Bir ülkede ekonomi iyi yönetiliyorsa başarı rakamlarla anlatılır. Enflasyon düşer, üretim artar, yatırım çoğalır, vatandaşın alım gücü yükselir. Kötü yönetiliyorsa ise rakamlar konuşmasın diye gündem değiştirilir; bazen belediyeler, bazen muhalefet, bazen gazeteciler, bazen tavuk çiftlikleri, şimdi de akaryakıt şirketleri ülkenin en büyük sorunu olarak kamuoyunun önüne konulur.
Adalet Bakanı Akın Gürlek’un açıklamasıyla duyurulan operasyon da tam böyle bir dönemin fotoğrafını veriyor.
Elbette vergi kaçakçılığı, sahte fatura düzenlenmesi, hayali ihracat ya da organize ekonomik suçlar varsa devlet bunlarla sonuna kadar mücadele etmek zorundadır. Hukuk devletinin gereği budur. Kim olursa olsun, hangi şirkete veya hangi siyasi ilişkiye sahip olursa olsun hesap vermelidir.
Sorun, suçla mücadele edilmesi değil.
Sorun, ekonominin artık neredeyse tamamen adli operasyonlar üzerinden yönetiliyor görüntüsü vermesidir.
Son birkaç yılın hafızasını tazeleyelim.
Önce belediyeler hedefe konuldu. Ardı ardına operasyonlar yapıldı, kayyum tartışmaları yaşandı, seçilmiş yöneticiler gözaltına alındı, tutuklandı. Ardından siyasi partiler ve muhalefet aktörleri hakkında soruşturmalar gündemin merkezine yerleşti.
Yetmedi.
Bir dönem yumurta ve tavuk fiyatlarındaki artışın sorumlusu olarak tavuk üreticileri ve çiftlikler gösterildi. Sanki yıllardır süren yüksek enflasyonun, yanlış para politikalarının ve tarımdaki yapısal sorunların nedeni birkaç üreticiydi.
Bugün ise sırada akaryakıt sektörü var.
Yıllık yüz binlerce ton LPG ithalatı yaptığı belirtilen şirketlere operasyon düzenleniyor, kayyumlar atanıyor, onlarca kişi hakkında adli işlem başlatılıyor.
Operasyonun hukuki boyutu elbette bağımsız yargının konusudur. Ancak ekonomi açısından daha önemli bir soru var:
Bir ülkede yatırımcı güveni operasyonlarla mı sağlanır, öngörülebilir hukuk sistemiyle mi?
Çünkü sermaye sadece vergi oranına bakmaz. Hukukun nasıl uygulandığına, kurumların bağımsızlığına ve kuralların herkese eşit uygulanıp uygulanmadığına bakar.
Bugün Türkiye’nin temel sorunu kaçakçılıkla mücadele eksikliği değildir.
Temel sorun, yüzde onlarca enflasyonun kalıcı hale gelmesi, Türk Lirası’nın sürekli değer kaybetmesi, üreticinin finansmana ulaşamaması, vatandaşın her gün biraz daha fakirleşmesi ve gençlerin geleceğini başka ülkelerde aramasıdır.
Bunlar operasyonla çözülebilecek sorunlar değildir.
Ekonomi, savcılık talimatıyla büyümez.
Enflasyon, gözaltı kararıyla düşmez.
Faiz dengesi, kayyum atamasıyla kurulmaz.
Yatırımcı güveni, sabah operasyon görüntüleriyle değil; bağımsız kurumlarla, şeffaflıkla ve öngörülebilir hukukla sağlanır.
Bugün iktidarın tercih ettiği yöntem ise ekonomideki yapısal sorunlarla yüzleşmek yerine sürekli yeni “suçlu” aramak gibi görünüyor.
Dün belediyelerdi.
Dün tavuk çiftlikleriydi.
Bugün akaryakıt şirketleri.
Yarın başka bir sektör olabilir.
Oysa piyasalara güven veren ülkeler düşman üreterek değil, güven inşa ederek krizlerden çıkar.
Ekonomi, korkuyla değil güvenle çalışır.
Çünkü piyasanın en önemli sermayesi para değil, hukuka duyulan güvendir. Bu güven zedelendiğinde ise en büyük kaybı ne şirketler ne de siyasetçiler yaşar; faturayı her zamanki gibi markete giden, fatura ödeyen ve ay sonunu getirmeye çalışan milyonlarca yurttaş öder.
Ve belki de bugün asıl sorulması gereken soru şudur:
Türkiye gerçekten ekonomik suçlarla mı mücadele ediyor, yoksa ekonomideki başarısızlığın görünürlüğünü azaltacak yeni gündemler mi üretiyor?
Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca bugünün değil, yarının ekonomik iklimini de belirleyecek.
- Ekonomi Yönetilemeyince Operasyon Ekonomisi Devreye Giriyor - 23 Haziran 2026
- 6 Kilometrelik Tünel 20 Yılda Bitti, İsviçre 57 Kilometreyi 17 Yılda Tamamladı - 19 Haziran 2026
- Pazar Tezgâhında Çöken Sadece Alım Gücü Değil - 14 Haziran 2026
















