Suriye’de IŞİD kontrolündeki bölgelerde yaşadıkları dönemde bir Ezidi kadını köleleştirmekle suçlanan Avustralyalı anne ve kızının gözaltına alınması, yalnızca bireysel bir yargı sürecini değil; Batılı devletlerin IŞİD sonrası hesaplaşma krizini, kadınların cihatçı yapılardaki rolünü ve savaş suçlarının sınır aşan boyutunu yeniden küresel gündeme taşıdı.
Suriye Kampından Melbourne Mahkemesine
Avustralya Federal Polisi, Suriye’de yıllarca Kürt güçlerinin kontrolündeki Roj kampında tutulan 53 yaşındaki Kawsar Ahmad ile 31 yaşındaki kızı Zeinab Ahmad’ın, Melbourne’e dönüşlerinin hemen ardından gözaltına alındığını açıkladı. Yetkililere göre anne Ahmad, IŞİD’in “hilafet” döneminde yaklaşık 10 bin dolar karşılığında bir kadın kölenin satın alınmasına iştirak etti; kızı Zeinab ise bu kadını evde alıkoyarak kölelik düzeninin sürdürülmesine bilerek dahil oldu.
Haklarında “insanlığa karşı suç”, “köleleştirme” ve “köle ticareti” dahil çok sayıda suçlama yöneltilen iki kadın, yıllarca Suriye’deki kamplarda tutulduktan sonra Avustralya’ya geri getirildi. Dava, Batılı ülkelerin uzun süredir ertelediği “IŞİD vatandaşlarının yargılanması” meselesinde yeni bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor.
Kadınların IŞİD İçindeki Rolü Yeniden Tartışılıyor
Uzun yıllar boyunca Batı kamuoyunda “ISIS gelinleri” başlığıyla daha çok mağduriyet ekseninde tartışılan kadınların, örgüt içindeki aktif rollerine ilişkin tartışmalar bu davayla yeniden derinleşti. İnsan hakları örgütleri, bazı kadınların zorla götürüldüğünü ya da manipüle edildiğini savunurken; güvenlik uzmanları ise örgütün toplumsal denetim mekanizmasının kadınlar üzerinden de kurulduğunu vurguluyor.
Özellikle Ezidi kadınların sistematik biçimde köleleştirilmesi, Birleşmiş Milletler raporlarında IŞİD’in işlediği en ağır suçlardan biri olarak tanımlanmıştı. Bu nedenle Avustralya’daki dava yalnızca bir terör soruşturması değil; aynı zamanda savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar bağlamında emsal niteliği taşıyor.
Batı Dünyasının Geciken Hesaplaşması
Avustralya hükümeti, yıllardır Suriye kamplarında tutulan vatandaşlarının geri getirilmesi konusunda sert iç siyasi tartışmalar yaşıyordu. Başbakan Anthony Albanese, yaptığı açıklamada “IŞİD barbarlığıyla aramızdaki fark hukukun üstünlüğüne inanmamızdır” derken, sanıklara “sıfır sempati” duyduğunu ifade etti. Ancak çocukların ebeveynlerinin kararlarının mağduru olduğunu da vurguladı.
Benzer tartışmalar Kanada, İngiltere ve Avrupa ülkelerinde de sürüyor. Birçok devlet, yurttaşlarını geri almanın güvenlik riski yaratacağını savunurken; insan hakları kuruluşları ise hukuki sorumluluğun kamplara terk etmek değil adil yargılama olduğunu belirtiyor.
Roj Kampları, Küresel Hukukun Kör Noktası
Suriye’nin kuzeydoğusundaki kamplar yıllardır “hukuksuzluğun askıya alındığı gri alanlar” olarak eleştiriliyor. Binlerce kadın ve çocuk, herhangi bir mahkeme kararı olmaksızın uzun süre bu kamplarda tutuldu. Güvenlik kaygıları ile insan hakları yükümlülükleri arasındaki gerilim, Batılı devletlerin çelişkili politikalarını daha görünür hale getirdi.
Avustralya’ya dönen kadınlardan biri olan Janai Safar’ın da “terör örgütüne katılma” suçlamasıyla tutuklandığı açıklandı. Bir başka kadın ise gözaltına alınmadan ülkeye giriş yaptı. Bu farklı uygulamalar, devletlerin bireysel sorumluluk ile toplu güvenlik yaklaşımı arasında hâlâ net bir çizgi oluşturamadığını gösteriyor.
Bugün Melbourne’de görülen dava yalnızca iki kadının geçmişine ilişkin değil; modern dünyanın, IŞİD’in yarattığı yıkımla nasıl yüzleşeceğine ilişkin daha büyük bir sorunun parçası. Çünkü savaşın ardından geriye sadece yıkılmış şehirler değil, hukukun sınırlarını zorlayan ağır insanlık suçları ve cevabı hâlâ tam verilemeyen ahlaki sorular kalıyor.
TB / AFP, The Manila Times.












