Türkiye’de son dönemde peş peşe yürütülen soruşturmalar yalnızca hukuki içerikleriyle değil, oluşturdukları siyasal ve toplumsal etkiyle de tartışılıyor. Uyuşturucu operasyonlarından yasa dışı bahis soruşturmalarına, Ahbap Derneği dosyasından sosyal medya incelemelerine kadar birbirinden farklı görünen dosyalarda ortak bir tablo dikkat çekiyor: Soruşturmaların ikinci halkasında, gazeteciler, sanatçılar, yazarlar, yayıncılar ve kamuoyunda muhalif kimliğiyle bilinen isimler ifade vermeye çağrılıyor ya da gözaltı süreçlerinin parçası haline geliyor.
Bu durum doğal olarak şu soruyu gündeme getiriyor: Burada yalnızca ceza soruşturmasının gerektirdiği olağan işlemler mi yürütülüyor, yoksa bunun ötesinde kamusal alana yönelik caydırıcı bir siyasal etki de mi üretiliyor?
Bu soruya kesin bir yanıt vermek mümkün değil. Böyle bir sonuca ulaşabilmek için yargı makamlarının niyetine ilişkin kanıt gerekir. Ancak demokratik toplumlarda yalnızca hukuki süreçlerin varlığı değil, bu süreçlerin kimleri, hangi yoğunlukta ve hangi örüntüyle etkilediği de meşru bir inceleme konusudur.
Son aylarda yaşanan gelişmelere bakıldığında ilginç bir tekrar göze çarpıyor.
Uyuşturucu ile mücadele operasyonları yapılıyor.
İlk aşamada “torbacılar” gözaltına alınıyor.
Ancak sonraki günlerde televizyon ekranlarından tanınan gazeteciler, sosyal medya yayıncıları, sanatçılar, yazarlar ve kamuoyunun muhalif olarak tanıdığı isimler savcılıklara davet edilmeye başlanıyor. Bazıları hakkında kan, saç, tırnak örnekleri alınıyor; bazıları saatler süren ifade işlemlerinden geçiriliyor.
Ardından yasa dışı bahis ve kara para soruşturmaları geliyor.
Kamuoyu doğal olarak bahis ağlarının finansörlerini, organizatörlerini ve uluslararası bağlantılarını merak ediyor.
Fakat manşetlere yansıyan isimlerin önemli bölümü yine gazeteciler, televizyoncular, sanatçılar ve sosyal medya fenomenleri oluyor.
Ahbap Derneği soruşturması bu tartışmayı daha da büyüttü.
Soruşturmanın ilk aşamasında Haluk Levent ve dernek yöneticileri hakkında işlem yapıldı. Sonrasında ise Fatih Altaylı, Ruşen Çakır, Özlem Gürses, Hazal Kaya, Şahan Gökbakar, Fatih Portakal, Ece Üner, Gökhan Özoğuz, Feyza Altun, Öykü Serter gibi kamuoyunun yakından tanıdığı çok sayıda isim ifadeye çağrıldı; bazıları “bilgisine başvurulan kişi” sıfatıyla adliyeye gitti.
Elbette bir soruşturma kapsamında herhangi bir kişinin bilgisine başvurulması tek başına hukuka aykırı değildir. Savcılıkların tanık, bilgi sahibi veya şüpheli sıfatıyla kişileri dinleme yetkisi vardır.
Ancak tartışmayı doğuran başka bir nokta bulunuyor.
İfade vermeye çağrılan isimlerin büyük bölümünün uzun yıllardır kamuoyunda eleştirel duruşlarıyla tanınan kişiler olması, soruşturmaların toplumsal algısını da doğrudan etkiliyor.
Burada hukuk ile siyaset arasındaki ince çizgi belirginleşiyor.
Çünkü modern hukuk devletlerinde yalnızca adaletin gerçekleşmesi yetmez; adaletin tarafsız görünebilmesi de gerekir.
Tam da bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında “caydırıcı etki” (chilling effect) kavramı özel önem taşır. Bir gazetecinin sonunda beraat etmesi, bir sanatçının hakkında takipsizlik verilmesi ya da bir yazarın suçsuz bulunması tek başına yeterli kabul edilmez. Eğer süreç boyunca oluşan baskı ortamı başkalarının konuşmasını engelliyorsa, ifade özgürlüğü bakımından ayrıca değerlendirilmesi gereken bir sorun ortaya çıkar.
Bugün Türkiye’de tartışılan mesele tam da budur.
Bir gazeteci gözaltına alındığında yalnızca o gazeteci etkilenmez.
Onu izleyen yüzlerce gazeteci “Acaba ben de aynı süreci yaşar mıyım?” diye düşünmeye başlar.
Bir sanatçı saatlerce savcılık koridorlarında beklediğinde yalnızca o sanatçı değil, benzer görüşteki diğer sanatçılar da otosansür mekanizmasını devreye sokabilir.
Siyaset biliminin “örnek göstererek caydırma” olarak tanımladığı mekanizma tam da bu noktada işler.
Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur:
Böyle bir mekanizmanın var olduğunu söylemek için mutlaka yazılı bir talimatın bulunması gerekmez.
Bazen kamuoyu üzerinde oluşan algı bile benzer sonuçlar doğurabilir.
Bu nedenle demokratik sistemlerde soruşturmaların yalnızca hukuki doğruluğu değil, kamusal etkisi de sürekli tartışılır.
Öte yandan aynı süreçte iktidara yakın olduğu düşünülen kişi ve çevrelerin benzer yoğunlukta görünür soruşturmalara konu olup olmadığı sorusu da kamuoyunda sıkça dile getiriliyor. Bu durum, hukuk önünde eşitlik ilkesine ilişkin tartışmaları besliyor. Ancak bu tür karşılaştırmalar yapılırken her dosyanın kendi delil yapısı ve hukuki niteliğinin farklı olabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır.
Yine de son dönemde oluşan tablo, kamuoyunda şu tartışmayı güçlendiriyor:
Acaba bugün yürütülen bu görünür soruşturmalar yalnızca bugünü mü ilgilendiriyor?
Yoksa yaklaşan seçim döneminde etkili olabilecek gazetecilere, sanatçılara, yayıncılara ve kanaat önderlerine yönelik dolaylı bir psikolojik baskı zemini mi oluşturuyor?
Bu sorunun kesin cevabı bugün verilemez.
Fakat siyasal iletişim açısından bakıldığında, uzun süren adli süreçlerin, sürekli ifade çağrılarının, gözaltı görüntülerinin ve soruşturma haberlerinin yalnızca hukuki sonuç üretmediği; aynı zamanda güçlü bir sembolik mesaj taşıdığı da açıktır.
Çünkü seçimler yalnızca sandıkta kazanılmaz.
Seçimler, sandık kurulmadan aylar önce oluşan kamusal iklim içinde şekillenir.
O iklimde kimlerin konuşacağı, kimlerin susacağı, kimlerin eleştirmekten vazgeçeceği en az oy sayımı kadar belirleyici olabilir.
İşte bu nedenle bugün Türkiye’de yaşanan soruşturmalar yalnızca ceza hukuku açısından değil; demokrasi, ifade özgürlüğü ve kamusal alanın geleceği bakımından da dikkatle izlenmeyi hak ediyor.
Ve belki de bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:
Bir hukuk devleti, suçla mücadele ederken toplumun eleştirel seslerini istemeden de olsa susturan bir atmosfer oluşturuyorsa, bu durum hukuk güvenliği açısından ayrıca tartışılması gereken bir mesele değil midir? Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca bugünün değil, Türkiye’nin demokratik geleceğinin de önemli göstergelerinden biri olacaktır.









