AİHM Büyük Dairesi 25 Ağustos’ta Osman Kavala’nın derhal serbest bırakılması ve mahkûmiyetinin sonuçlarının ortadan kaldırılması gerektiğine hükmetti. Kavala’nın avukatları 8 Eylül’de yeniden yargılama ve tahliye talebiyle başvurdu, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi ise 9 Eylül’de Adalet Bakanlığı’ndan kararın Türkçe tercümesini veya onaylı örneğini “ivedi” olarak istedi. Aradan geçen sürede Bakanlığın belgeyi mahkemeye ulaştırdığına ilişkin kamuya açık yeni bir bilgi bulunmuyor. Bir AİHM kararının Türkçeye çevrilmesi beklenirken, yaklaşık dokuz yıldır cezaevinde tutulan Kavala açısından zaman yeniden hukukun önüne geçmiş durumda.
Osman Kavala dosyasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği ikinci ve Büyük Daire kararı artık tartışmanın gerisinde değil, tam merkezinde duruyor.
25 Ağustos 2026’da açıklanan karar kesinleşti. AİHM Büyük Dairesi, Kavala’nın 2019’daki ilk AİHM kararından sonraki özgürlükten yoksun bırakılmasını, Gezi davasındaki yargılamayı ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını inceledi. Mahkeme; ifade ve örgütlenme özgürlüğü, adil yargılanma, özgürlük ve güvenlik hakkı ile AİHS’nin 18. maddesi bakımından ihlaller tespit etti. Ayrıca ağırlaştırılmış müebbet cezasının gözden geçirilmesine ilişkin mekanizma bulunmamasını da AİHS’nin 3. maddesi açısından ihlal saydı.
Büyük Daire’nin hükmü son derece açık: Türkiye, Kavala’nın mümkün olan en erken tarihte serbest bırakılmasını sağlamalı, mahkûmiyetinin sonuçlarını ortadan kaldırmalı ve benzer ihlallerin tekrarını önleyecek gerekli tedbirleri almalı. AİHM, Kavala hakkındaki mahkûmiyetin Sözleşme hukuku bakımından “hükümsüz ve geçersiz” kabul edilmesi gerektiğini de belirtti.
Fakat Türkiye’de dosya şimdi başka bir kapının önünde bekliyor.
AİHM Kararı Kesinleşti, Dosya Yeniden Yargılamanın Eşiğinde
Kavala’nın avukatı Ahmet Köksal Bayraktar, 8 Eylül’de İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurarak yeniden yargılama, infazın durdurulması ve tahliye talep etti.
Başvurunun hukuki dayanağı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. maddesi. Bu madde, AİHM tarafından verilen kesinleşmiş ihlal kararlarını hükümlü lehine yargılamanın yenilenmesi nedenleri arasında düzenliyor.
Mahkeme ise başvuruyu doğrudan esastan değerlendirmek yerine 9 Eylül’de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Bakanlık Muhabere Bürosu üzerinden Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Daire Başkanlığı’na yazdı.
İstenen şey dikkat çekici derecede basit görünüyor:
Kavala hakkında AİHM tarafından verilmiş bir ihlal kararı olup olmadığının araştırılması ve karar varsa Türkçe tercüme metninin veya onaylı örneğinin mahkemeye “ivedi” olarak gönderilmesi.
İşte dosyanın düğümlendiği nokta tam olarak burası.
Bir Mahkeme AİHM Kararının Varlığını Neden Bakanlığa Soruyor?
Burada önemli bir hukuki ayrıntı var.
AİHM, Türkiye’deki Yargıtay veya istinaf mahkemesi gibi çalışan bir üst temyiz mahkemesi değil. Strasbourg’daki karar, ulusal mahkemenin dosyasına otomatik olarak bir “bozma kararı” biçiminde düşmüyor. AİHM kararlarının uygulanmasından devlet sorumlu ve kararların uygulanması Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından denetleniyor. Türkiye’de ise bu süreçte Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Daire Başkanlığı önemli bir görev üstleniyor.
Dolayısıyla mahkemenin Bakanlıktan kararın resmi Türkçe tercümesini veya onaylı örneğini istemesi tek başına hukuka aykırı bir işlem anlamına gelmiyor. Nitekim Kavala’nın avukatı Köksal Bayraktar da mahkemenin yazısını bir usul işlemi olarak nitelendirmişti.
Ancak sorun başka yerde.
AİHM’nin Büyük Daire kararı 25 Ağustos’ta açıklandı.
Kavala’nın yeniden yargılama başvurusu 8 Eylül’de yapıldı.
Mahkemenin Bakanlığa yazısı 9 Eylül tarihli.
Ve 15 Eylül’de Adalet Bakan Yardımcısı Burak Ceyhan, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısında Kavala dosyasına ilişkin açıklama yaptı.
Yani dosyanın üzerinden günler geçmiş olmasına rağmen kamuoyuna yansıyan son bilgiler hâlâ “kararın tercümesi bekleniyor” aşamasında.
“İvedi” Denilen Yazının Ardından Ne Oldu?
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin yazısındaki ifade özellikle önemli: “ivedi olarak.”
Bu kelime sıradan bir yazışma ayrıntısı değil.
Çünkü mahkemenin önündeki başvuru, yıllardır cezaevinde bulunan bir kişinin özgürlüğünü ve kesinleşmiş mahkûmiyetinin hukuki geleceğini doğrudan ilgilendiriyor.
AİHM Büyük Dairesi ise Türkiye’ye Kavala’nın “en erken tarihte” serbest bırakılması için gerekli adımların atılması gerektiğini söylüyor.
Buna karşılık iç hukukta ilk adım, kararın Türkçe tercümesinin mahkemenin dosyasına girmesi olarak karşımıza çıkıyor.
Burada ister istemez şu soru soruluyor:
25 Ağustos’ta açıklanan, kesinleşmiş ve kamuoyuna açık bir AİHM kararının mahkemenin önündeki hukuki sürecin başlayabilmesi için tercüme edilmesi neden bu kadar uzun sürüyor?
Bu sorunun cevabı kamuoyuna açık kaynaklarda henüz verilmiş değil.
Ve tam da bu nedenle mesele yalnızca bir çeviri meselesi olmaktan çıkıyor.
Bakan Yardımcısı: “İç Hukuk Yolları Var”
Adalet Bakan Yardımcısı Burak Ceyhan, 15 Eylül’de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin İnsan Hakları toplantısında Kavala dosyasına ilişkin açıklama yaptı.
Ceyhan, Kavala’nın CMK’nin 311. maddesi uyarınca bir yıl içinde yeniden yargılama talebinde bulunma hakkı olduğunu belirtti ve başvurunun 8 Eylül 2026’da İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yapıldığını söyledi.
Ceyhan’ın değerlendirmesine göre son AİHM kararının ardından başvurulabilecek iç hukuk yolları bulunuyor. Bakan Yardımcısı, bundan sonraki sürecin nasıl ilerleyeceği ve sonucunun ne olacağı konusunda hükümet temsilcisi olarak daha fazla yorum yapmasının uygun olmayacağını ifade etti.
Bu açıklama bir bakıma dosyanın devlet açısından nasıl çerçevelendiğini de ortaya koyuyor:
Karar var, başvuru var, iç hukuk yolu var ve şimdi mahkemenin değerlendirmesi bekleniyor.
Ancak mahkemenin değerlendirme yapabilmesi için önce Bakanlığın istenen belgeyi göndermesi gerekiyor.
AİHM’nin Söylediği İle Türkiye’de Yapılan Arasında Mesafe Var
Buradaki asıl çelişki de burada ortaya çıkıyor.
AİHM Büyük Dairesi, Kavala’nın özgürlüğünden yoksun bırakılmasının 10 Aralık 2019’dan sonraki bölümünü de kapsayacak şekilde AİHS’nin 5/1. maddesini ihlal ettiğine karar verdi. Mahkeme ayrıca Gezi davasındaki yargılamanın bağımsızlık ve tarafsızlık, savunma hakları ve adil yargılanma bakımından sorunlu olduğunu belirledi.
Daha da önemlisi, AİHM AİHS’nin 18. maddesinin, 5/1, 6/1, 10 ve 11. maddelerle bağlantılı olarak ihlal edildiğine 15’e karşı 2 oyla karar verdi.
Sonuç bölümü ise tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık:
Türkiye, Kavala’nın en erken tarihte serbest bırakılmasını sağlamalı ve mahkûmiyetinin sonuçlarını ortadan kaldırmalı.
Buna rağmen Türkiye’deki süreç şu anda bir tercüme ve usul aşamasında kilitlenmiş görünüyor.
Zaman Kimin Lehine İşliyor?
Osman Kavala 18 Ekim 2017’den bu yana özgürlüğünden yoksun.
2019’da AİHM, derhal serbest bırakılmasını istedi.
Bu karar uygulanmadı.
2022’de AİHM, Türkiye’nin 2019 tarihli kararın gereklerini yerine getirmediğine hükmetti.
Kavala 2022’de ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edildi, karar 2023’te Yargıtay tarafından onandı.
25 Ağustos 2026’da ise AİHM Büyük Dairesi ikinci kez dosyanın esasına girerek yeni ihlal kararları verdi ve Kavala’nın serbest bırakılması ile mahkûmiyetinin sonuçlarının ortadan kaldırılması gerektiğini belirtti.
Şimdi ise mahkemenin önündeki başvurunun değerlendirilebilmesi için kararın tercümesi bekleniyor.
Dolayısıyla sorulması gereken soru yalnızca “Bakanlık ne zaman tercüme edecek?” değil.
Daha büyük soru şu:
Bir insanın özgürlüğü söz konusu olduğunda hukuk neden sürekli yeni bir bekleme odası üretiyor?
Hukukta Zaman Da Bir Karardır
Hukukta gecikme her zaman tarafsız değildir.
Özellikle kişi özgürlüğü söz konusu olduğunda geçen her günün somut bir karşılığı vardır.
Bir insan cezaevindeyse, “beklemek” onun açısından özgürlüğünden bir gün daha eksilmesi anlamına gelir.
Devlet açısından ise aynı süre bir dosyanın işlem görmesini beklemekten ibaret olabilir.
Bu iki zaman aynı şey değildir.
Kavala dosyasının geçmişi tam da bu nedenle yalnızca bir AİHM kararı ve bir yeniden yargılama başvurusu kronolojisi olarak okunamaz. Dosya, uluslararası insan hakları hukuku ile iç hukuk arasındaki mesafenin, yargısal kararların uygulanmasındaki gecikmelerin ve özgürlük hakkının bürokratik işlemler karşısındaki kırılganlığının somut örneklerinden biri haline gelmiş durumda.
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de Haziran 2026’da Kavala’nın devam eden tutukluluğundan duyduğu ciddi endişeyi yinelemiş ve Türk makamları ile yargıya gecikmeksizin gerekli adımları atarak derhal serbest bırakılmasını sağlama çağrısında bulunmuştu.
Kavala Dosyası Yine Bir “Bekle Gör” Meselesine Mi Dönüşecek?
Bugün itibarıyla kamuoyuna açık güvenilir kaynaklarda görünen son tablo şu:
AİHM Büyük Daire kararı kesinleşti.
Kavala’nın avukatları yeniden yargılama ve tahliye talebinde bulundu.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi başvuruyu değerlendirmek üzere Adalet Bakanlığı’ndan AİHM kararının Türkçe tercümesini veya onaylı örneğini istedi.
Adalet Bakan Yardımcısı, 15 Eylül’de Avrupa Konseyi’nde iç hukuk yollarının bulunduğunu açıkladı.
Ancak Bakanlığın istenen tercümeyi mahkemeye gönderdiğine ilişkin güncel ve doğrulanabilir bir açıklama henüz kamuoyuna yansımış değil.
İşte tam bu noktada hukuk devletinin en temel sorusu yeniden karşımıza çıkıyor:
AİHM kararının tercümesi beklenirken, Kavala’nın özgürlüğü daha ne kadar bekleyecek?
Çünkü mesele artık yalnızca Osman Kavala’nın dosyası değildir.
Mesele, Türkiye’nin “AİHM kararlarına uyuyoruz” demekle AİHM kararlarının gereğini gerçekten ve gecikmeksizin yerine getirmek arasındaki farkı kapatıp kapatamayacağıdır.
Ve takvim ilerlerken şu soru giderek daha ağır hale geliyor:
Zamana oynamak kime yarıyor? Hukuka mı, adalete mi, yoksa yalnızca gecikmeye mi?
- Kavala Dosyasında Yeni Bekleme: AİHM Kararı Masada, Mahkemenin Önünde Hâlâ Tercüme Bekleniyor - 27 Eylül 2026
- Hitler’in Hukukçuları Savaş Bitince Mahkeme Önüne Nasıl Çıktı? - 11 Eylül 2026
- Mahkeme Salonu Hâkimin Mülkü Değildir - 10 Eylül 2026










