Siyasette bazı anlar vardır ki tarihin akışını değiştiren kopuş noktalarına dönüşür. Bu kopuş anlarında yurttaşların duygu ve düşünceleri belirleyici hale gelir. Mevcut iktidarın toplumsal meşruiyetini yitirdiği bu eşiklerde halk, hangi yoldan yürümek istediğini protestolarla ve siyasal talepleriyle doğrudan ifade eder.
1848 Fransa’sında yurttaşlar, “suffrage universel masculin”, yani genel oy hakkı için barikat barikat mücadele etmiştir. Her ne kadar bu hak yalnızca erkek yurttaşlarla sınırlı olsa da, aktif yurttaşlığın tarihsel yükselişinde önemli bir dönüm noktası olmuştur.
Siyaset, tarihin derinliklerinden bugüne kendi devinimi içinde ilerliyor. Türkiye bugün bir yol ayrımında. Ya yurttaşlıkta ısrar ederek demokratik yürüyüşünü sürdürecek ya da tebaa olmayı kabul ederek geriye savrulacak.
CHP’ye ilişkin “mutlak butlan” kararı ile birlikte Türkiye siyaseti, kayyum siyasetinin de ötesine geçen yeni bir evreye girdi. Mesele artık yalnızca CHP meselesi olmaktan çıktı. Türkiye tarihsel bir eşikte duruyor: Ya demokratik ve laik Cumhuriyet yeniden inşa edilecek ya da küresel sistemin Türkiye’ye biçtiği siyasal İslamcı monarşik model kurumsallaştırılacak.
Bir iktidarın en önemli dayanağı meşruiyettir. Peki AKP iktidarı meşruiyetini nereden alıyor? Yalnızca iç dinamiklerden değil, aynı zamanda küresel sistemin onayından da besleniyor. Bugün dünya sistemi, özellikle Ortadoğu coğrafyasında demokratik yurttaşlığı değil; yönetilebilir, itaatkâr ve dinsel aidiyetlerle şekillenmiş toplum modellerini teşvik ediyor.
Peki, dünya sistemi, yani küresel emperyalist sistem, Türkiye’ye nasıl bir gömlek biçiyor? Tom Barrack lafı dolandırmadan gayet net dile getirdi aslında. “Monarşik sistem neyinize yetmiyor, ne öyle demokrasi falan? Bakın, elinizde din gibi güçlü bir araç da var; ‘bakara makara’ ile halkı oyalarsınız. Kurun şöyle bir hanedanlık, minyatür bir Osmanlı misali, Cumhuriyet-miş, demokrasi- imiş neyinize gerek, mis gibi monarşik monarşik yönetin biz de sakalımıza bakarız » dedi özetle Tom Barrack.
Tebaalığa geri dönüş mü yurttaşlık mı ?
Bir yol ayrımındayız ve burada kendimize şu soruyu sormalıyız : Yurttaş mı olacağız, yoksa yeniden tebaa mı?
Neden, bu yol ayrımında yurttaşlık bilincimiz belirleyici bir rol oynuyor ? Yurttaşlık bilinci tarihin derinliklerinden gelen bir bilinçtir. Demokrasi ve yurttaşlık düşüncesi M.Ö. 5. yüzyılda Atina’da ortaya çıktı. Atina demokrasisi, çağdaş demokrasilerin tarihsel temelini oluşturur. Bu model doğrudan demokrasiye dayanıyordu.
Polis (site devleti), iktidarı düşünme biçimini kökten değiştirdi. Daha önce monarşik ya da aristokratik iktidar biçimlerinde güç yukarıdan aşağıya doğru işliyordu. Oysa Atina’da yurttaşların eşitliğine dayanan yeni bir siyasal anlayış ortaya çıktı. Bu, tarihsel bir kopuştu.
Polis, söz üzerine kurulu bir rasyonalite alanıydı. Artık belirleyici olan kralların buyruğu değil, yurttaşların sözüydü. “Logos”, yani tartışma, akıl yürütme ve ikna, siyasal yaşamın merkezine yerleşti. Kararlar Agora’da yurttaşların tartışmalarıyla alınmaya başlandı. Bu yeni model, güce dayalı iktidardan söz ve müzakereye dayalı iktidara geçişi simgeliyordu. “İsonomi” ilkesiyle yurttaşlar arasında yasa önünde eşitlik kabul edildi. Yurttaşların ifade özgürlüğü ve siyasal yaşama katılım hakkı tanındı.
Ecclesia, yani Halk Meclisi, yasaların oylanması yoluyla yasama işlevini yerine getiriyordu. Atina demokrasisi yasama, yürütme ve yargı organlarını oluştururken, güçler eşitliği ilkesini de benimsemiştir. Böylece Atina demokrasisi, yasama, yürütme ve yargı arasında belirli bir denge oluşturarak siyasal katılımın temelini attı.
Elbette Atina demokrasisinin ciddi sınırları vardı. Kadınlar, köleler ve yabancılar siyasal yaşamın dışında tutuluyordu. Bu nedenle Atina demokrasisi evrensel değil, sınırlı bir yurttaşlık modeliydi. Ancak tüm eksiklerine rağmen tarihte doğrudan ve katılımcı demokrasinin en önemli örneklerinden biri olarak kaldı.
Yurttaşlık bilinci yüzyıllar boyunca krallıklara, monarşilere ve oligarşilere karşı verilen mücadelelerde yaşamaya devam etti.
Yurttaşlık bilincimizin son günlerde ciddi bir sınavdan geçtiğini düşündüğümden dolayı bu yazıyı kaleme alıyorum. Türkiye bir yol ayrımında ve kelimenin gerçek anlamıyla yurttaşlık bilincimiz sınanıyor. Bizi kurtaracak olan şey bir lider ya da bir “kurtarıcı” değildir.
Toplumu ayakta tutacak olan şey, yurttaşlık bilincidir. Çünkü bu bilinç tarihin derinliklerinden bugüne taşınan en büyük siyasal mirastır.
Türkiye yeniden bir yol ayrımında: Tebaa mı olacağız, yoksa yurttaşlık bilincimizi mi kuşanacağız? Açıktır ki bütün baskılara rağmen Türkiye’yi aydınlık bir geleceğe taşıyacak olan şey, yurttaşlık bilincinin kendisidir.
- Yurtaşlık Bilinci - 26 Mayıs 2026
- Fransa Yerel Seçimleri ve Neoliberalizm - 1 Nisan 2026
- Emperyalizm Haydutluk Çağı - 7 Ocak 2026

















