Bazen budalalıkla aşkın yakın akrabalık ilişkisi oluşur. Birine duyulan aşk, diğerine budalalığın koşulu olur. Tabii karşılığı olmayan bir aşktan söz ediyorum. Kuşkusuz aşk bir “ele geçirme”, “elde etme” sürecidir. Söz konusu ele geçirme, elde etme hali uzaklaştığında, âşık olanın budalalığı güçlenir. Yani budala budalalığını, karşılık bulamayan aşkına borçludur.
Böylesi bir durumda kişi, tam olarak tarif edemediği koca bir boşluk tarafından yutuluyor hissine kapılır; çürük bir yalnızlık duygusunun peşinden sürüklenir. Budala bu duyguyu belki tam olarak bu sözcüklerle ifade edemez ama içindeki hâkim iklim budur.
Aşk, insanı büyültebilen ama aynı oranda küçültebilen, onu alıp bilinmedik yerlere götürendir. Entelektüel çeyizimiz, yaşımız ne olursa olsun karşısında hep yetersiz kaldığımız, üzerinde kendimizi aradığımız, ilacımız, zehrimiz ama her halükârda acemiliğimizdir aşk.
Budala haksız değildir aslında; ondan yoksunluk hali gündüzü karanlık kılar. Oysa aşkın geceyi bile aydınlatan ışığı vardır. Bir âşıktan daha budala kim vardır? Bir budaladan daha çok kendi kendini aşağılayan kim vardır? Hep ağlamaya meyilli bir ruha sahip hale getirir kişiyi.
Aşk hikâyesi aslında, bilinenin aksine iki kişinin arasında geçen bir hikâye değil, üç kişinin arasında geçen bir mevzudur. Bir, sevilen; iki, seven; üç, bu iki kişinin arasına giren/girme potansiyeli olan; onu elinden alma arzusu taşıyan kişi arasındadır. İşte bu minvalde onu tamamen kaybetme korkusu ve kuşkusu eşsiz bir acıya gark eder kişiyi. Aşkı diri tutan en önemli motivasyon bu olsa gerek. Peki, bu iyi bir şey mi? Şayet bu iyi bir şeyse, aşk nasıl bir şey?
Âşık olunan kişi, âşık olanın eşiti değildir. Her zaman âşık olan kişi, âşık olunan kişiden bir tık aşağıdadır. Hiyerarşik olarak hep yukarıda konumlanır âşık olunan. Böylesi bir hiyerarşi piramidi kendiliğinden oluşur. İşte bu durum aşkın anti-demokratik yanıdır. Şimdi burada iddialı bir laf edelim: evet, aşk anti-demokratiktir.
Peki insan âşık olduğu kişinin neyine âşıktır? Kişiye verdiği acıya mı, arzuya mı, bedenine mi? Biraz düşününce insan şu kanıya varıyor galiba: hepsine.
Tam bir budalalık; kafalardaki erkekliğe ilişkin tüm imgeleri yok eden, alay konusu olmaktan bile çekinir olmaktan uzaklaştıran o tuhaf insanlık hali… Aslında budalanın yarası sadece ihanet korkusundan değil, daha çok da kuşkudan gelir. Kişiyi yıkan bir başka konu, aşkını kanıtlama imkânına sahip olamamasıdır. Daha da korkuncu bu imkânın ona tanınmamasıdır.
Neyse, budalalık hallerine dönelim.
Âşık kişilerde uzaklık biçim kazanır. Uzaklık, bir mesafenin ötesinde kuyu gibi içine sığılmayan bir cendere olarak insanı acıtan, inciten bir şekle dönüşür. Aşkından uzak kalan kişi, sütten kesilmeye çalışılan çocuktan kötüdür. Çocuk bu yoksunluğu başka bir şeyle oyalanarak atlatabilir, oyalanabilir, âşık kişi açısından bu mümkün değildir. Tek başına nefes alıp vermek ona yetmez; ciğerlerine yeterli miktarda hava gitmesi o yoksunluğun giderilmesine bağlıdır neredeyse. Onsuzluk, nerde olursa olsun kimine abartılı gelebilir ama sıfır (O) değerinde boşlukla birlikte budalalık üretir.
Âşık olunan kişinin duruşu, biçimi, sigarayı parmağının arasına yerleştirme şekli, gülüşü, konuşurken seçtiği sözcükler ayrı ve özel bir anlam kazanır. Sözcükler sevilen kişin zihinde bıraktığı iz konusunda başarısız kalır. Durum tanımlanamaz, tarif imkânsızlaşır. Gerçi kişi tanımlanabildiğinde “keşif” bitmiştir, sihir kaybolmuştur. Bu aşkın bitmeye en yakın anıdır. Ama aşk bir çeşit büyülenmedir. Nasıl ki büyü tam olarak açıklanamazsa, aşk dediğimiz duygu da tam olarak açıklanamaz aslında.
Duyulan her seste onun sesi aranır; yoksa kaygı doğar. Âşık kişi bazen bekleyen değil, bekleteni oynamak ister ama bunu pek beceremez; her daim saatinden önce görüşme yerinde olur; budaladır çünkü. Budala kişi, tensel, fiziksel olarak dokunamıyorsa ona, sözcüklerle, yazıyla dokunmayı dener. Hayal gücü geniştir, hep fazla mesai yapar zihni, en küçük bir hareketten ya da sözden bin bir anlam çıkarma yeteneğine sahiptir. Bayram, sevdiği kişiyle karşılaşma anıdır. Bunun için takvimin herhangi bir gününün bayram sıfatı kazanmış olmasının bir önemi yoktur. Onlar kendi bayramlarını kendileri yaparlar. Neticede karşısındaki kişi “bütün iyiliklerin, güzelliklerin kaynağı” olarak karşısındadır.
Aşk öyle bir duygu durumdur ki, bazen insanın hastalanmasına, bazen de iyileşmesine neden olan belki tek duygu durumudur. Yani hem hoş, hem de nahoş yanları vardır. Her şey bir yana, aşkın iyileştirici gücü karşısında eğilmek lazımdır. Kimileri âşık için gönüllü kölelik derler ancak bu tarif eksiktir. O adeta içinde eriyip yok olmayı insana kabul ettiren, bir yandan yanarken bir yandan su gibi akmayı sağlayan tek sihirdir. Vahşi bir aslanın ağa düştüğünü varsayın. Ne ağ onu bırakır, ne de o ağdan kurtulabilir. Kurtulmaya çalışsa bile ona bağımlılığı/bağlılığı daha da artar.
Elbette budalalığın bin bir türü vardır. Ne var ki karşılıksız/ platonik aşk, budalalığın en acınası en trajik halidir. Tekrar edelim; evet, aşk anti-demokratiktir. Budalalık boyutunda yaşandığında neredeyse yıkıcıdır. Gözlemim odur ki, budalalığa en yakın cinsiyet erkektir.
Merak edenlere cevabımdır; mükemmel aşk beni teğet geçti; yani ben bir budalayım.
- Aşk Anti-Demokratlıktır - 5 Mayıs 2026
- Tam Yeri Denk Geldi Manzara Koyduk - 13 Nisan 2026
- İçimizdeki İsimsiz Kişi - 19 Mart 2026

















