Bu dünyadan gösterişsiz duruşuyla derin izler bırakan bir sanatçı daha geçti…
Kimi insanlar yeryüzünde az yer kaplar. Bir sandalye, eski bir ceket, duvara düşen ince bir gölge kadar… Ama çekilip gittiklerinde dünya genişlemez; sessizce daralır ve bir parçasını yitirir. Ahmet Telli de öyleydi.
İnceydi. Sanki dünyanın bütün kabalığına gövdesiyle karşı duruyordu. Gürültünün ortasında sesini yükseltmeden duyulmanın, yumruğunu masaya vurmadan sarsmanın yolunu dizelerde bulmuştu. Onun şiiri, yalnızca elleri cebinde dolaşan bir güzellik değil, sessizliğin içinden yükselen bir dirençti.
Gülün kokusunu da bilirdi, dikenin hangi elİ kanattığını da. Bir dizesi sevdiğinin saçlarına dokunurken, öteki karanlığın yakasına yapışırdı. Aşkı hayatın dışına çıkarıp cam bir fanusa koymadı. Çünkü sokakta cop varsa sevgilinin yüzüne de gölgesi düşer. Bir çocuk korkuyla uyanıyorsa gökyüzünün mavisi de eksilir. Özgürlüğün yaralı olduğu bir ülkede aşk rahat uyuyamaz.
Bu yüzden onun hüznü bile kendi içine kapanmadı. Sokağa çıktı, yaşamın kırık yerlerine dokundu. Bir dostun omzuna yaslandı, bir meydanın uğultusuna karıştı, eski bir aşkın kapısında biraz oyalandı. Sonra dönüp memleketin yarasına baktı. Kendi acısının kuyusuna eğildiğinde bile dipten başkalarının sesleri geliyordu.
Ahmet Telli o sesleri duyanlardandı. Bir dizesi cebinde taş, öteki avucunda fesleğendi.
Taşı hangi karanlığa karşı kaldıracağını da fesleğeni hangi pencereye bırakacağını da bilirdi.
Şiirindeki umut da pek uslu değildi. Ütülenmiş cümlelerle yarını müjdeleyenlerden olmadı. Onunki daha çok yanmış bir yamaçta açan gelincik gibiydi. Kırılgan, kızıl ve inatçı… Dünya her sus dediğinde, sözcüklerine daha çok ses verdi.
Çünkü kimi ÅŸiirler okunup geçilmez, insanın içine doÄŸru açılır. Bir sözcüğün ardında bir yara, bir dizede ömür saklıdır.Â
Bir sözcüğü yerinden kaldırırsınız, altından bir sızı çıkar. Bir baÅŸka sözcüğe dokunursunuz, çocukluÄŸunuz. Bir dizeyi kazırsınız, memleket. Ahmet Telli’nin ÅŸiiri böyleydi. Neresine dokunsanız insan çıkardı. Yaralı, âşık, yenilmiÅŸ, öfkeli… Yine de ayaÄŸa kalkmanın bir yolunu arayan…
Şimdi öldü diyorlar.
Ölüm, dili ne kadar yoksullaştırıyor. Bir insanın bütün yürüyüşünü, sesini, öfkesini, aşklarını, yenilgilerini tek bir sözcüğe sıkıştırıyor:
Öldü.
Peki bir şairin sustuğunu, şiiri hâlâ konuşurken nasıl söyleyebiliriz?
Elinin sıcaklığı çekilir dünyadan, masası büyük bir sessizliÄŸe dönüşür. Dostları adını silemez telefonlardan.Â
Ölüm gerçektir. Ama şiir de öyle. Üstelik şiirin kötü bir huyu vardır. Şairinden sonra da yürümeyi sürdürür. Yıllar sonra hiç tanımadığı birinin göğsünde yeniden atar. Bir gencin diline takılır. Bir meydanın uğultusuna karışır. Bir aşkın en kırılgan yerinde ansızın ortaya çıkar. Bu yüzden iktidarlar şairlerden pek hoşlanmaz. Ölümlüdürler ama söz dinlemez dizeler bırakırlar geride.
Ahmet Telli ayrılırken bir kent yıkılmadı. İnsan sesini taşıyan, içimizde yaşamayı sürdürecek bir dünya bıraktı.
- Ölüm Bir Şaire Dar Gelir - 12 Temmuz 2026
- Yaralı Yeryüzü ve Direnen İnsan - 19 Mart 2026
- Hangi Yan ? - 4 Mart 2026















