back to top
Ana Sayfa Haber Adaletin Ölçeği Salonun Büyüklüğü Değil

Adaletin Ölçeği Salonun Büyüklüğü Değil

Silivri’de kamuoyunda “Aziz İhsan Aktaş Davası” ve “Beşiktaş Belediyesi Davası” olarak bilinen yargılamanın yeni inşa edilen devasa duruşma salonunda görülmeye başlanması, yalnızca fiziksel bir mekân değişikliğini değil, yargının görünürlüğü ile adaletin özü arasındaki ilişkiyi de yeniden tartışmaya açtı. Davanın avukatlarından Hüseyin Ersöz, salonun mimari yapısının sanıklar ve izleyiciler üzerinde yarattığı psikolojik etkiye dikkat çekerken, hukuk çevrelerinde uzun süredir tartışılan bir soruyu yeniden gündeme taşıdı: Görkemli mahkeme salonları adaletin gücünü mü, yoksa iktidarın gücünü mü temsil ediyor?

Kamuoyunda “Aziz İhsan Aktaş Davası” veya “Beşiktaş Belediyesi Davası” olarak bilinen yargılamanın duruşması, Silivri’de yeni inşa edilen büyük duruşma salonunda başladı. Duruşmayı takip eden davanın avukatlarından Hüseyin Ersöz, sosyal medya hesabından yaptığı değerlendirmede salonun fiziksel özelliklerine ve yarattığı atmosfere dikkat çekti.

Ersöz, şimdiye kadar gördüğü en büyük duruşma salonlarından biriyle karşılaştığını belirterek, yüksek kürsüler, geniş mekân, tavandan sarkan mikrofonlar ve büyük ses sistemleriyle tasarlanan yapının insanda “küçülme hissi” yarattığını ifade etti. Ancak asıl sorunun salonun büyüklüğü değil, adil yargılanma hakkının temel güvencelerinin bu tür yargılamalarda ne ölçüde korunduğu olduğunu vurguladı.

Mekânın Gücü Ve Yargının Temsili

Modern hukuk sistemlerinde mahkeme salonları yalnızca yargılamanın yapıldığı fiziksel alanlar değildir. Aynı zamanda devletin adalet anlayışını ve yurttaşla kurduğu ilişkiyi sembolize eden kamusal mekânlardır. Bu nedenle salonların mimarisi, sanıkların konumu, hâkim kürsülerinin yüksekliği ve izleyici düzeni gibi unsurlar uzun yıllardır hukuk sosyolojisinin ve insan hakları hukukunun tartışma konuları arasında yer alıyor.

Özellikle son yıllarda birçok ülkede siyasi niteliği tartışılan davaların büyük ve yüksek güvenlikli salonlarda görülmesi, bu mekânların yalnızca işlevsel gerekçelerle değil, aynı zamanda sembolik ve psikolojik etkileri nedeniyle de değerlendirildiği eleştirilerine yol açıyor. Eleştirmenlere göre yargının tarafsızlığı, yalnızca verilen kararlarda değil, yargılamanın gerçekleştiği mekânsal düzen içinde de görünür olmak zorunda.

Otoriter Dönemlerin Mimari Dili

Siyaset bilimi ve hukuk tarihi literatürü, otoriter yönetimlerin yalnızca yasalar ve kurumlar üzerinden değil, mimari ve kamusal semboller aracılığıyla da güç gösterisi yaptığını ortaya koyuyor. Devasa mahkeme kompleksleri, yüksek kürsüler ve kitlelerin önünde gerçekleştirilen büyük yargılamalar, birçok ülkede devlet otoritesinin görünür kılınmasının araçları olarak değerlendirildi.

Silivri’deki yeni mahkeme salonu

Bu nedenle insan hakları savunucuları ve hukukçular, yargının fiziksel ihtişamıyla adalet duygusu arasında doğrudan bir ilişki kurulamayacağını vurguluyor. Aksine, adil yargılanma hakkının esas ölçütünün mahkeme salonunun büyüklüğü değil; savunma hakkının korunması, silahların eşitliği ilkesi, aleni yargılama, bağımsız yargıç güvencesi ve hukuki öngörülebilirlik olduğu belirtiliyor.

Adaletin Görünümü İle Gerçeği Arasında

Hüseyin Ersöz’ün paylaşımı da tam bu noktaya işaret ediyor. Ersöz, yeni salonun büyüklüğünü ve teknik kapasitesini aktarırken, adaletin mimari ihtişamla değil, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasıyla sağlanabileceğini hatırlatıyor.

Hukuk çevrelerinde sıkça dile getirilen bir değerlendirmeye göre, yargının meşruiyeti duvarların yüksekliğinden veya salonların büyüklüğünden değil; yurttaşın mahkeme karşısında kendisini eşit, güvende ve dinlenmiş hissedebilmesinden kaynaklanıyor. Bu nedenle büyük salonlar güçlü bir devlet görüntüsü yaratabilir; ancak adalet duygusunu tesis eden şey, yargılamanın biçimi değil, hukuk devletinin ilkelerine ne ölçüde bağlı kalındığıdır.

Tartışmanın Merkezinde Adil Yargılanma Hakkı Var

Silivri’deki yeni duruşma salonu etrafında başlayan tartışma da esas olarak mimariye değil, hukukun niteliğine odaklanıyor. Çünkü demokratik hukuk devletlerinde mahkemeler yalnızca karar veren kurumlar değil, aynı zamanda yurttaşların devlete duyduğu güvenin sınandığı alanlar olarak kabul ediliyor.

Bu nedenle hukukçuların dikkat çektiği temel soru değişmiyor: Yargılama ne kadar büyük bir salonda yapılırsa yapılsın, sanıkların ve savunmanın hakları eksiksiz güvence altında mı?


TB /  Avukat Hüseyin Ersöz’ün sosyal medya paylaşımı