnızca bir liderlik veya yönetim değişikliği meselesi değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin son yıllarda içine sürüklendiği siyasal kültürün muhalefet üzerindeki etkilerini de gözler önüne sermektedir. Mahkeme kararıyla parti yönetimine yerleşen yeni yapının ilk günlerinden itibaren sergilediği tutumlara bakıldığında, sık sık hukuk, parti disiplini ve kurumsal düzen vurgusu yapılmasına rağmen, aynı hassasiyetin tüzüğün uygulanması, parti geleneklerinin korunması ve demokratik teamüllerin işletilmesi konusunda gösterilmediği yönünde ciddi eleştiriler yükselmektedir.
Oysa CHP gibi yüz yılı aşan bir siyasal geleneğe sahip bir partide tüzük yalnızca teknik bir metin değildir. Parti içi demokrasinin, meşruiyetin ve kurumsal sürekliliğin temel dayanağıdır. Bir siyasi partinin gücü yalnızca liderlerinden değil, kurallarının kişilere rağmen uygulanabilmesinden gelir. Kuralların yalnızca rakiplere karşı işletildiği, fakat yönetenler açısından esnetilebildiği bir yapı ise zamanla kurumsal kimliğini kaybeder. Çünkü orada artık hukuk değil, yorum belirleyici hale gelir.
Nitekim son günlerde Parti Meclisi’nin çalışma usulleri, yeter sayılar ve karar alma süreçleri etrafında yürüyen tartışmalar da bu nedenle önemlidir. Bunlar ilk bakışta teknik ayrıntılar gibi görülebilir. Ancak demokratik siyasetin özü tam da bu ayrıntılarda saklıdır. Çünkü demokratik meşruiyet çoğu zaman büyük sloganlarla değil, küçük kurallara gösterilen sadakatle korunur. Eğer bir yapı, işine geldiğinde tüzüğü referans alıp işine gelmediğinde onu görmezden gelebiliyorsa, eleştirdiği iktidar pratiğinden ne kadar farklı olduğu sorusu kaçınılmaz hale gelir.
Aslında Türkiye’nin uzun süredir yaşadığı kriz tam da burada düğümlenmektedir. İktidarın hukuk karşısındaki seçici tavrını eleştiren pek çok yapı, kendi alanında benzer bir seçicilik üretmeye başlamaktadır. Böylece hukukun üstünlüğü ilkesi evrensel bir değer olmaktan çıkmakta, siyasi pozisyona göre savunulan bir argümana dönüşmektedir. Oysa hukuk, yalnızca işimize geldiğinde başvuracağımız bir araç değil, işimize gelmediğinde de bağlı kalacağımız bir ilkeler bütünü olmak zorundadır. Demokrasi de tam olarak burada anlam kazanır.
Bu nedenle bugün mesele yalnızca CHP’nin içinde yaşanan bir kriz değildir. Mesele, Türkiye’de giderek yerleşen bir siyasal kültürdür. Gücün kuralların önüne geçtiği, meşruiyetin sandıktan değil denetimsiz otoriteden türetildiği, kurumların kişiselleştiği ve eleştirinin düşmanlık olarak görüldüğü bir kültürdür bu. Bu kültürün sahibi yalnızca iktidar değildir; ona karşı çıktığını söyleyenler de zaman zaman aynı yöntemlerin cazibesine kapılabilmektedir.
Belki de bugün üzerinde düşünülmesi gereken en önemli soru şudur: Türkiye gerçekten bir yönetim krizinin içinde mi, yoksa çok daha derin bir zihniyet krizinin içinde mi? Çünkü sorun yalnızca Saray’da, Meclis’te ya da parti genel merkezlerinde oturan kişilerden ibaret değilse; sorun giderek bütün siyasal alanı kuşatan bir yönetme anlayışıysa, o zaman yalnızca aktörlerin değişmesi yeterli olmayacaktır.
Gerçek değişim, kuralların kişilere göre değil kişilerin kurallara göre davranmayı kabul ettiği gün başlayacaktır. Aksi halde isimler değişecek, koltuklar değişecek, tabelalar değişecek; fakat yöntemler aynı kalacaktır. Ve Türkiye, büyük gücün gölgesinde şekillenmiş sayısız küçük güç odağının birbirine benzediği bir ülke olmaya devam edecektir. İşte asıl tehlike de budur: Bir gün herkesin eleştirdiği şeye dönüşmesi ve bunu fark etmemesidir.
- Küçük Reisler Ülkesi - 11 Haziran 2026
- Biri Meydanlarda Halkı Arıyor, Diğeri Koridorlarda Makamı - 6 Haziran 2026
- Sessizce Kapanan Dergiler Bir Ülkenin Kültürel Hafızasını Da Götürüyor - 5 Haziran 2026
Nokta Haber Yorum sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
















