Bir milletvekilinin kamuya açık bir davayı izlemesini yasaklayan özel bir hüküm yoksa ve ortada o gün gerçekleşmiş somut bir duruşma düzeni ihlali bulunmuyorsa, “çık” demek hukuk devletinin dili değildir. Çünkü mahkeme salonu hâkimin kişisel alanı değil, adaletin toplum önünde gerçekleştiği kamusal bir alandır.
Türkiye’de hukukun en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri belki de artık kanun maddelerini yeniden hatırlamaktır. Çünkü bazı tartışmalar öylesine kişiselleştiriliyor ki, sonunda kimin hâkim, kimin milletvekili, kimin yurttaş olduğundan söz ediyoruz ama asıl soruyu unutuyoruz: Yetkinin sınırı nedir? Bir hâkim, mahkeme salonunda elbette düzeni sağlar. Duruşmanın nasıl yürütüleceğine karar verir, gerektiğinde müdahale eder, düzeni bozan kişiyi salondan çıkarabilir. Fakat bütün bunların anlamı, hâkimin mahkeme salonunda sınırsız bir iktidara sahip olduğu değildir. Çünkü hâkim de hukukla bağlıdır. Mahkeme salonu da hukukla çevrilidir. Hatta yargının güvenilirliği bakımından belki de en fazla orada hukukla çevrili olmak zorundadır.
Son günlerde İBB davasında YENİ Parti İstanbul Milletvekili Suat Özçağdaş’ın duruşma salonundan çıkarılması üzerinden yaşanan tartışma bu nedenle yalnızca bir milletvekilinin salona alınıp alınmaması meselesi değildir. Tartışmanın merkezinde çok daha temel bir soru vardır: Kamuya açık bir duruşmayı kimler izleyebilir ve hâkim bu hakkı hangi koşullarda sınırlandırabilir? Özçağdaş’ın daha önceki bir duruşmada CMK’nın 203. maddesine dayanılarak salondan çıkarıldığı, 10 Eylül’de ise bu önceki olay gerekçe gösterilerek yeniden salondan ayrılmasının istendiği aktarıldı. Özçağdaş ise aradan geçen süre içinde duruşmaya katılmadığını, yeniden ailelere destek olmak ve davayı izlemek amacıyla geldiğini belirterek kendisine hangi hukuki gerekçeyle salonda bulunamayacağının açıklanmasını istedi.
İşte tam burada Anayasa’nın 141. maddesi karşımıza çıkıyor. Madde son derece açık: “Mahkemelerde duruşmalar herkese açıktır.” Bu cümle, hukuk kitaplarında duran süslü bir anayasa hükmü değildir. Yargının neden toplumun gözünün önünde gerçekleşmesi gerektiğinin temelidir. Çünkü adalet yalnızca karar vermek değildir; adaletin nasıl verildiğinin görülebilmesi de adaletin kendisi kadar önemlidir. Duruşmanın aleni olması, mahkemenin kapalı bir otorite alanı olmaktan çıkarılması anlamına gelir. Yurttaşın, gazetecinin, akademisyenin, siyasetçinin, kısacası toplumun yargılamayı görebilmesi, yargının kendi meşruiyetini toplum önünde sınamasıdır.
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 182. maddesi de aynı ilkeyi tekrar eder: Duruşma herkese açıktır. Demek ki başlangıç noktası yasak değil, açıklıktır. Bir yurttaşın kamuya açık bir ceza davasına girip duruşmayı izlemesi için ayrıca hâkimden izin alması gerekmez. İnsanların mahkeme salonunda bulunması, zaten “aleniyet” denilen ilkenin doğal sonucudur. Elbette bunun istisnaları vardır. Çocukların korunması, genel ahlak, kamu güvenliği gibi kanunda belirtilen nedenlerle duruşmanın bir bölümü veya tamamı kapalı yapılabilir. Salonun kapasitesi ve güvenlik koşulları da belirli sınırlamalar doğurabilir. Fakat bunların tamamı bize aynı şeyi söyler: Sınırlama istisnadır, aleniyet esastır.
Peki hâkim hiç kimseyi salondan çıkaramaz mı? Elbette çıkarabilir. Burada da Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 203. maddesi devreye girer. Hâkim veya mahkeme başkanı, duruşmanın düzenini sağlamakla görevlidir. Duruşmayı bozan kişi uyarılabilir ve gerekli koşullarda salondan çıkarılabilir. Fakat burada gözden kaçırılmaması gereken kelime “düzen”dir. Kanun hâkime “istediğin kişiyi çıkar” demiyor. Duruşmanın düzenini bozan kişiye karşı müdahale yetkisi veriyor. Aradaki fark küçücük bir kelime farkı değil, hukuk devleti ile keyfilik arasındaki sınırdır.
Çünkü bir insanın salondan çıkarılabilmesi ile bir insanın salona girmesinin yasaklanması aynı şey değildir. Bir kişi bağırıyor, duruşmayı sürekli kesiyor, tanıklara müdahale ediyor, hâkimin uyarılarına rağmen salonun düzenini bozuyorsa, hâkim müdahale eder. Bu yetki zaten yargılamanın sağlıklı yürüyebilmesi için gereklidir. Fakat kişi sessizce oturuyor ve duruşmayı izliyorsa, ortada düzeni bozan somut bir davranış yoksa, sırf hâkim o kişinin salonda bulunmasını istemiyor diye “çık” denilmesi bambaşka bir hukuki mesele doğurur. Çünkü o noktada artık duruşma düzeninden değil, aleniyet hakkının sınırlandırılmasından söz ediyoruz.
Daha da önemlisi, bir kişinin önceki bir duruşmada düzeni bozduğu gerekçesiyle salondan çıkarılmış olması, o kişiye bütün gelecek duruşmalar için otomatik ve süresiz bir yasak getirildiği anlamına gelmez. CMK 203’ün mantığı kişiyi cezalandırmak değil, o anda yürütülen duruşmanın düzenini korumaktır. Önceki bir davranış elbette sonraki değerlendirmelerde dikkate alınabilir; ancak yeni duruşmada kişinin hiçbir davranışı yokken, yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay gerekçe gösterilerek kamuya açık bütün duruşmalardan uzaklaştırılması, ayrıca ve ciddi biçimde hukuki gerekçe gerektirir. Aksi halde geçici bir duruşma düzeni tedbiri, kişinin mahkeme salonuna girmesini yasaklayan kalıcı bir yaptırıma dönüşür.
Hukuk burada çok basit bir soru sorar: Bugün ne oldu? Kişi bugün ne yaptı? Duruşmayı bozdu mu? Uyarıldı mı? Uyarıya rağmen devam etti mi? Mahkemenin çalışmasını engelledi mi? Tanıklara veya taraflara müdahale etti mi? Eğer bunların hiçbiri yoksa, yalnızca “daha önce böyle olmuştu” demek, yeni bir dışlama işleminin hukuki temelini kendiliğinden oluşturmaz. Çünkü hukuk kişileri geçmişteki kimlikleri üzerinden değil, somut olay ve somut davranış üzerinden değerlendirmek zorundadır.
Burada milletvekilliği de ayrıca önem taşıyor ama sanıldığı anlamda değil. Milletvekili olmak, bir kişiye mahkeme salonunda hâkim karşısında üstünlük sağlamaz. Milletvekili de duruşma düzenine uymak zorundadır. Fakat bunun tersi de geçerlidir: Milletvekili olmak, bir kişinin kamuya açık bir duruşmayı izlemesini yasaklayan özel bir statü de yaratmaz. Anayasa’nın milletvekili dokunulmazlığına ilişkin hükümleri, yasama faaliyeti ve ceza soruşturmaları bakımından güvenceler getirir; fakat milletvekiline mahkeme salonunda sınırsız bir ayrıcalık tanıdığı gibi, onu kamuya açık duruşmalardan men eden özel bir yasak da öngörmez.
Dolayısıyla tartışmayı “milletvekili olduğu için çıkarılamaz” noktasına taşımak da doğru değildir. Doğru soru şudur: Milletvekili, duruşma düzenini bozmuş mudur? Eğer bozmuşsa, hâkim müdahale edebilir. Bozmamışsa, milletvekili olduğu için değil, herhangi bir yurttaş olduğu için de duruşmayı izleme hakkına sahiptir. Hukukun ölçüsü kişinin siyasi kimliği değil, davranışıdır.
Üstelik bir milletvekilinin kamuoyunun yakından takip ettiği bir davayı izlemesi, tek başına yargıya müdahale anlamına gelmez. Yargıya müdahale ile yargılamayı izlemek arasında çok açık bir fark vardır. Bir milletvekili hâkime talimat veriyorsa, savcıya baskı yapıyorsa, tanığa müdahale ediyorsa başka bir durum söz konusudur. Fakat salonda oturup duruşmayı takip etmek, kamuya açık bir yargılamanın doğal sonucudur. Aynı şey gazeteci için de geçerlidir, yurttaş için de.
Tam da bu nedenle mahkeme salonu hâkimin özel mülkü değildir. Hâkim o salonun sahibi değil, hukuk adına orada görev yapan kişidir. Mahkeme başkanının yetkisi çok geniş olabilir ama bu yetkinin kaynağı kendi iradesi değildir. Kaynak Anayasa ve kanunlardır. Hâkim kanunun kendisine verdiği yetkiyi kullanır; kanunun vermediği bir yetkiyi yalnızca hâkim olduğu için kullanamaz. Bu, hukuk devletinin en basit ama en temel kuralıdır.
Bir hâkimin sözlü olarak “çıkın” demesi elbette duruşma sırasında hukuken mümkün olabilir. Her usul işleminin ayrı bir uzun karar metnine bağlanması gerekmeyebilir. Ancak bu, sözlü talimatın gerekçesiz ve denetlenemez olabileceği anlamına gelmez. Özellikle kişinin aleni duruşmayı izleme hakkı sınırlandırılıyorsa, hangi kanuni yetkinin kullanıldığı ve hangi somut nedenle bu yetkinin işletildiği tutanağa geçirilmelidir. Çünkü yargının en önemli özelliklerinden biri denetlenebilir olmasıdır. Karar vardır, gerekçesi vardır ve gerektiğinde itiraz edilebilir.
Bir yurttaşa “çık” denildiğinde, yurttaşın “Neden?” diye sorması bu nedenle saygısızlık değildir. Bir milletvekilinin “Hangi kanun maddesine dayanıyorsunuz?” diye sorması da yargıya meydan okumak değildir. Tam tersine, hukuk düzeninin doğal sorusudur bu. Çünkü devletin kullandığı her yetkinin bir kaynağı olmak zorundadır. “Ben hâkimim” bir yetkinin kaynağı değildir; hâkimlik sıfatının kendisi, yalnızca kanunun verdiği yetkileri kullanma imkânı sağlar.
Meselenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi boyutu da unutulmamalıdır. Sözleşme’nin 6. maddesi adil yargılanma hakkı kapsamında duruşmanın kamuya açık olmasını güvence altına alır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yerleşik yaklaşımında da aleniyet, yargının kamu tarafından denetlenmesinin temel güvencelerinden biridir. Bunun ardındaki düşünce son derece yalındır: Adalet gizli bir tören değildir. Devlet bir insanı yargılıyorsa, bu faaliyetin mümkün olduğunca toplumun gözü önünde gerçekleşmesi gerekir.
Çünkü yargının gücü kapıları kapatmasından değil, kapıları hukuka uygun biçimde açık tutmasından gelir. Duruşmanın aleni olması, hâkimi zayıflatmaz. Tam tersine hâkimin verdiği kararın meşruiyetini güçlendirir. İnsanlar duruşmayı görür, savunmayı dinler, iddiaları duyar, mahkemenin nasıl hareket ettiğini gözlemler. Böylece yargı yalnızca karar vermiş olmaz; kararının toplumsal denetime açık olduğunu da göstermiş olur.
İBB davasında yaşanan tartışmayı bu nedenle yalnızca Suat Özçağdaş’ın salondan çıkarılması üzerinden okumak eksik kalır. Asıl mesele, Türkiye’de kamuoyunun büyük bölümünün yakından izlediği bir ceza davasında aleniyet ilkesinin sınırlarının nasıl yorumlandığıdır. Bir milletvekili salondan çıkarılabilir mi? Evet, eğer kanunun öngördüğü koşullar oluşmuşsa. Bir yurttaş çıkarılabilir mi? Evet, aynı koşullar oluşmuşsa. Peki hiçbir somut düzen ihlali yokken sırf hâkim öyle istediği için çıkarılabilir mi? İşte burada cevap değişir. Çünkü hâkimin iradesi tek başına hukuki gerekçe değildir.
Hukuk, kişilere değil davranışlara bakar. Hâkim de hukukla bağlıdır, milletvekili de yurttaş da. Fakat yargının diğer bütün kamu makamlarından farklı bir sorumluluğu vardır: Hukuku uygularken hukukun sınırlarını bizzat göstermesi gerekir. Çünkü yargı keyfiliğe karşı kurulmuşsa, kendi içinde keyfiliğe alan açtığı anda savunduğu ilkenin anlamını zayıflatır.
Bugün Türkiye’de belki de en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak budur: Yetkinin sınırını hatırlamak. Hâkim güçlüdür ama sınırsız değildir. Milletvekili seçilmiş bir kamu görevlisidir ama ayrıcalıklı değildir. Yurttaş özgürdür ama duruşma düzenini bozamaz. Gazeteci duruşmayı izleyebilir ama yargılamayı yönetemez. Herkesin bir hakkı ve herkesin bir sınırı vardır. Bu sınırların nerede başlayıp nerede bittiğini ise kişisel irade değil, hukuk belirler.
Çünkü mahkeme salonunun kapısı bir kişinin keyfine göre açılıp kapanıyorsa, orada yalnızca bir yurttaş dışarı çıkarılmış olmaz. Aleniyet ilkesi de kapının dışında bırakılmış olur.
Ve adaletin en büyük güvencesi tam da o kapının açık olmasıdır.
Mahkeme salonu hâkimin mülkü değildir. O salon, hukukun kamusal yüzüdür. Hukukun yüzü ise ancak toplumun gözünün önünde görünür olduğu sürece adalet duygusunu taşıyabilir.
- Mahkeme Salonu Hâkimin Mülkü Değildir - 10 Eylül 2026
- Silivri’de 76. Gün: Adalet Arayışı Uzadıkça Duruşma Salonu Ağırlaşıyor - 7 Eylül 2026
- Cezaevi Kapısı Açıldı, Soru İşaretleri Kaldı - 4 Eylül 2026









