back to top
Ana Sayfa Haber Süleymancılar: Bir Cemaatten Daha Fazlası: Eğitimden Sermayeye, Siyasetten Devlete Uzanan Kapalı Ağ

Süleymancılar: Bir Cemaatten Daha Fazlası: Eğitimden Sermayeye, Siyasetten Devlete Uzanan Kapalı Ağ

13 Ağustos operasyonu, yaklaşık bir asırlık dinî yapılanmanın yalnızca bugünkü yönetimini değil; eğitim, yurt, sermaye, siyaset ve bürokrasiyle kurduğu ilişkinin tamamını yeniden tartışmaya açtı

Türkiye 13 Ağustos 2026 sabahına, kamuoyunda “Süleymancılar” adıyla bilinen dinî yapılanmanın bugünkü lideri olarak anılan Alihan Kuriş ve çevresindeki isimlere yönelik geniş çaplı bir operasyonla uyandı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü soruşturma kapsamında 49 kişi hakkında gözaltı kararı çıkarıldığı, 17 ilde gerçekleştirilen operasyonlarda Kuriş’in de aralarında bulunduğu 30 kişinin gözaltına alındığı; şüphelilere ait 43 adres ile 33 şirkete ait 80 adreste arama ve el koyma işlemleri gerçekleştirildiği açıklandı. Savcılığın soruşturması yalnızca bir “cemaat” tartışması üzerinden yürümüyor: Dosyada “suç örgütü kurma ve yönetme”, “suç örgütüne üye olma”, “suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama”, “kamu kurum ve kuruluşları zararına dolandırıcılık” ve Vergi Usul Kanunu’na muhalefet suçlamaları bulunuyor.

Bu ayrım önemli. Çünkü soruşturmanın bugünkü hukuki çerçevesi, bir dinî inancın ya da bütün bir cemaatin suç ilan edilmesi değil, Alihan Kuriş çevresinde bulunduğu ileri sürülen belirli bir yapılanmanın ekonomik ve örgütsel faaliyetlerinin soruşturulmasıdır. Henüz ortada kesinleşmiş bir mahkûmiyet olmadığı gibi, soruşturma aşamasındaki suçlamaların her biri yargılama sırasında kanıtlanmak zorundadır. Buna karşılık 33 şirketin aynı soruşturma dosyasına girmiş olması, dosyanın yalnızca cemaat içi bir liderlik kavgasından ibaret olmadığını; paranın kaynağı, şirketler arasındaki hareketi, kamu kurumlarıyla ilişkiler ve vergi düzeni gibi alanlara uzanan geniş bir mali incelemeyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Fakat Süleymancıları yalnızca 13 Ağustos sabahında başlayan bu soruşturmayla anlamaya çalışmak, yaklaşık yüz yıllık bir toplumsal örgütlenmenin yalnızca son fotoğrafına bakmak olur. Çünkü bugün karşımızdaki yapı bir günde ortaya çıkmadı. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki din politikalarından 1950 sonrasındaki siyasal açılıma, Kur’an kurslarından öğrenci yurtlarına, göçmen işçilerle Avrupa’ya taşınan örgütlenmeden parlamentoya giren cemaat yöneticilerine, derneklerden şirketlere ve bugün tartışılan büyük sermaye ilişkilerine kadar uzanan uzun bir tarih söz konusu. Asıl soru da burada başlıyor: Bir dinî eğitim çevresi, nasıl oldu da Türkiye’nin ve Avrupa’nın en geniş, en kapalı ve ekonomik bakımdan en güçlü dinî ağlarından birine dönüşebildi?

Bir din âliminden örgütlü bir cemaate

Yapının adı, 1888’de Silistre yakınlarında doğan Süleyman Hilmi Tunahan’dan geliyor. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi Tunahan’ı son dönem Osmanlı medrese geleneğinin içinden yetişmiş bir din âlimi ve Nakşibendî-Müceddidî çizginin mensubu olarak tanımlıyor. Medrese eğitiminin ardından müderris olan Tunahan’ın hayatındaki büyük kırılma, 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabul edilmesi ve geleneksel medrese düzeninin ortadan kaldırılmasıyla yaşandı. Bir süre resmî yollarla din eğitimi vermeye çalıştı; bu girişimlerden sonuç alamayınca evlerde, cami odalarında ve küçük ders halkalarında öğrenciler yetiştirmeye yöneldi. 1938’de vaiz olarak görev aldı, 1943’te vaizlik belgesi geri alındı, 1950’de yeniden vaaz izni alabildi. Çok partili hayata geçiş ve 1950’deki siyasal değişim, Tunahan’ın din eğitimi faaliyetlerinin daha geniş bir alana yayılmasını sağladı.

Süleymancılığın sonraki karakterini anlamak için tam da bu kuruluş dönemine bakmak gerekiyor. Yapının hafızasında devlet, uzun yıllar boyunca yalnızca otorite değil, aynı zamanda din eğitimini yasaklayan ya da sınırlayan güç olarak yer aldı. Bu tarihsel deneyim, cemaat açısından “kendi eğitimimizi kendimiz kurmalıyız” düşüncesini yalnızca dinî bir tercih değil, adeta varoluş koşulu hâline getirdi. Din eğitiminin evlere, bodrumlara ve gayriresmî ders halkalarına itilmesi ise aynı zamanda dışarıya karşı tedbirli, içeride güçlü bağlılıklar üreten bir örgütlenme kültürünün gelişmesine elverişli bir zemin yarattı. Akademik çalışmalarda da Süleymancılığın zaman içinde ciddi örgütsel ve siyasal dönüşümler geçirmesine rağmen kendisini sürekli Tunahan döneminden devralınmış değişmez bir gelenek olarak meşrulaştırdığına dikkat çekiliyor.

Ancak burada sık yapılan bir hatadan kaçınmak gerekiyor. Cumhuriyetin ilk dönemindeki baskıları hatırlatmak, daha sonra meydana gelen bütün cemaat faaliyetlerini meşru saymayı gerektirmez; aynı şekilde bugünkü sorunları gerekçe gösterip Cumhuriyetin geçmişteki din politikalarını sorgulanamaz ilan etmek de doğru değildir. Devletin geçmişte din eğitimini daraltması ile bir dinî cemaatin yıllar sonra denetlenmesi güç ekonomik ve toplumsal bir güç odağına dönüşmesi aynı tarihsel sürecin farklı aşamalarıdır. Biri diğerinin otomatik mazereti değildir.

Süleymancı örgütlenmenin gerçek merkezi: Öğrenci

Süleymancıların Türkiye’deki kalıcılığını sağlayan esas araç camiden çok öğrenci olmuştur. Tunahan döneminden itibaren yetiştirilen öğrencilerin farklı kentlere gönderilmesi, Kur’an kurslarının çoğaltılması ve öğrencilerin Diyanet sınavlarına yönlendirilmesi, erken dönemde başlayan bir kadro ve eğitim stratejisini gösteriyor. Buna karşılık Tunahan ve ardından gelen cemaat yönetimi, 1951’den itibaren açılan imam-hatip okullarına uzun süre mesafeli kaldı; devletin verdiği din eğitiminin yetersiz olduğu düşüncesi, cemaatin kendi eğitim mekanizmasını kurmasını daha da teşvik etti.

1965 sonrasında din hizmetlerinde diploma şartlarının ağırlaşması ve 1971’de Kur’an kurslarına ilişkin düzenlemelerin değişmesiyle yapı yeni bir örgütlenme biçimine yöneldi. 1966’da Kur’an Kursları Kurma, Koruma ve İdame Ettirme Dernekleri Federasyonu kuruldu; daha sonra faaliyet alanları ortaokul, lise ve yükseköğrenim öğrencilerine doğru genişletilerek “Kurs ve Okul Talebelerine Yardım Dernekleri” çevresinde örgütlenildi. Böylece öğrenci yurtları yalnızca barınma mekânı değil, cemaatin toplumsal yeniden üretiminin başlıca kurumlarından biri hâline geldi.

Tam burada dinî cemaatlerin Türkiye’deki büyüme modelinin temel çelişkisi ortaya çıkar. Yoksul ya da dar gelirli bir aile için çocuğunun başka bir şehirde okuyabilmesini sağlayacak ucuz bir yatak, sıcak yemek ve düzenli çalışma ortamı son derece somut bir ihtiyaçtır. Devlet bu ihtiyacı yeterince karşılamadığında boşluğu cemaatler, vakıflar ve dernekler doldurur. Fakat barınma hizmeti yalnızca barınma değildir. Çocukla veya gençle aynı çatı altında geçirilen yıllar, gündelik hayatın hangi saatte kalkılacağından kimlerle arkadaşlık kurulacağına, hangi kitabın okunacağından hangi dünya görüşünün benimsenmesine kadar uzanan güçlü bir sosyalleşme sürecidir.

Dolayısıyla cemaat yalnızca mevcut inananlarını bir araya getirmez; kendi toplumsal devamlılığını da üretir. Bugün bir kurumda çalışan mühendis, öğretmen, avukat, bürokrat ya da iş insanının cemaatle bağı varsa bunun başlangıç noktası bazen büyük bir ideolojik tercihten çok, on beş yaşında kendisine verilen bir yatak ve burs olabilir. Bir sosyal ihtiyacın giderilmesi ile bir bağlılık ilişkisinin kurulması aynı mekânda birleşir. Tam da bu nedenle yurt meselesi Türkiye’de din ve vicdan özgürlüğü tartışmasının ötesinde, çocukların korunması, kamusal eğitim, fırsat eşitliği ve örgütsel nüfuzmeselesidir.

Aladağ ve Taşkent: Mesele yalnızca “hangi cemaat?” değil

Süleymancılarla bağlantılı olduğu basında ve çeşitli raporlarda belirtilen öğrenci yurtları yıllar boyunca ağır olaylarla gündeme geldi. 2008’de Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı Balcılar’daki özel öğrenci yurdunda meydana gelen LPG patlamasında 17 öğrenci ile bir görevli yaşamını yitirdi. 2016’da Adana’nın Aladağ ilçesindeki kız öğrenci yurdunda çıkan yangında ise 11 çocuk ve bir yurt çalışanı öldü. Yargılamalarda çeşitli sanıklar hakkında hapis cezaları verildi.

Aladağ faciasının ardından TBMM’de kurulan araştırma komisyonunun çalışmaları ise sorunun tek başına belirli bir cemaatle açıklanamayacağını gösteren daha büyük bir tablo ortaya koydu. Komisyon, öğrenci barınmasına ilişkin hukuki altyapının ve denetim sisteminin yetersizliğine dikkat çekerek daha bütünlüklü bir “barınma hizmetleri” düzenlemesi önerdi. Savcılık dosyalarında da denetim eksikliklerinin olayın meydana gelmesindeki rolü tartışıldı.

Bu noktada eleştirinin yönünü doğru kurmak gerekir. Bir cemaatin çocukların barındığı yapılarda yeterli güvenliği sağlamaması, denetimden kaçınması ya da kapalı ilişki biçimleri oluşturması kabul edilemez. Ama devlet kendi sorumluluğunu “cemaat yurduydu” diyerek üzerinden atamaz. Devletin görevi yurdun hangi tarikata, cemaate, vakfa ya da şirkete yakın olduğunu tespit etmekten önce, içeride kalan çocuğun can güvenliğini sağlamaktır. Nitekim dönemin Millî Eğitim Bakanı Aladağ yurdu konusunda yapılan “Süleymancılar yurdu” tanımlamasını resmî bir sınıflandırma olarak kabul etmediklerini söylemişti.

Asıl politik mesele burada görünür hâle geliyor: Kamu, yeterli yurt yapmadığında çocukları özel yapılara mahkûm ediyor; özel yapılar büyüyüp toplumsal güç kazandığında ise devlet bu kez onların ne kadar büyük olduklarını keşfediyor. Boşluğu önce devlet yaratıyor, gücü cemaat biriktiriyor, kriz çıktığında ise iki taraf da sorumluluğun yalnızca ötekine ait olduğunu söylüyor.

Damat, torun, torun: Kapalı yapıdaki veraset sorunu

Süleyman Hilmi Tunahan’ın 1959’daki ölümünden sonra cemaatin başına damadı Kemal Kacar geçti. Kacar’ın 2000’deki ölümünün ardından yönetim Tunahan’ın torunu Arif Ahmet Denizolgun’a, onun 2016’daki ölümünden sonra ise yine aile çevresinden Alihan Kuriş’e geçti.

Bu silsile tek başına yasadışı bir durum değildir. Dinî toplulukların manevi otoritelerini hangi yöntemle belirleyecekleri devletin belirleyebileceği bir konu da değildir. Fakat milyonlarca liralık ya da avroluk varlıklara, şirketlere, derneklere, yurtlara ve uluslararası kuruluşlara hükmeden bir toplumsal yapı söz konusu olduğunda liderliğin nasıl devredildiği artık yalnızca manevi bir mesele olmaktan çıkar. Yetkinin sınırları, mali kaynakların denetimi, kararların hangi organlarda alındığı ve yöneticilerin kimlere hesap verdiği kamusal önem kazanır.

Süleymancıların belki de en büyük sorunu tam burada yatıyor: örgütsel varlık büyük, fakat örgütsel görünürlük sınırlı. Kimin resmen cemaat mensubu olduğu, cemaat adına kimin karar verebildiği, hangi şirketin hangi dernekle hangi hukuki bağa sahip olduğu ve ekonomik kararların hangi merkezden verildiği dışarıdan bakıldığında kolaylıkla anlaşılabilen bir yapı değil. Böyle bir kapalılık suçun kanıtı değildir; fakat mali güç büyüdükçe hesap verebilirlik eksikliği demokratik toplum açısından başlı başına bir sorun hâline gelir.

Cemaat içinde 2016 sonrasında başlayan ve Tunahan ailesinin bazı üyelerinin de taraf olduğu sert liderlik kavgası ise bu kapalılığın sonuçlarını dışarıya taşıdı. Taraflar yıllar içinde birbirleri hakkında çok ağır suçlamalar yöneltti. Ancak bu iddiaların bir bölümünün bağımsız yargı kararlarıyla kanıtlanmış olmadığı unutulmamalıdır. Cemaat içi hesaplaşmayı, soruşturulmuş ve hükme bağlanmış suçlarla aynı kefeye koymak gazetecilik açısından da hukuk açısından da doğru değildir.

“Siyasetten uzak” bir cemaat hiçbir zaman olmadı

Süleymancıların kamuoyundaki en kalıcı anlatılarından biri siyasetten uzak durduklarıdır. Tarihsel kayıtlar ise daha karmaşık bir tablo ortaya koyuyor. Kemal Kacar 1965 ve 1969’da Kütahya’dan, 1977’de İstanbul’dan milletvekili seçildi. Cemaat çevresinden Hilmi Türkmen ve Ali Akın da farklı dönemlerde parlamentoya girdi. Arif Ahmet Denizolgun 1995’te Antalya milletvekili seçildi ve 1998-1999 yıllarında Ulaştırma Bakanlığı yaptı. Cemaatin özellikle merkez sağ partilerle kurduğu ilişkiler ve seçim dönemlerindeki tercihleri uzun yıllardır tartışılıyor.

Burada “cemaat siyasete karıştı” biçimindeki kolay suçlamanın ötesine geçmek gerekir. Demokratik bir toplumda dinî bir topluluğun mensuplarının siyasal tercihte bulunması, milletvekili olması ya da bir partiyi desteklemesi olağandır. Sorun, oy verme hakkı ile örgütsel pazarlığın birbirine karıştığı noktada başlar. Bir cemaat kendi mensuplarının oylarını bir blok gibi siyasi iktidarlara sunuyor; karşılığında bürokraside kadro, ekonomik ayrıcalık, kamu kaynağı veya denetim kolaylığı talep ediyorsa burada artık bireysel siyasi özgürlükten değil, karşılıklı çıkar üreten bir güç ilişkisinden söz etmek gerekir. Ancak bu ilişkinin varlığı da somut belgelerle gösterilmelidir; Türkiye’nin yakın tarihi, “cemaat devlete sızdı” cümlesinin bazen gerçek bir yapılanmayı tarif ederken bazen de politik tasfiye aracına dönüşebildiğini yeterince gösterdi.

Nitekim gazeteci Ruşen Çakır Mayıs 2025’te Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi soruşturması bağlamında kullandığı “kimi cemaatler” ifadesinin Süleymancıları işaret ediyor olabileceğini ileri sürmüş; Süleymancıların son dönemde muhalefetle yakınlaştıkları yolundaki iddiaları aktarırken bunların doğruluğunu kesin biçimde teyit edemediğini özellikle belirtmişti. Bu yorum, 13 Ağustos 2026’daki operasyonun ardından doğal olarak yeniden önem kazanıyor; ama geriye dönük bir kehaneti kanıta dönüştürmüyor.

Bugünkü soruşturmanın siyasi bir hesaplaşma olduğunu peşinen söylemek ne kadar erken ise siyasi boyutu olmadığını peşinen ilan etmek de o kadar sorunludur. Türkiye’de siyaset, tarikatlar ve cemaatler arasındaki ilişkinin tarihi, yakınlık ile çatışmanın çoğu zaman aynı devlet mekanizması içinde birbirini izlediğini gösteriyor. Dün makbul görülen bir örgütlü güç yarın tehdit, dün “sivil toplum” olarak görülen bir ağ ertesi gün “paralel yapılanma” olarak tarif edilebiliyor. Hukuk devletinde belirleyici olan iktidarın o günkü siyasi ihtiyacı değil, somut suçun somut delilidir.

Şirketler meselesi: 13 Ağustos dosyasının asıl kalbi burada olabilir

Son operasyonu önceki Süleymancı tartışmalarından ayıran en önemli unsur 33 şirketin soruşturma kapsamına alınmış olmasıdır. Eğer savcılığın para aklama, kamu kurumlarının zararına dolandırıcılık ve vergi suçları iddiaları somut mali hareketlerle desteklenirse, önümüzde yalnızca geleneksel anlamdaki bir “cemaat soruşturması” değil, dinî aidiyet ağlarıyla ekonomik organizasyonun iç içe geçtiği bir sermaye yapılanması bulunuyor demektir. Fakat tam da bu nedenle dosyanın açıklığa kavuşturulması gereken kısmı soyut “cemaat bağlantısı” değil; para hareketlerinin kendisidir.

Hangi 33 şirket? Ortakları kim? Bu şirketler arasında para transferleri var mı? Kamu kurumlarının hangi işlemlerle ve ne kadar zarara uğratıldığı ileri sürülüyor? “Suçtan kaynaklanan mal varlığı” denilen varlığın öncül suçu nedir? Bağışlarla ticari gelirler birbirinden ayrılmış mı? Şirketlerin yöneticileriyle cemaat yönetimi arasında hukuken ve fiilen nasıl bir bağ kuruluyor?

Bunların cevapları verilmeden “cemaatin milyarlarca liralık suç ekonomisi” gibi ifadeler kullanmak gazetecilik değil, iddianamenin önüne geçmek olur. Fakat cevaplar gerçekten mali kayıtlar, şirket defterleri, banka hareketleri ve kamu işlemleriyle ortaya konulursa bu kez “bunlar yalnızca din hizmeti yapan insanlar” savunması da meseleyi açıklamaya yetmez.

Tam bu noktada devletin de bir başka sorumluluğu ortaya çıkar. Eğer bugün soruşturulan ekonomik yapı yıllar içerisinde onlarca şirket kuracak, geniş gayrimenkul varlığı oluşturacak ve kamu kurumlarıyla ticari ilişkilere girecek kadar büyüdüyse, mali denetim kurumları bütün bu dönem boyunca ne yaptı? Suç bugün doğmadıysa neden bugün görüldü? Eğer devlet yıllardır biliyorduysa neden müdahale etmedi; bilmiyorduysa böylesine büyük olduğu ileri sürülen bir ekonomik ağ nasıl denetim dışında kalabildi?

Avrupa’daki yapı: “Kaçış merkezi” mi, yarım asırlık örgütlenmenin devamı mı?

Süleymancıların Türkiye dışındaki en önemli örgütlenme alanı Almanya. 1960’larda başlayan işçi göçüyle Avrupa’ya taşınan hareket, 1970’lerden itibaren İslam Kültür Merkezleri çevresinde örgütlendi. Bugünkü Verband der Islamischen Kulturzentren (VIKZ), kendi resmî anlatımında Sünni-Hanefi çizgide, tasavvufi olarak Nakşibendî gelenekten beslenen bağımsız bir dinî cemaat olduğunu belirtiyor; “Süleymancılık” tanımlamasını ise kendisi için kabul etmiyor. Kuruluş, Almanya genelinde yaklaşık 300 bağımsız cemaat ve eğitim derneğini çatısı altında topladığını, gelirlerini üye aidatları ve bağışlardan sağladığını söylüyor.

VIKZ Almanya’da yalnızca dışarıdan faaliyet gösteren kapalı bir Türk örgütü konumunda da değil. Alman devletinin İslam politikalarının tartışıldığı Deutsche Islam Konferenz süreçlerinde temsil edilmiş; imam eğitimi gibi başlıklarda resmî diyalog mekanizmalarına katılmış durumda. Bu durum VIKZ’nin bütün faaliyetlerinin tartışmasız veya sorunsuz olduğu anlamına gelmez; fakat Türkiye’de kimi zaman kullanılan “yurt dışına kaçmış gizli merkez” anlatısının Almanya’daki hukuki ve kurumsal gerçekliği tek başına açıklamadığını gösterir.

13 Ağustos operasyonunun ardından özellikle Köln-Müngersdorf’ta inşa edilen büyük VIKZ genel merkezi gündeme getirildi. Türkiye’de İçişleri Bakanı, yatırımın yaklaşık 70 milyon dolar büyüklüğünde olduğunu ve faaliyetlerin buraya kaydırılabileceğinin değerlendirildiğini söyledi. Fakat projenin kronolojisi önemli: Köln’deki yeni merkez 2026 operasyonunun ardından ortaya çıkmış değil; arazi alımı ve proje hazırlıkları yıllar öncesine dayanıyor. VIKZ’nin kendi açıklamalarında da inşaatın uzun süredir devam ettiği ve yeni merkezin 2026 sonuna doğru kullanıma açılmasının planlandığı belirtiliyor.

Yeni kompleks yaklaşık 16 bin metrekarelik kullanım alanı içinde idari birimler, toplantı ve seminer alanları, imam eğitimi, öğrenci barınması, ibadet alanları, misafirhane, kütüphane ve halka açık bölümler öngören büyük bir proje. VIKZ, binanın finansmanının kredi, aidat, bağış ve ayni yardımlarla sağlandığını açıklıyor.

Buradan çıkarılabilecek sonuç nettir: Köln merkezini 2026’daki operasyon karşısında hazırlanmış bir kaçış projesi olarak göstermek kronolojiyle uyuşmuyor. Buna karşılık böylesine büyük bir yatırımın hangi mali kaynaklarla gerçekleştirildiği ve Türkiye’de soruşturulan şirketlerle herhangi bir ekonomik ilişkisinin bulunup bulunmadığı ayrıca araştırılması gereken meşru bir sorudur. İki şey birbirine karıştırılmamalıdır. Binanın yıllardır planlanıyor olması finansal incelemeyi gereksiz kılmaz; finansal inceleme yapılması da projeyi otomatik olarak suç faaliyeti hâline getirmez.

Diyanet raporu: Bilgi kaynağı mı, devletin cemaatlere bakışının belgesi mi?

Süleymancılar konusunda bugün dolaşımda bulunan bilgilerin önemli bölümü, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde hazırlanan ve 2019’da kamuoyunda “Gizli Tarikatlar Raporu” adıyla bilinen çalışmaya dayanıyor. Raporda cemaatin kapalı örgütlenmesi, Diyanet’e mesafesi, liderlik yapısı ve bazı dinî görüşleri sert biçimde eleştiriliyor. Daha önemlisi, devlet içinde örgütlenme, bölgesel hiyerarşi, gizlilik ve uluslararası ilişkiler konusunda son derece ağır iddialar aktarılıyor.

Ancak aynı raporun kendi malzemesine dikkatle bakıldığında önemli bir metodolojik sorun görülüyor: En ağır iddiaların bir bölümü eski cemaat mensuplarının anlatımlarına, hatıratlara, röportajlara ve geçmiş gazete haberlerine dayanıyor. Bu kaynakların tamamı değersiz değildir; hatta kapalı yapılara ilişkin araştırmalarda eski mensupların tanıklıkları son derece önemli olabilir. Fakat tanıklık başka, yargısal delil başka şeydir.

Daha temel bir sorun da devlet kurumunun dinî değerlendirme ile güvenlik değerlendirmesini aynı metinde birleştirmesidir. Bir cemaatin “sahih İslam anlayışına” uyup uymadığına ilişkin teolojik hüküm ile para akladığı, kamu kurumunu dolandırdığı ya da devlet içinde yasa dışı örgütlendiği iddiası aynı bilgi türüne ait değildir. Birincisi dinî yorum alanındadır; ikincisi ancak hukuk ve somut delille kanıtlanabilir. Diyanet’in bir inancı beğenmemesi savcılık delili olamayacağı gibi, savcılığın mali suç bulguları da belirli bir din yorumunun yanlışlığını kanıtlamaz.

Türkiye’nin 15 Temmuz sonrasındaki en önemli derslerinden biri de bu olmalıydı: Bir dinî yapının ne kadar “makbul” olduğuna devlet karar verdiği sürece cemaat-devlet ilişkisi hukuka değil, iktidarın tercihine bağlı kalır. Makbul olan ödüllendirilir, uzaklaşan kuşkulu hâle gelir; siyasi ittifak bozulduğunda dün görmezden gelinen özellikler bugün suçlamanın parçası olabilir. Bunun çözümü bütün cemaatleri yasaklamak değil, hepsini aynı mali şeffaflık, çocuk koruma, eğitim, vergi ve ceza hukuku kurallarına tabi tutmaktır.

13 Ağustos operasyonunu nasıl okumalı?

Operasyonun İçişleri Bakanlığının 2026’yı organize suç yapılanmalarıyla mücadelede özel bir yıl olarak ilan ettiği dönemde gerçekleştirilmesi, dosyanın devletin daha geniş güvenlik politikasının da parçası olduğunu düşündürüyor. İçişleri Bakanlığı bu yıl organize suç ve uyuşturucuyla mücadeleyi öncelikli alan olarak açıkladı. Fakat bunun ötesindeki siyasi sonuçları bugünden kesinleştirmek mümkün değil.

İki indirgemeci okuma da gerçeği kaçırabilir. Birincisi, “Devlet nihayet gizli bir cemaati çökertiyor” diyerek soruşturmadaki her iddiayı daha iddianame bile ortaya çıkmadan gerçek kabul etmek. İkincisi ise “Süleymancılar iktidardan uzaklaştığı için operasyon yapılıyor” diyerek ortaya çıkabilecek bütün mali suç delillerini daha baştan siyasi komplo ilan etmek.

Hukuk devletinin sınavı tam burada başlar. Eğer savcılık iddiası doğruysa, bunu cemaatin kapalılığıyla, insanların kanaatleriyle veya siyasal yakınlıklarıyla değil; banka kayıtlarıyla, şirket belgeleriyle, sahte faturalarla, kamu zararının hesabıyla ve karar zinciriyle göstermek zorundadır. Eğer siyasi iktidar operasyonu bir güç mücadelesinin parçası olarak kullanıyorsa, onun da en görünür belirtisi soruşturmanın delillerinden çok medya dili, seçici kovuşturma ve suçun bireyselliğinin ortadan kaldırılması olacaktır.

Bu nedenle önümüzdeki süreçte gazeteciliğin peşine düşmesi gereken sorular şunlardır:

  1. Soruşturmadaki 33 şirket hangileri ve şirketlerin ortaklık yapıları nasıl?
  2. “Kamu kurumları zararına dolandırıcılık” iddiasında hangi kurumlar, hangi işlemler ve ne kadar kamu zararı söz konusu?
  3. Para aklama suçlamasının dayandığı öncül suç veya suçlar neler?
  4. Alihan Kuriş ile soruşturulan şirketler arasında doğrudan hangi hukuki ve mali bağlar kuruluyor?
  5. Dernekler, öğrenci yurtları, şirketler ve cemaat yönetimi arasında para aktarımı bulunduğuna ilişkin somut belge var mı?
  6. Türkiye’de soruşturulan ekonomik yapıyla Almanya’daki VIKZ arasında kanıtlanmış herhangi bir mali ilişki var mı; varsa niteliği ne?
  7. Soruşturmadaki deliller ne zaman elde edildi ve devlet kurumları bu faaliyetlerden ne zamandan beri haberdardı?
  8. Siyaset ve bürokrasi ilişkileri konusunda iddiaların ötesine geçen, kişi ve işlemleri somutlaştıran bulgular bulunuyor mu?

Bu sorular cevaplanmadan yapılacak her büyük hüküm eksik kalacaktır.

Asıl mesele inanç değil, denetlenmeyen güç

Süleymancılar örneğini yalnızca “tarikatlar kötüdür” biçiminde okumak Türkiye’nin din-siyaset ilişkisini anlamamıza yetmez. Çünkü bu yapıların büyümesine imkân veren toplumsal zemini görmezsek birkaç yönetici gider, aynı boşluğu başka bir cemaat doldurur. Parasız yatılı okulun, öğrenci yurdunun, bursun, kamusal sosyal politikanın çekildiği yere cemaat girer. İnsanların dayanışmaya ihtiyaç duyduğu yerde örgütlenir. Ardından o dayanışma ağı ekonomik güce, ekonomik güç siyasal pazarlık kapasitesine, siyasal kapasite bürokratik nüfuza dönüşebilir.

Buradaki temel sorun insanların birlikte ibadet etmesi, aynı şeyhe saygı duyması ya da aynı dinî geleneğe bağlı olması değildir. Sorun, kamusal sonuç doğuracak kadar büyüyen bir gücün kamusal denetime kapalı kalabilmesidir.Birkaç yüz öğrencinin kaldığı yurttan yüzlerce derneğe, binlerce mensuba, şirketlere ve uluslararası yapılara ulaşmış bir ağ artık yalnızca özel inanç alanının konusu sayılamaz. Çocuk barındırıyorsa çocuk güvenliği kurallarına, şirket işletiyorsa vergi ve ticaret hukukuna, bağış topluyorsa mali denetime, kamu görevlilerini örgütlüyorsa kamu etiğine, suç işliyorsa ceza hukukuna tabi olmak zorundadır.

Ama aynı ölçü devlet için de geçerlidir. Devlet cemaatlerle seçimden seçime görüşüp oy pazarlığı yapamaz; uygun gördüğünde yurtlarını ve derneklerini görmezden gelip siyasi yollar ayrıldığında bir sabah bütün geçmişlerini “suç örgütü” anlatısına dönüştüremez. Hukuk, dost ile düşmana göre değişiyorsa orada cemaatin kapalılığı kadar devletin keyfîliği de tehlikelidir.

Belki Süleymancılar meselesinin bize yeniden hatırlattığı asıl gerçek budur: Türkiye’de tarikat ve cemaat sorunu yalnızca tarikatların ve cemaatlerin sorunu değildir. Bu aynı zamanda kamusal alanı boşaltan, eğitimi ve barınmayı piyasaya ve dinî yapılara bırakan, örgütlü oyları siyasi sermaye olarak gören, yakın olduğu yapıları denetlemekte isteksiz davranıp ilişkiler bozulduğunda güvenlik aygıtını devreye sokan devlet anlayışının sorunudur.

13 Ağustos soruşturması gerçekten büyük bir suç ağını ortaya çıkarabilir. Belki iddiaların önemli bir bölümü yargılama sırasında çökecek. Bunu bugün bilmiyoruz. Bildiğimiz şey şu: Yüz yıla yaklaşan Süleymancı tarihini yalnızca birkaç gözaltı fotoğrafına, birkaç eski cemaat mensubunun anlatısına ya da iktidarın bugünkü diline sıkıştırmak gerçeği açıklamaz.

Şimdi yapılması gereken, dini değil suçu; mensubiyeti değil fiili; söylentiyi değil belgeyi; siyasi yakınlığı değil hukuku ölçü almaktır.

Çünkü bir toplum için tehlikeli olan insanların inanması değildir. Tehlikeli olan, ister cübbenin ister takım elbisenin içinde bulunsun, denetlenemeyecek kadar büyüyen ve kimseye hesap vermeyen güçtür.