İBB Davası’nın son duruşmasında tutuklu bürokrat Taner Çetin’in savcılık sürecine ilişkin anlattıkları, davanın delillerden çok baskı ve yönlendirme tartışmalarıyla anılmasına yol açtı. Uzun tutukluluklar, etkin pişmanlık baskısı iddiaları, henüz haklarında hüküm kurulmamış kişilere yönelik peşin suçlamalar ve soruşturma sürecinde ortaya atılan hak ihlali iddiaları, Türkiye’de hukuk devleti ilkelerinin ne ölçüde korunduğu sorusunu yeniden gündeme taşıdı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi soruşturması kapsamında tutuklu bulunan İBB Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Dairesi Başkanı Taner Çetin’in mahkeme salonunda anlattıkları, davanın hukuki boyutunun ötesine geçen yeni tartışmaları beraberinde getirdi.
Mahkeme huzurunda konuşan Çetin, savcılık sorgusu sırasında kendisine yönelik küçültücü ve yönlendirici ifadeler kullanıldığını öne sürdü. İddiasına göre savcı, daha ilk görüşmede suçluluğunu peşinen kabul eden bir dil kullanarak etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanması yönünde baskı kurmaya çalıştı.
Çetin’in aktardığı ifadeler arasında, “Buradan çıkamazsın”, “Suçların belli”, “Şansın yok” ve Ekrem İmamoğlu’nun diplomasına ilişkin siyasi içerikli değerlendirmeler de yer aldı.
Hukuki Sürecin Yerini Psikolojik Baskı Mı Alıyor?
Bir hukuk devletinde savcılık makamının temel görevi suç isnadını deliller üzerinden araştırmak ve maddi gerçeği ortaya çıkarmaktır. Bu nedenle Çetin’in dile getirdiği iddialar doğruysa, tartışma yalnızca bir soruşturmanın sınırlarını değil, yargı pratiğinin niteliğini de ilgilendiriyor.
Özellikle son yıllarda siyasi davalarda sıkça gündeme gelen “etkin pişmanlık” uygulamaları, hukuki bir mekanizma olmaktan çıkıp çıkmadığı yönündeki eleştirilerin merkezinde bulunuyor. Sanıkların özgürlükleri ile suçlayıcı beyanlar arasında tercih yapmaya zorlandıkları yönündeki iddialar, insan hakları hukukunda uzun süredir tartışılan konular arasında yer alıyor.
Çetin’in anlattıkları da bu tartışmaların son halkası olarak kayıtlara geçti.
Uzayan Tutukluluklar Ve Derinleşen Sorular
İBB soruşturmasının başlangıcından bu yana kamuoyunda en fazla tartışılan başlıklardan biri tutukluluk uygulamaları oldu.
Aylarca tutuklu kalan isimler, haklarında hazırlanan iddianamelerde yer almayan kişiler, ifadeleri alınmadan özgürlüklerinden mahrum bırakıldığını söyleyen tutuklular ve soruşturma sürecine ilişkin çelişkiler, hukuk çevrelerinin dikkat çektiği konular arasında bulunuyor.
Son duruşmalarda ortaya çıkan savunmalar ise bu tabloya yeni sorular ekledi. Bir yandan aynı dosyada isimlerin ve beyanların karıştırıldığı iddiaları gündeme gelirken, diğer yandan yıllardır uygulanan idari işlemlerin bugün suçlama konusu yapılması eleştirilmeye devam ediyor.
Bu nedenle tartışma artık yalnızca sanıkların suçlu olup olmadığıyla sınırlı değil; soruşturma ve yargılama süreçlerinin evrensel hukuk ilkelerine uygun yürütülüp yürütülmediği sorusu giderek daha görünür hale geliyor.
Medyanın Rolü Ve Peşin Hüküm Sorunu
Soruşturma sürecinde bazı medya organlarında yer alan yayınlar da eleştirilerin odağında bulunuyor.
Henüz mahkeme kararı bulunmadan kişilerin suçlu ilan edildiği yayınlar, soruşturma dosyalarından seçilerek servis edilen bilgiler ve kamuoyunda oluşturulan algı operasyonları iddiaları, masumiyet karinesinin ne ölçüde korunduğu sorusunu gündeme taşıyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında da vurgulandığı üzere, yargı süreçleri devam ederken kamu otoriteleri ve medya tarafından kullanılan dil, bireylerin adil yargılanma hakkını doğrudan etkileyebiliyor.
Bu nedenle soruşturmanın yalnızca mahkeme salonlarında değil, kamuoyu nezdinde de yürütüldüğüne ilişkin eleştiriler giderek güçleniyor.
Siyasi Sessizlik De Bir Tercih Mi?
İBB soruşturması etrafında yaşanan hak ihlali iddiaları karşısında muhalefet içindeki bazı aktörlerin tutumu da tartışma konusu olmaya devam ediyor.
Özellikle CHP’de yaşanan olağanüstü süreçler sonrasında ortaya çıkan yeni siyasal pozisyonlanmalar, yalnızca parti içi bir mesele olarak değil, demokrasi ve hukuk tartışmaları bağlamında da değerlendiriliyor.
Bir siyasi hareketin meşruiyetini yalnızca seçimlerden değil, hukukun üstünlüğüne gösterdiği bağlılıktan da aldığı düşünüldüğünde; siyasi hesaplarla hukuksuzluk iddialarına sessiz kalmanın sonuçları da kamuoyunda daha fazla sorgulanıyor.
Bugün İBB Davası etrafında yükselen tartışma, yalnızca Ekrem İmamoğlu’nu veya belediye bürokratlarını ilgilendiren bir dava olmaktan çıkmış durumda. Asıl tartışma, Türkiye’de yurttaşların özgürlüğünün hangi delillerle sınırlandırılabildiği, yargının ne kadar bağımsız hareket ettiği ve hukuk devletinin hangi ölçüde korunabildiği sorularında düğümleniyor.











